12 EYLÜL DÖNEMİCİNDE TÜRK MÜLKİYET İLİŞKİLERİNDE EKSEN KAYMASI

 Batı dillerinde ise çoğunlukla “property- propriété” sözüyle ifade edilen bu kelime, “mal-mülk, sahip olunan değerli bir şey, (doğal olarak bir şeye ait olan) nitelik ve özellik- iyelik, mülkiyet, bir şeye özgü olma, özellik” gibi anlam çağrışımlarına sahiptir. Kavram olarak, “mülkiyet”, bir birey veya grubun, bir eşya, kaynak veya faaliyet ile ilgili olarak sahip olduğu hakları ve yükümlülükleri içerir (Persell, 1984, 216). Bu bağlamda ortaya çıkmış olan “mülkiyet hakkı” ise, insanların sahip oldukları veya kontrol edebildikleri kaynakları ve nesneleri kullanabilme, yönetebilme ve üzerinde istediği tasarrufu yapabilme hakkıdır. Mülkiyete konu olan üretim aracı veya eşyanın türüne göre, bunlar taşınır (menkul: para, altın, hisse senedi v.b.g.) veya taşınmaz (gayrimenkul: toprak, arsa, bina v.b.g.) mallar şeklinde ikiye ayrılır. Taşınır ve taşınmaz malların üzerindeki sahiplik yani mülkiyet hakkı, sahibinin yani malikinin, hakkın konusu olan üretim aracı veya eşyayı kullanma, semerelerinden yararlanma ve tüketme yetkisi sağlar (Oğuzman- Barlas, 2007, 112).             

Antropolojik bulgulara göre, insanlık âleminin, insanların yeryüzünde görüldüğü dönemden günümüze kadar, yaşadıkları zamanın en kıymetli kaynakları, araçları, eşyaları ve her türlü imkanları, sahiplenme duygusuna konu olmuştur. Antropolojik evreler olarak bilinen “paleolotik: eski taş, yontma taş ya da toplayıcılık ve avcılık evresinin”; “neolotik: yeni taş, cilalı taş ya da hafif üretim evresinin”; “endüstri: makine, enerji ya da yoğun üretim evresinin” (Güvenç, 1991, 149) ve günümüzde çok yoğun ve hızlı bir şekilde yaşanmakta olan “sanayi ötesi toplum: bilgi teknolojileri, finans ve bilgi süreçleri evresinin”, insanlar için önem taşıyan çeşitli kaynak ve araçlarının hepsi, kendi zamanlarının en kıymetli mülkiyet konuları olmuştur. Her devrin önem ve kıymet atfedilen egemen mülkiyet araçlarının bulunmasına karşılık, bu konuda hiç değişmeyen ve asla vazgeçilmeyen ortak özellik, her evreye dair iddialı bir mülkiyet ilişkisinin varlığıdır.  Çünkü mülkiyet hakkı, bir defa insanların başkalarına olan bağımlılığını azaltmakta ve başka insanlar üzerinde çok önemli bir güç ve kontrol imkânı sağlamaktadır.

Bu çerçevede, kendi çağının ve döneminin hâkim ve geçerli mülkiyet araçlarına sahip olanların, başka insanlar üzerinde hâkimiyet kurma ve onları yönetme kapasiteleri de o ölçüde yükselmektedir. Mesela, insanlığın ilk başlangıcında, yani toplayıcılık ve avcılık döneminde, kuvvetli bir beden ile balta, bıçak, mızrak gibi aletlere sahip olmak; göçebe hayatında meralara ve hayvan sürülerine sahip olmak; yerleşik hayatta ve tarım toplumunda, toprak ve tarlaya sahip olmak; sanayi toplumunda, paraya, makine ve fabrikaya sahip olmak; sanayi ötesi yani enformasyon toplumunda, bilgi teknolojilerine, bilgi süreçlerine, etkili iletişim mekanizmalarına sahip olmak, artan oranda her türlü güç kaynaklarını ve yönetim araçlarını kontrol etmek anlamına gelmektedir.

Toplumlardaki, mevcutta bulunan önemli beslenme ve güç kaynaklarına, başkaları üzerinde yönetme ve kontrol araçlarına sahip olma durumuna, genel olarak mülkiyet ilişkileri denmektedir Her çağ ve toplum, sahip olunan üretim ve mülkiyet araçlarının sahipliği konusunda, çok farklı mülkiyet ilişkileri modelleri geliştirmişlerdir. Her toplumun kadim ve kalıcı kültürler yaratmaları, topluluk üyelerinin tabiat, eşya, kurallar, haklar ve yükümlülükler ile ilgili ilişkilerinin tarzı ve meşruiyetidir. Bu anlamda, her toplumun kendi mensuplarına öğrettiği ilk bilgi ve kurallar, üretim kaynak ve araçlarının sahipliği ile bunlardan kimlerin nasıl ve ne derecede yararlanacağına dair düzenlemelerdir. Bu çerçevede, kimi toplum ve zamanlarda, mülkiyet ve üretim araçları, mutlak bir şekilde kamunun kullanımına ve yararlanmasına ait olup, bireylerin ve özel mülkiyetin yeri yoktur. Meselâ, tarihsel süreç içerisinde, ilk çağlarda bazı topluluklardaki komün hayatı ile 20. yüzyılda Sovyetler Birliği ile şimdiki zamanda Küba, Çin’in büyük bir kısmı ve Kuzey Kore gibi ülkelerdeki sosyalist- kolektivist uygulamalar, bu kabilden tümden kamucu mülkiyet ilişkilerine şekillendirilmiştir. Kimi toplum ve zamanlarda, mülkiyet ve üretim araçları, mutlak bir şekilde belirli kişilerin, grup ve sınıfların özel mülkiyetinde olup,  toplumun geneli ile kamunun devre dışı olduğu bir model içerisinde dağıtılmıştır. Meselâ, ilk çağlarda güçlü bazı bireylerin ve ailelerin, kendi zamanlarının önemli mülkiyet ve üretim araçlarının tümünü sahiplenirken, hâlihazırda küreselleştirilmiş liberal- kapitalist sistemdeki ağırlıklı özel mülkiyetçi bir model, hem eskiden hem de şimdiki dönemde, toplumun büyük bir kısmını mülkiyet ve üretim araçlarından yoksun bırakmıştır. Buna karşılık, antropolojik ve kültürel araştırmalara göre, bazı topluluklarda özel ve kamu mülkiyetinin ılımlı ve karışık bir mülkiyet tarzı şeklinde birlikte bulunduğu örnek ve tecrübeler de bulunmaktadır. Meselâ, Polinezya adalarında, Malanezya adalarında, Amerika yerlilerinden Navaho’larda, Kuzey Amerika’daki Yurok kabilelerinde yapılan antropolojik çalışmalar ile Hun Türklerinden başlayarak, günümüz Türk toplum yapısına kadar olan çeşitli dönemlerdeki mülkiyet ilişkileriyle ilgili konularda yapılan bilimsel araştırmalarda, topluluk ve bireyleri birbirleriyle dayanışma içerisinde tutan, bireyleri birbirine ezdirmeyen bir karma mülkiyet anlayışının bulunduğu görülmektedir (Eröz, 1977,  262- 274). Mülkiyet konusuna son derece “birey” ve “eşya” merkezli bir dünya görüşünden bakan kültürler yanında, bazı toplumlarda da, malların başlıca değeri, onların mülkiyet değerinden olmayıp, hediye yani başka insanlara verme heyecan ve huzurundan kaynaklanır. Bu anlamda, maddi şeyler, yalnızca, insan ilişkilerinin hareketliliğinde bir araç mahiyetindedir ve mal-mülk, çok nadir olarak sırf kendi adına arzulanır bir şeydir. Böyle bir “birey-toplum” ahengine dayalı kültürlerde, mal ve eşya, esas itibarıyla toplumsal konum, saygınlık ya da başarı göstergesi oldukları için istenir (Solomon, 2004, 119).

Mülkiyet ilişkilerini şekillendiren aşırı ve katı bir özel mülkiyetçi modelde, büyük ölçüde insanların geçim ve refah düzeyleri ile toplumsal statülerini tayin eden üretim ve güç kaynakları belirli bir zümrenin elinde toplanmaktadır. Bu anlamda, oluşumunda ve birikiminde, çok sayıda ekonomik ve toplumsal kesimin rol almış olduğu toplumsal servet, tamamen bir sömürü ve haksızlık sonucunda, belirli bir mutlu azınlığın kontrolünde bulunmaktadır. Bireysel ve özel mülkiyetin, hiçbir şart ve sınırlandırmaya bağlı olmaksızın, aşırı ve mutlak bir uygulayışının en tipik tarihsel örneği, Orta Çağ Avrupa’sındaki derebeylik sistemidir. Bu sistemde, aşırıya kaçmış bir bireysel ve özel mülkiyet aşırılığının, ılımlı ölçüde bir ortak ve kamu mülkiyeti mekanizması aracılığıyla dengelenememiş olması,  mülkiyet konusunda yoksun olan çok geniş bir halk kesiminin, çok fena bir şekilde sömürülmesine yol açmıştır.  Bunun dışında, böyle bir uygulama, derebeylerin ve yöneticilerin, yine insanların çok büyük bir kısmı üzerinde korkunç bir tahakküm ve baskı kurmalarına ortam hazırlamıştır. Böyle bir mutlak ve aşırı özel mülkiyetçi yapı, “bazı insanları” zengin, müreffeh ve güçlü bir konuma taşırken, çok sayıdaki insanları açık ya da kapalı bir şekilde köleleştirmektedir. Buna karşılık, mülkiyet ilişkilerini şekillendiren aşırı ve katı bir kolektivist ve kamu mülkiyetçi modelde, bütün üretim ve güç kaynaklarının sadece yönetici bir sınıfının elinde olan yönetim mekanizmasının ya da devlet aygıtının kontrolünde bulunması, yine toplumsal zenginliğin ve servet birikiminin belirli ellerde yığılmasına yol açar. Böyle bir mülkiyet ilişkisinin bulunduğu ekonomik ve toplumsal yapıda, üretim sürecine katılan insanlar, sonunda kendilerinin de haklı ve adil bir dağıtımla paylarını yeterince alamadıkları bir düzende daha fazla katkı sağlama ve verimli olma ihtiyacını hissetmezler. Ayrıca, bireysel ve özel mülkiyetten tamamen yoksun olan çok geniş bir halk kesiminin,  çok rahat bir hayat yaşayan yönetici sınıf karşısında, çok fena bir şekilde sömürülmüş olmalarının dışında, yine bir tür köleleşme yaşadıkları açıktır.

Aslına bakılırsa, geçmişte Dünya toplumlarının büyük bir kısmı (Türk Mülkiyet İlişkileri hariç), mülkiyet ilişkileri bakımından, ya bireyci ve özel mülkiyetçi ya da kolektivist ve kamucu bir anlayış kutbuna yakın olmuşlardır. Toplumların yönetici sınıfları ve yönetim sistemleri tarafından, çoğunlukla resmi eğitim ideolojileri uygulamaları ve tepeden inme yöntemler aracılığıyla şekillendirilen sosyo-ekonomik ve siyasi değişimler, mevcut mülkiyet ilişkilerini bu kutuplardan birine doğru itelemekte ve yönlendirmektedir. İnsanlık tarihinin şu ana kadar yaşanmış olan sosyo-ekonomik ve siyasi tecrübeleri göstermiştir ki, sadece dar bir zümrenin rahatını ve keyfini esas alan, ne tamamen özel mülkiyetçi model, ne de mutlak anlamda kamu mülkiyetçi model, bir toplumun toplumsal kaynaklarıyla, milletin çoğunluğunu refaha ve huzura kavuşturacak, adil ve haklı bir düzeni oluşturamamıştır. Mülkiyet ilişkileri bakımından, ılımlı ve dengeli bir yol tutturamamış olan bütün uygulamalar, mutlaka ekonomik, sosyal ve siyasi anlamda, büyük istikrarsızlıklar yaşarken, hukuki ve ahlaki anlamda da yoğun bir bunalım içerisine düşmüşlerdir. Toplumsal düzenlerin, özellikle hâkim ve yönetici sınıfların dayatmasıyla yaşadıkları aşırıya götürülmüş (ister aşırı özel mülkiyetçi model olsun, isterse aşırı kamu mülkiyetçi model olsun) model yaklaşımları sebebiyle bozulan dengeleri,  yine hâkim ve yönetici sınıfların lehine olacak tarzda zaman zaman aksi istikamette belirli müdahalelerle dengelenmeye çalışılmıştır. Bu bağlamda, dünya ekonomisinin ve siyasetinin ağırlık merkezini oluşturan Batı toplumlarının geçen yüzyıllık geçmişine bakıldığında, aşırı bir özel mülkiyetçi yaklaşımda sorun ve krizler yükseldiğinde, çeşitli devletçi müdahale araçları yardımıyla yeni bir denge arayışına girildiği görülmektedir. Meselâ, Batılı toplumların yönetim ve piyasa mekanizmaları, 1929 büyük ekonomi bunalımı sırasında yaşanan ekonomik, sosyal ve siyasi çöküntüleri kontrol altına alma çabası içerisinde, kamu mülkiyeti kapsamında müdahale araçlarından (kamucu para ve maliye politikaları v.b.g.) yaralanmışlardır. Buna karşılık, aşırı bir kamu mülkiyetçi yaklaşımda sorun ve krizler yükseldiği vakit ise tam aksine çeşitli özelleştirme programlarına başvurulmak suretiyle geçici bir denge oluşturulmaya çalışılmaktadır. Meselâ, yine Batılı toplumların yönetim ve piyasa mekanizmaları, devletçi ekonomik yapı krize girdiği vakit, özel mülkiyet kapsamında müdahale araçlarını (özel mülkiyetçi para ve maliye politikaları v.b.g.) devreye koymuşlardır. Bu durumun en açık örneği ise mutlak bir kamu mülkiyetçi model olan Sovyetler Birliğinin kolektivist-sosyalist yapısının, özel mülkiyetçi piyasa ekonomisi doğrultusuna dönüşümüdür. Her iki yöndeki aşırılaştırılmış mülkiyet modellerine yapılan müdahaleler, her ne kadar “toplumun bütün kesimlerini ve halkın çoğunluğunun rahat ve refahını sağlama amacı” gibi bir söylemle propaganda edilmiş olsa bile, genellikle yegâne amaç, belirli bir zümrenin hâkimiyetine tahsis edilmiş olan mülkiyet ilişkileri sisteminin muhafazasını pekiştirmek olmaktadır. Mülkiyet ilişkileri açısından, şu sıralarda dünyadaki genel gidişat, bireyci ve liberal-kapitalist dünya görüşü doğrultusunda, giderek daha az sayıda “bazı bireylerin” daha fazla miktarda özel mülkiyet konusu imkânlara sahip olurken, giderek daha çok sayıda bireyin (yani geniş kitlelerin) daha az miktarda özel mülkiyet konusu imkânlarla yetinmeye çalışmasıdır. Bu bağlamda, toplumsal kaynakların paylaşımı, toplumun çoğunluğunun refah ve saadetini kalıcı bir şekilde sağlamak ve en fazla da birey-toplum dengesini herhangi bir krize yol açmayacak şekilde tesis etmek, ancak ılımlı ve karma bir mülkiyet ilişkisine dayanan sosyo-ekonomik bir modelde gerçekleşebilir.

   


 

2. Türk Mülkiyet İlişkileri  (nin Ana Ekseni) Birey – Toplum Dengesine Dayanmaktadır

Kronolojik olarak bir sıra takip edildiği zaman, görülecektir ki Türk mülkiyet sisteminin ana ekseni, ana hatlarıyla Hun Türklerinden başlayarak, Göktürk-Uygur Türkleri, Oğuz Türk Boyları ve Beylikleri, Selçuklu Türkleri, Osmanlı Türkleri ile günümüz Türkiye Cumhuriyetinin son otuz yıllık dönemine kadar geçen uzun bir zaman döneminde, esas olarak birey-toplum dengesine dayanan bir modeldir. Ziya Gökalp’in, Türk Milletinin tarihi mülkiyet sisteminin, dayanışmacılık (tesanütçülük- solidaritarizm) özüne ve esasına dayandığını beyan eden açıklamaları son derece açık ve berrak bir ufuk çizmektedir. Bu bağlamda, Ziya Gökalp’ın görüşleri şu şekildedir: “Türkler, hürriyet ve bağımsızlığı sevdikleri için komünist olamazlar. Fakat, eşitliği sevdiklerinden bireyci de kalamazlar. Türk kültürüne en uygun olan sistem solidarizm yani dayanışmacılıktır (tesanütçülüktür). Özel mülkiyet, toplumsal dayanışmaya yararlı olduğu ölçüde geçerlidir. Sosyalistlerin ve komünistlerin, özel mülkiyeti kaldırmaya kalkışmaları doğru değildir. Yalnız, toplumsal dayanışmaya yararlı olmayan özel mülkiyetler varsa, bunlar meşru sayılamaz. Bundan başka, mülkiyetin yalnız özel olması gerekmez. Özel mülkiyet gibi kamu mülkiyeti de olmalıdır. Toplumun bir fedakârlığı  veya zahmeti sonucunda oluşan ve bireylerin  hiçbir katkısı olmadan meydana gelen fazla  kârlar topluma aittir….. Demek ki, Türklerin sosyal ülküsü, özel mülkiyeti kaldırmaksızın, sosyal servetleri bireylere kaptırmamak, kamunun menfaatine harcamak üzere korumaya ve üretilmesine çalışılmaktır” (Gökalp, 1987, 159-160). Gökalp’in, Türk Milletinin sosyo-ekonomik yapısı ile mülkiyet sistemini, “dayanışmacılık” kavramı üzeriden ilişkilendirmesi, bilimsel araştırma yöntemleri çerçevesinde ortaya koymuş olduğu bir olgusal tespittir. Çünkü Gökalp’e göre, Türklerin dayanışmacılık nitelikleri, toplum katmanlarında hâlâ yaşayan bu yöndeki Türk kültür kodları ile değer yargılarından ve normlar düzeninden beslenmektedir. Dayanışmacılık, Gökalp’de bir orta yoldur ve aslında bireysel mülkiyetle sosyal mülkiyet hakkının tanındığı bir sentezdir (Türkdoğan, 1981, 60-61). Tarihsel süreç içerisinde ve konjonktürel dalgalanmalara bağlı olarak, bazen bireysel mülkiyet, bazen de kamu mülkiyeti ağırlık kazanmış olsa bile, yakın bir zamana kadar, her iki mülkiyet yaklaşımı birbirini tartarak, ölçerek ve dengeleyerek birlikte var olmayı başarmıştır.

           Türk mülkiyet sisteminin, ılımlı ve karma bir özel- kamu mülkiyet dengesine dayalı olduğuna dair varsayımımızın uygunluk derecesi, tarihi bilgi ve belgeler ışığı altında,  bilimsel anlamda test edildiği vakit, bu görüş ve düşüncenin, tarihi bir kültür kodu olduğu, hatta “Türklüğün” adeta bir “alâmet-i farikası” olduğu anlaşılmaktadır.

 

2.1. İslâm’dan Önceki Türk Töresinde Mülkiyet İlişkileri

Eski Türk toplum yapısı, büyük ölçüde yaylak ve kışlak denilen bir mülkiyet sistemi üzerine kurulmuştur. Bu anlamda, bir yanı “konarlık”, diğer yanı “göçerlik” olan, ikili bir sosyal ve ekonomik örgütlenmeye sahip olunduğu görülmektedir. “Konar-göçer” bir hayat tarzına sahip olan Eski Türklerde, kışlaklarda daha çok tarımsal faaliyetler yapılırken, yaylaklarda ise ağırlıklı bir şekilde hayvancılık yapılmıştır. Böyle bir hayat tarzı içerisinde, kışlaklar, küçük ve orta ölçekli davar ve at sürüleri ve bunlardan yetiştirilen ürünler, çoğunlukla “özel mülkiyete” konu olmaktadır. Buna karşılık, yaylaklar, büyük otlaklar ve topraklar, kime ait olsa onu diğerlerinden belirgin derecede zengin edecek potansiyeldeki büyük hayvan sürüleri ise büyük ölçüde kamu mülkiyetine aittir (Divitçioğlu, 1987, 243). Göçebe olmalarına rağmen, yüksek bir kültüre sahip olan, düzenli bir şekilde konup göçen, bütün hayatlarını Türk Töresinin kuralları içinde yaşayan Türk Toplulukları, bireysel mülkiyet ile topluma ait mülkiyeti bir arada ahenk içinde tutmaya önem vermişlerdir (Eröz, 1977, 268). Eski Türklerde, ne kapitalist anlamda bir bireysel mülkiyet tutkusu, ne de Marksist anlamda bir ortak mülkiyet dayatması mevcuttur, bilakis hem özel mülkiyeti hem de kamu mülkiyetinin birlikte olduğu dayanışmacı bir sistem görülmektedir (Türkdoğan, 1982, 16-43). Türk kültür tarihi ile ilgili araştırmalara göre, hanların ve beylerin çok sık olarak, savaşta ve barışta çok önemli toplumsal katkılar ve yaralılıklar sağlayan bazı ailelere, hudutları gösterilmek üzere, “yurt”  adında kışlak ve yaylaklar verdikleri anlaşılmaktadır. Buna göre, devlet ya da hakan tarafından, toplumun ve kamunun malı olan bazı toprak ve otlakların,  çıplak mülkiyeti devlette ve kamuda kalmak kaydıyla, yalnızca kullanım hakkıyla verilmesine “ikta” sistemi adı verilmiştir.  Bu uygulama, daha sonradan Osmanlı Türk Devletinde “tımar sistemi” adıyla çok mükemmel bir müessese haline gelecektir (Ögel, 1991, 25-27).

Eski Türk topluluklarında, bireysel kullanıma konu olan özel mülkiyet ile kamu menfaatleri doğrultusunda sadece kullanım haklarının geçici olarak belirli kişi ve ailelere verilmesi şeklindeki kamu mülkiyetinin birlikte bulunduğuna dair çok sağlam kanıtlar bulunmaktadır. Göktürk Kitabelerinde, Türk Milletini yönetme sorumluluk ve ahlakını en yüksek düzeyde hisseden Türk hakanı Bilge Kağan’ın ağzından, Türk mülkiyet anlayışına dair ipuçları verilmektedir: “Altının sarısını, gümüşün beyazını, ipeğin halisini, darının ekimli olanını, atın ve aygırın en iyisini, Türklerime ve kavmime kazandırdım”. Aynı kültür anlayışının önemli diğer bir uzantısı olan Uygur Türklerinin mülkiyet hukuku hakkında, Çin kaynaklarına dayanarak Radloff şunları söylemektedir: “Uygur Türkleri, evcil hayvanlara birer mülkiyet damgası vururlar, sahrada bir hayvan başka bir ailenin sürüsüne karışırsa onu hiç kimse kendi mülküne geçiremez”. Aynı şekilde, Doğu Türkistan’daki Turfan kenti kazılarında ortaya çıkan Uygur metinleri arasında, bireysel mülkiyet kavramını ve ona atfedilen önemi gösteren yazılar bulunmuştur. Bunlardan birisi şöyledir: “Hayatta mal ve mülke, iktidar ve güce karşı temayül vardır”. Adı geçen Uygur vesikalarına göre, Uygur Türklerinde, gayrimenkullerin (taşınmaz malların), arazinin, alım satımı, vasiyeti, icraya verilmesi ve ipotek edilmesi şeklindeki hukuki işlemleri bilinmekte ve kullanılmaktaydı. Ayrıca, bu vesikalardan anlaşılmaktadır ki, Uygur Türkleri, yerleşik tarım toplumunun en önemli özelliği olan “toprağı işleme” kültürünü, hem kendi bireysel mülkiyetlerine bağlı araziler üzerinden hem de başkalarının bireysel mülklerini kiralamak ve ortakçılık yapmak suretiyle icra etmekteydiler (Eröz, 1977, 270-271).

Eski Türklerin, toplumsal kaynakların ve refahın sosyal tabana daha fazla yayılmasında son derece etkili bir işlev gören bu ikili mülkiyet sistemi, dengeli ve ahenkli bir tarzda işlediği dönemlerde, toplumda bazı birey ve zümrelerin, toplumun genelinin menfaatine aykırı olarak aşırı bir şekilde zenginleşmesine ve sınıflaşmasına engel olmuştur. Eski Türklerde, “zenginler” ve “yoksullar” şeklinde kesin bir sınıflaşmanın olmaması ve toplumsal varlıkların nispeten eşitlikçi bir düzen içinde paylaşılmasında etkili rol oynayan, bu ikili mülkiyet sistemi modeline ilave olarak, bu doğrultuda kurumsallaşmış bir takım dayanışma ve yardımlaşma gelenekleri de mevcuttur. Bunlar arasında, özellikle “ganimet sistemi”, “yağmalı toy geleneği”, “ülüş sistemi” ve “başakçılık geleneği” gibi bir takım sosyal yardımlaşma davranışlarını saymak gerekir (Eröz, 1983, 229-344). “Ganimet sistemi”, savaş ve akınlarda elde edilen çeşitli ganimetlerin, yapılan bireysel katkılara ve yararlılıklara göre, ama sadece belirli bir kesimi varlıklı kılmayacak şekilde eşitlik anlayışı çerçevesinde paylaşılmasıdır. “Yağmalı toy geleneği”, hanların ve beylerin, her yıl ya da birkaç yılda bir defa olmak üzere, toplumun genelinin ortalamasının üzerideki mal ve varlıklarını bir şölen çerçevesinde halka dağıtmalarıdır. “Ülüş sistemi”, sahip olunan imkânların, akrabalar, arkadaşlar, komşular, yoksullar ve kimsesizlerle paylaşılması geleneğidir. “Başakçılık geleneği”, bağ-bahçe ve ekim işleriyle uğraşan varlıklı kişilerin, kurdun kuşun hakkı vardır” diyerek, yetiştirdikleri ürünlerin bir kısmını,  yoksulların toplamasına fırsat vermek maksadıyla ağaçta, bahçede ve tarlada bırakması sonucunda, bu ürünlere ihtiyacı olanların toplaması geleneğidir (Eroğlu, 2010, 276-277).

 

2.2. İslâmi Öğretide Mülkiyet İlişkileri

Kuran-ı Kerim’deki ilke ve hükümlerle Hz. Peygamber’in söz ve uygulamaları çerçevesinde şekillenen İslâmi öğretide, özel mülkiyet ve kamu mülkiyeti birlikte var olmuştur. Bu kapsamda, İslâmiyet, mal ve mülkte özel mülkiyeti meşru yollardan kazanma ve tasarrufta bulunma şartı ile kabul etmektedir. Bireysel mülkiyet hakkının ancak meşru yollardan tanınmasının doğal bir sonucu olarak, satış, kira, hibe vasiyet ve diğer helâl tasarruf yolları içindeki bütün haklar da tanınmaktadır. Ayrıca, Hz. Peygamber’in, işletilmeyen sahipsiz araziyi ihya edenin ona sahip olacağını belirtmesi, sadaka ve ganimet dağıtması, araziyi ikta olarak vermesi gibi söz ve uygulamaları da, İslâm’da özel mülkiyet anlayışının benimsendiğinin açık belirtisidir. Kuran’da, mülk edinme duygusunun yaratılıştan geldiği ve mal sevgisinin insanın temel hazlarından biri olduğu belirtilmiştir. Bu bakımdan, hırsızlığa konan cezanın şiddeti, bireysel mülkiyet hakkının korunmasını ve vuku bulabilecek tecavüzlerin önlenmesinin ne kadar önemsendiğini göstermektedir. Çünkü haksız yoldan mal edinme yasaklanmıştır ( El Bakara 188, 279; En Nisa 10, 29). Yine, İslâm’da, başkasının emeğine ve malına el atma haram kılınmış ve çok ağır bir şekilde cezalandırılmıştır. İslâmi öğretide, mal edinmede asıl yöntemin “emek” vermek olduğu benimsenmiştir (En Nisa 32).  Ayrıca, İslâm’da, özel mülkiyet kapsamındaki mal ve eşyaya yönelik gasp olayı, haramdır. İslâmiyet, özel mülkiyet hakkını tanımakla, insanın yaratılışındaki temel eğilimleri ve bunların fıtratını hesaba katarak, güç ile ödül arasında tam bir adalet ve denge sağlar. Bireyin son gücüyle çalışabilme kudretini kazanması için bu doğuştan gelen aslî eğilimlerin, kişisel ihtiyaçların ve nefsi isteklerin asgarî ölçülerde karşılanması gerekir. İslâmi adalet ve denge, bireylerin, özel mülkiyetin alın teri ve emekle elde edilen semerelerinden ve ödüllerinden yararlanma haklarını kullanırken, kesinlikle topluma zarar vermeyecek sınırlar içinde gerçekleştirilmesini emretmektedir (Kutup, 1971,147-150). İslâmiyet, mülkiyet anlayışında, mülkiyetin kazanılması ve kullanılmasıyla ilgili ahlâki ilkelere çok büyük bir önem vermektedir (Âli İmran 14; El İsra 100; El Fecr  20; El Âdiyât  8).

İslâm’ın, bireylerin mülkiyet hakkının yanı sıra tanıdığı ilk esas şudur: Birey, maliki olduğu mülkiyette toplumun vekilidir. Bu mal ve eşyayı koruması, bu mal ve eşyanın sahiplenilmesinden daha önemlidir. Mal ve eşya, genel olarak toplumun malıdır; toplum da,  bu mal ve eşyanın korunmasından, meşru yollardan yaralanılmasından, hayır ve iyilik uğrunda kullanılmasından, yeryüzündeki her şeyin hakiki maliki olan Allah’ın vekilidir (El- Hadid, 7; El-Nur, 33; En- Nisa, 5) (Kutup, 1971, 151). Bundan başka, pek çok ayette sahip olunan malları Allah yolunda harcamanın, mutlaka zekât vermenin ve iyilik yapılmasının emredildiği ve her Müslüman için farz kılındığı ortaya konmuştur. İslâm’daki özel mülkiyet anlayışında ikinci önemli ilke şudur: Mal ve servetin, insanlardan belirli bir zümrenin elinde toplanıp, diğerlerin bu mal ve servetten yoksun kalması yasaklanmıştır: “….Tâ ki, (bu mallar) içinizden yalnız zenginler arasında dolaşan bir devlet olmasın…..” (El- Haaşr, 7). Burada,  Müslüman bir toplumda, meşru bir kamu otoritesi tarafından, servetin belirli ellerde toplanması tehlikesi karşısında, bu şekilde ortaya çıkabilecek bir mali dengesizlik durumunda, yeni bir düzenleme yapma zorunluluğunun gerekliliğine işaret edilmektedir (Kutup, 1971, 155-156). Herkesçe kullanılması zorunlu olan bazı mallar vardır ki, bunların bireylerin özel mülkiyetine bırakılması uygun görülmez. Hz. Peygamber, bunları şu şekilde beyan ettiler: “İnsanlar, üç şeyde ortaktırlar: su, otlaklar ve ateş”. Peygamber Efendimize atfen söylenen bu beyan doğrultusunda, herkesin hayatı için bütün zamanlarda kullanımı zorunlu olan su işleri, otlaklar ve temel besin maddeleriyle ilgili diğer üretim sahaları ile günümüzdeki maden ocakları, petrol alanları, elektrik üretimi ve dağıtımı gibi enerji sektörü kapsamındaki bazı kamu hizmetlerinin devletleştirilmesinin meşruiyeti söz konusu olabilir (Kutup, 1971,  307).

İslâm’daki özel mülkiyet anlayışı,  kesinlikle sınırsız ve keyfi kullanıma açık olmayıp, tam aksine çok ciddi sosyal ödev ve yükümlülüklerle sosyalleştirilmiştir. Bireysel ve özel mülkiyetin meşru yollardan ve “emek” karşılığı edinmenin yanında, sahip olunan bu mal ve eşyanın, başkalarının haklarına zarar verecek ve israf edecek şekilde kullanılması da açıkça yasaklanmıştır. Bu bağlamda, mal hazzının kontrol altında tutulması ve mülkiyet hakkının iyi işlerde, bireyin meşru ihtiyaçlarını karşılama yanında, toplum menfaatini temin edecek şekilde kullanılması istenmiştir. İslâm’ın kutsal kitabında yer alan malların, devlete verilen vergiden ayrı olarak, zekatının verilmesi zorunluluğu, sadaka, ihsanda bulunma, hayır ve iyilik yapılmasıyla ilgili, emredici ve tavsiye edici hükümler, yine göstermektedir ki, özel mülkiyete konu olan imkanlar sosyal dayanışma ve yardımlaşma ruhu içinde kullanılmalıdır. Bütün bunlara bakarak, İslâm’daki mülkiyet ilişkilerinde bir kamu mülkiyeti olgusu, hem teorik hem de tecrübî olarak mevcuttur.

İslâmiyet’in temel kaynakları ile fıkıh öğretilerinde özel ve bireysel mülkiyetin esas alınmasına karşılık, bu mülkiyet tipinin mutlak ve yegâne olmadığı da açıktır (Hacak, 2006,543-545). Bütün bunlar, İslâmi öğretide, “özel mülkiyet ile kamu mülkiyet dengesinin” esas olduğunu göstermektedir.

 

2.3. Türk- İslam Medeniyetinde Mülkiyet İlişkileri

Türklerin, İslâmlaşmasından sonraki dönemde, Orta Asya’dan getirdikleri Türk Töresi ile hızlı ve kolay bir şekilde özümsedikleri İslâm inancı ana ekseninde ortaya koydukları hayat tarzı, insanlık tarihinde eşi benzeri asla görülmemiş yüksek bir medeniyet yaratmıştır. Bu medeniyetin asli taşıyıcısı olarak Büyük Selçuklulardan başlayarak, Anadolu Selçukluları, Anadolu Beylikleri, Osmanlılar ve günümüz Türkiye’sine kadar bütün Batı Türklüğü, kendine özgü bir mülkiyet ilişkisi sistemine sahiptir. Bu bağlamda,  Türk-İslam Medeniyetinin mülkiyet ilişkisi sisteminin üç temel ayağı vardır: Bunlar, birey-toplum dengesine dayalı bir toprak düzeni “tımar sistemi”, sömürüye yanaşmayan ahlakî bir çalışma hayatı olarak “ahi örgütlenmesi” ile toplumsal kaynakların ve imkânların nispeten eşitçe paylaşımını organize eden “vakıf kurumudur”.

 “Tımar sistemine” göre, gerek Selçuklu Türklerinde, gerek Osmanlı Türklerinde, arazi mülkiyeti, dörde ayrılır: “Mirî arazi” (mülkiyeti devletin, işletilmesi ve yararlanılması özel), “Vakıf arazi” (mülkiyeti vakfedenler, işletilmesi vakıf elemanları, yararlananları toplumun yoksul kesimi), “Mülk arazi” (mülkiyeti, işletilmesi ve yararlanıcısı özel) ve “Metrûk arazi” (mülkiyeti, işletilmesi ve yaralanıcısı toplum) ( Eröz, 1977, 275-281). Görüldüğü gibi, bu mülkiyet yapısı, arazilerin bir kısmını kamu menfaatlerinin hizmetine verirken, bir kısmını da özel işletmecilik dinamizminden yaralanılmak üzere bireysel mülkiyete bırakmıştır. Türk- İslam Medeniyetindeki tımar sisteminin tecrübî dayanağı, Orta Asya’daki “ikta sistemidir”. Ayrıca, Peygamber Efendimizin de, yeni fethedilen bazı arazileri, mülkiyeti devretmeden sadece kullanım hakkına bağlı olarak işletilmek üzere dağıttığı bilinmektedir. Buradaki temel mantık, hangi özel kişi ve ailenin elinde olursa, onları toplumun diğer çoğunluğuna karşı aşır zenginleştirecek olan ve toplumun temel besin maddelerini üreten büyük tarım alanlarının, kamu menfaati doğrultusunda denetim altında tutulmasıdır. Bu büyük tarım alanları, komünist-kolektivist bir anlayışla doğrudan devlet işletmeciliğine de bırakılmamıştır. Ki, bundan maksat da, toplumsal kaynakların özel işletmecilik ilkeleri çerçevesinde etkili ve verimli bir şekilde üretim sürecine sokulması duyarlılığını hayata geçirmektir. Tımar sistemi, kendi mantık ve maksadına uygun “adil” ve “üretken” bir yönetici ve üretici kesim ile duyarlı bir toplumsal destek olduğu dönemlerde, “birey-toplum dengesine” dayanan mükemmel bir organizasyon olarak işlev görmüştür.

Türk- İslam Medeniyetindeki “ahi örgütlenmesinin” esası, özellikle Osmanlı Türk toplumunun kent ekonomisinin iş ve çalışma hayatının, diğer toplumlarda yaygın olan ve menfaatleri birbiriyle zıtlaşan “patron-işçi” çatışması yerine, menfaatleri birbirini tamamlayan ve birleştiren bir “usta-kalfa-çırak” ilişkisine dayanmasıdır. Ahiliğin temel ilkelerine göre, iş ve çalışma hayatı, sadece bir geçim ekonomisi olmayıp, aynı zamanda mensubu olunan topluma bir hizmet vesilesidir. Bu çerçevede, bir usta, mesleği ve sanatına dair neyi biliyorsa, onu kalfa ve çıraklarına öğretmeden bu dünyadan göçerse, büyük bir vebal altına girmiş sayılır. Ustalar, mülkiyet olarak işyerlerinin ve çeşitli araç ve gereçlerin sahibi olmakla birlikte, asla bu yatırımlarının sonuçlarını, hem kendi çalışanlarının, hem de toplumun zararına olacak şekilde kullanma imkânına sahip değildir. Ahilik çalışma düzeni, özellikle sistemin çok başarılı bir şekilde işlediği dönemlerde, usta yani işyeri sahibi ile çalışanları ve tüketicileri ve hatta genel toplum arasında, yine  “birey-toplum” dengesine dayalı millî bir çalışma düzeni yaratmıştır. Bu örgütlenmenin özünü teşkil eden temel değerler, insanın insanı sömürmeme yasağı ile her insanın birbirinden sorumlu olma bilincidir. Bu bağlamda, Türk Töresinin ve İslâmi ahlak anlayışının mükemmel bir birleşimi olarak “ahi örgütlenmesi”, kendi çağı ve döneminde, Türk mülkiyet ilişkilerindeki “birey-toplum” dengesinin kurulmasına çok büyük katkılarda bulunmuştur.

Türk- İslam Medeniyetindeki ”vakıf kurumu”,  tarihi bir kültür kodu olarak, adeta Türklüğün bir “alamet-i farikası” gibidir. Vakıflar, toplumdaki varlıklı kesimin, mal ve servetlerinin bir kısmını, “hayır” ve “iyilik” maksadıyla toplumsal faydanın hizmetine sunmalarıdır. Türk kültür tarihinde “vakıf kurumu”, Orta Asya’dan gelen Türk Töresi ile İslâm dininin, büyük ölçüde birbiriyle örtüşen mal ve servet biriktirmeyi yasaklayan ve önleyen ilkelerinden beslenmiştir. Hun Türkleri- Göktürkler ve Uygur Türklerinde, han ve beyler de dâhil olmak üzere hiç kimsenin, toplumun genel ortalamasından daha fazla bir mal ve servete sahip olması istenmezdi. Bir kısım kişi ve ailelerin zenginleşmesi, toplumun diğer kesimleri üzerinde bir sömürü ve baskı düzeni oluşturmasına imkân vermemek için zaman içinde mal varlığı artan kişiler, ihtiyaç fazlası mal ve eşyaları dağıtmak zorundaydı (Ganimet sistemi, yağmalı toylar, ülüş sistemi, başakçılık v.b.g. gelenekler). Aynı şekilde, İslâm’da sahip olunan mal ve mülklerin gerçek sahibinin Allah olması ve her Müslüman’ın mal ve imkânlarının onlarda Allah’ın bir emaneti olduğu gerçeği, insanların kul haklarına riayet ederek birbirlerini sömürmelerinin önlenmesi, lüks ve israfın haram kılınmasının yanı sıra servetin atıl olarak tutulmasının yasaklanması, ancak sahip olunan her mal ve servetin toplumsal yaralılıklar ölçüsünde yatırıma dönüştürülmesinin ve “hayır” yapma davranışının teşvik edilmesi gibi ilkeler, “vakıf kurumunun” zihinsel alt yapısını oluşturmaktadır. Bu çerçevede, özellikle Osmanlı Türk Devletinin kuruluş ve yükselme dönemlerinde “vakıfların”, Türk toplumunda sahip olunan mal ve mülkün, özel kişilerin zenginliğine ve devletin despotluğuna fırsat vermeyecek şekilde, tamamen “birey-toplum” dengesini kurmak amacına hizmet ettiğini görmekteyiz. “Vakıf kurumu”, esas içerik olarak İslâmi öğreti ve ilkelerle donanmış olmasına rağmen, diğer Müslüman topluluklara göre, en fazla Türklerde başarıya ulaşmıştır. Bu durumun en önemli sebebi ise sahip olunan mal ve mülkün muhtaç olan diğer insanlar ve canlılarla paylaşılması konusunda, Türk Töresinde paylaşımcılığa dair çok etkili yardımlaşma ve dayanışma kültür kodlarının bulunmasıdır (Eroğlu,  2010, 282).

Osmanlı Türk devletinin yönetici sınıfının kötü değişim yönetimi uygulamaları sonucunda, özellikle Tanzimat ve Meşrutiyet kapsamında yapılan zorunlu kültür değişmelerine bağlı olarak, Türk mülkiyet sisteminin birey-toplum dengesine dayanmasında aslî rol oynayan medeniyet algısında ve kültür kodlarında, çok önemli sarsıntılar meydana gelmeye başlamıştır. Batılılaşma çabalarının, “bireyi”, “bireysel hazzı”, “kişisel menfaati”, “maddeyi”, “eşyayı” ve “kazanmayı” merkeze alan çarpık ve hatalı değişim programları, kendi öngörüleri doğrultusunda tutarlı ve mantıklı bir dönüşüm yaratamamıştır. Buna karşılık, kültür üzerinde hiçbir bilimsel ön çalışma yapılmadan ulu orta ortaya konan bu değiştirme çalışmaları, mevcut kültür içeriğinde zaten sarsıntı geçirmekte olan Türk-İslâm evren tasavvurunun “adalet” , “hakkaniyet”, “eşitlik” ve “paylaşım” gibi ortak değerlerini de tahrip etmek suretiyle toplumun kendi değerlerine olan güven duygusunu zedelemiştir. Türk Töresinde ve İslâmî ahlak anlayışındaki bu gevşeme ise giderek, Türk mülkiyet sistemini inşa eden “ben-biz”, “birey-toplum”, “madde-mana” ve “insan-tabiat” arasındaki dengeleri bozmuştur. Osmanlı Türk devletinin son zamanlarındaki toplum düzeninde meydana gelen bu yenileşme hareketleri ile aynı yöndeki diğer nedenlere bağlı olarak ortaya çıkan kültür ve değer çelişkileri, daha sonradan toplumun çözülmesine ve devletin yıkılmasına kadar uzanan bir sürecin en önemli tetikleyicisi olmuştur (Türkdoğan, 1981, 67). Bu çerçevede, Türk mülkiyet sisteminin ana omurgasını oluşturan toprak düzeni bozulmuş, merkezi otoritenin zayıflamasıyla beraber kimi dirliklerde derebeyleşme eğilimleri baş göstermiştir. Tanzimat süreciyle hızlanan gümrüksüz ithalat ve ticari ahlakta meydana gelen bozulmalara bağlı olarak, bir kısım ticaret ve zanaat erbabının “bencillik” duygusu kabararak  “gayri meşru kazanç” tutkuları tetiklenmiştir. Bir zamanlar, varlıklı insanların ihtiyaç fazlası gelir ve akarlarıyla toplumsal dayanışmaya ve yardımlaşmaya araç olan vakıflar, Osmanlı toplumunun son zamanlarında, tam tersi bir icraatla bazı açgözlü ve ahlaksız yöneticilerin elinde devletten mal kaçırmanın aracı haline getirilmiştir. Böylece, daha önceki muhteşem dönemlerin “birey-toplum dengesine “ dayanan Türk mülkiyet ekseninde, özelin lehine ama toplumun aleyhine olacak şekilde bazı sapmalar meydana gelmiştir. 

 

2.4. Cumhuriyet Döneminde Türk Mülkiyet İlişkileri

Birinci Dünya Savaşı sonrasında yıkılan Osmanlı Türk devletinin yerine,  millî devlet ideali üzerine Türkiye Cumhuriyeti devleti kurulmuştur. Türkiye Cumhuriyetinin kurucu önderi olan Mustafa Kemal Atatürk, hem Türk devlet ve millet örgütlenmesinin tarihi tecrübesini ve temel esaslarını, hem de bir önceki devletin yıkılmasına neden olan çok sayıdaki iç ve dış sebeplerin neler olduğunu doğrudan gözlem yoluyla biliyordu. Bu anlamda, Türk Milletini ve yeni Türk devletini, çok hızlı bir şekilde kalkındırıp yükseltecek bir sosyo-ekonomik yapılanma modeli oluşturma projesine girişmiştir. Bu kurucu irade, Türk devlet geleneğinin ana omurgasını oluşturan, toplumun sosyo-ekonomik güç kaynaklarını ve imkânlarını, nispeten adalet ve eşitlik ölçüsünde toplumun geneliyle paylaşma ilkesini yeni yönetim anlayışının temel stratejilerinden biri olarak hayata geçirmeyi tasarlamıştır. Bu maksatla, Mustafa Kemal, bireysel menfaat ile sosyal menfaati, birbirine rakip gibi mücadele ettirmeyi değil, her iki eğilimin belirli bir denge içerisindeki sentezini öngörmüştür. Böyle bir dünya görüşünün zihniyet alt yapısının da, tarihsel olgulara bakarak, ılımlı özel mülkiyet ile kamu mülkiyetinin paralelliğine dayanan ılımlı ve karma bir ekonomik sistemden geçtiğinin bilincindeydi. Mustafa Kemal, bu konuda şu görüşleri ileri sürmektedir: “Bütün insanlar, bir sosyal yapının üyeleridir ve bu sebeple birbirlerine bağlıdırlar. Bu bağlar, doğaldır, sosyaldir ve ekonomiktir”. Bu bağlamda, her toplumun ana hedefi, “herkes kendi için” yerine “herkes herkes için” düşüncesi olmalıdır (Türkdoğan, 1981, 105).

Tanzimat dönemiyle beraber başlayan yanlış ve çarpık Batılılaşmanın, Türk mülkiyet ilişkilerini şekillendiren “birey-toplum” dengesine dayalı zihniyet alt yapısını tahrip etmesinin sonrasında, öncelikle “birey-toplum dengesini şekillendiren dayanışma ahlakı sarsılmış; bundan sonra da sırasıyla üretim ilişkileri ve gelir bölüşümü bozulmuştur. Böylece, Osmanlı Türk Toplumunun üzerine dayalı olduğu “birey-toplum” ahengindeki sapma sebebiyle bütün dengelerde (ekonomik, sosyal, siyasi ve idari v.b.g.) sapmalar meydana gelmiştir.  Bütün bu sapma ve denge bozulmaları ise daha sonraki dönemde ekonomik hayatın çöküntü yaşamasına, sosyal bünyenin çözülmesine, siyasi ve idari yapının büyük ölçüde etkinliğini kaybederek işlevsizleşmesine, kişiler ve kurumlar arası güven bunalımı yaşanmasına, genel olarak halkın yaşadığı sorunlar karşısında duyarsızlaşmasına yol açmıştır. Bu yüzdendir ki, Birinci Dünya Savaşının sonucunda dağılan ve topraklarının önemli bir kısmını kaybeden Osmanlı Türk devletinin yerine kurulan Türkiye Cumhuriyetinin kuruluş iradesini temsil eden temel değerlerden birinin de, öncelikle Türk mülkiyet ilişkilerindeki tarihi ve geleneksel “birey-toplum” dengesini yeniden tesis edecek sosyo-ekonomik politikalar olması, son derece isabetli bir gelecek tasavvuru olarak dikkat çekmektedir. Bu bağlamda, Türkiye Cumhuriyetinin “millî devlet” tarzındaki kuruluş iradesine ve yönetim felsefesine uygun düşecek şekilde, öncelikle bireysel dinamizmi harekete geçirmek üzere “özel mülkiyeti” canlandırıcı, ikinci adımda ise “kamu mülkiyetini” harekete geçirici ekonomi politikaları takip edilmek istenmiştir.

Atatürk, 1923 İzmir İktisat Kongresi ile 1932 tarihine kadar dönemde ülkenin ve toplumun mevcut bütün imkânlarının kullanılmasıyla Türk Milletinin girişimcilik yeteneğinin açığa çıkartılması suretiyle özel mülkiyetin ayağa kaldırılması konusunda çok büyük gayret ve teşvikte bulunmuştur. Yine, Atatürk, 1933’den 1938 tarihine kadar olan sürede ise, Türk kamu sektörünü canlandırmayı teşvik ederek, Türk devlet geleneğinin bozulmuş olan “birey- toplum” dengesini yeniden inşa etme yönünde kamu mülkiyetini güçlendirici bir adım atmış olmaktadır. Yeni tasarlanan millî devlet için tasarlanan karma ekonomi sistemi, ülke ve toplum kalkınmasını, özel ve kamu mülkiyetinin birbirini tamamlayan işbirliği düzeni içinde gerçekleştirmeyi hedeflemektedir. Bu anlamda, Atatürk’ün ekonomik alanda izlemeyi tasarladığı modelin, hem özel mülkiyete dayalı girişimciliği  hem de kamu mülkiyetine dayalı girişimciliği birlikte geliştirme tarzına en uygun örnek, bir taraftan Türkiye İş Bankasının kurulmasına öncülük ederken, diğer taraftan da  çeşitli illerde şeker fabrikalarının açılışına teşvik etmesidir (Akın ve diğerleri, 2006, 651-656). Böyle bir düzen ile bir taraftan, uzun yıllar ticari ve ekonomik faaliyetlerin uzağında kalmış olan Türk insanına millî bir girişimcilik tecrübesi kazandırılmaya çalışılırken; öte taraftan da, özel mülkiyetin mevcut kapasitesini aşan ya da kârlı olmadığı için onların girmediği ama ekonomi için zorunlu olan alt yapı yatırımlarının ılımlı bir devletçilik uygulaması çerçevesinde yerine getirilmeye çalışılmaktadır

Türk mülkiyet ilişkilerinde Osmanlıların son zamanlarında ortaya çıkan eksen sapmasının düzeltilmesi amacıyla bizzat Atatürk tarafından uygulamaya konan bu program, Atatürk’ten sonraki dönemde, ne yazık ki aynı duyarlılık ile yürütülememiştir. Çünkü, Atatürk sonrasının bürokratik ve siyasetçi yönetici kadrolarının genellikle Batıcı bir ideolojiye tutku derecesinde bağlı olmaları ve Güçlü Batılı ülkelerin ekonomik, siyasi ve diplomatik baskılarına boyun eğmeye yatkın bir yönetim dirayetsizliği göstermeleri, öngörülen idealist (ülkücü) millî devletin inşasını engellemiştir. Bu dönemin en önemli yanlışı; millî devlet ülküsü doğrultusunda, adalet ve hakkaniyet ölçüsünde,  Türk Milletinin ekonomik ve sosyal gücünü artırmayı hedefleyen ve tarihi kültür kodu olarak “birey-toplum” dengesini kurucu bir devlet politikasının yeterince güdülmemesidir. Tam aksine, halktan kopuk devlet yöneticilerinin fiilen uyguladıkları “devletçilik” politikası ile birkaç ailenin zenginleştirilmesi, devletin toplumun bütün kesimleri karşısında adil ve eşit olması gerektiği tarzındaki Türk devlet geleneğine de gölge düşürmüştür. Böylece, başlangıçta tasarlanan özel ve kamu mülkiyetinin birbirini tamamlayıcı işlevi tam olarak ortaya çıkamamıştır. Seçkinci ve Batıcı bir yapay devletçilik politikası uygulaması sonrasında, yönetici despotizmi ile devletten beslenen işbirlikçi zengin bir yeni sınıf türemiştir.

1950’lerden sonraki dönemin sosyo-ekonomik politiği, büyük ölçüde özel mülkiyete öncelik veren bir dizi programlara ağırlık vermiştir. Bu kapsamda, bireysel demokratik seçim yoluyla özel mülkiyeti önceleyen bir anlayışın izlendiği ekonomi politiğe bağlı olarak, büyük çiftçi, küçük ve orta ölçekli işletmeci, büyük tüccar ve orta boy esnaflık yapan insan sayısı dikkate değer nispette artış göstermiştir. Bu dönemde, açık ekonomi politik özel mülkiyet öncelikli olmakla birlikte, önceki dönemlerden miktar ve ölçek olarak çok daha fazla kamu yatırımlarının yapılması söz konusudur. Bunun sebebi ise Türk mülkiyet ilişkilerindeki “birey-toplum” ahengine dayalı bir denge arayışının, bu yöndeki toplumsal bir beklentinin yönetim mekanizmasına yansıması olmalıdır. 1960’lı ve 1970’li yıllarda, iç karışıklıklar ve sebepler bahane edilmekle birlikte, çoğunlukla Batılı güçlerin yönlendirmeleriyle yapıldığı anlaşılan askeri darbelerin, kalkınan ve gelişen Türk ekonomisinin nimetlerinden halkın yararlanması yönündeki beklentileri frenlediği görülmektedir. Bu durumun en açık göstergesi, her ihtilal ve darbe sonrasında milletin çoğunluğunu oluşturan çiftçi, esnaf, işçi ve memurların millî gelirden aldıkları payın oranı düşerken, çoğunlukla Batılı iş çevreleriyle bağlantılı olan dar bir işveren grubu ile rant ekonomisinin fırsatçı bir kesiminin gelir paylarının sürekli artış göstermesidir. İhtilal ve darbelerin gölgesinde iktidar olan siyasi iktidarlar ise Türk ekonomisine istikamet verme konusunda, Cumhuriyetin başlangıcındaki geleneksel Türk mülkiyet ilişkileri ve toplumun beklentileri doğrultusunda millî bir ekonomi politikası izleyememişlerdir. Buna karşılık, demokratik sisteme dış bağlantılarla yapılan darbelerin ve bunların gölgesinde şekillenen ekonomi politiğin, Türk ekonomisini Batılı zengin ülkelerin (özellikle ABD ve AB)  ve dev çok uluslu şirketlerin arka bahçesi haline getirecek bir istikamete doğru itelediği görülmektedir. Bu kapsamda, Türk ekonomisinin üretkenliğini ve ihracat imkânını (yani döviz konusunda dışa bağımlılığı azaltıcı) yatırımlar yerine, katma değeri düşük olan ve daha çok iç tüketimi tetikleyen bir dışa bağımlı endüstrileşme stratejisine sürüklenmiştir. Ülkenin Batıcı darbe hükümetleri ile sözde bu darbecilere muhalifmiş gibi görünen (özellikle bu görünüm ve söylem ile halkın oyunu almayı beceren) demokratik seçimle iş başına gelen sözde sağ-muhafazakâr iktidarlar, izledikleri iç tüketimi ve ithalatı kışkırtıcı ekonomik politikalarla, ülke ekonomisinin yabancı sermayeye bağımlılığını ve borçlanma ihtiyacını artırdılar. Böylece, millî ekonomi,  Batılı ekonomiler karşısında son derece kırılgan ve dış müdahalelere açık bir hale gelmiş oldu. Sonuçta, Türk ekonomisinin yanlış ve çarpık Batı güdümündeki politikalar nedeniyle sapma göstermiş olan kadim “birey-toplum” dengesinin yeniden inşası bir yana, bu yöndeki sapma biraz daha ivme kazanmıştır.

   


 

3. 12 Eylül Ekonomisi ve Türk Ekonomisinin Türk Milletine Yabancılaştırılması

Öncesi ve sonrasıyla 12 Eylül, Türk Milletinin tarihi egemenlik iddialarıyla ilgili millî niteliklerinin tasfiye edilmesi ve mevcut sosyal bütünlüğünü çözme tohumlarının atılması; Türkiye Cumhuriyeti devletinin kuruluş felsefesinin temelini oluşturan “millî devlet” ülküsünden uzaklaştırılarak, bölgemizdeki diğer Müslüman oldukları iddiasındaki Orta-Doğu devletçiklerinden biri haline getirilmesi projesinin çok önemli bir kırılma noktasıdır. 12 Eylül öncesi yaşanan iç çatışmalardan başlayarak, ülke ekonomisinin döviz darboğazına girmek suretiyle “yetmiş sente” muhtaç hale gelmesine kadar, o dönemin çağrıştırdığı güvenlik, siyasi, ekonomik, sosyal ve kültürel kriz ve bunalımların büyük bir kısmı, 12 Eylül sonrasında bu yönlerde yapılmış olan bütün düzenlemelerin sözde meşruiyetini kazandırmak suretiyle toplum tarafından desteklenmesinin sağlanması maksadıyladır. Bunlar içinde en acıklısı ise bir “12 Eylül Klasiği” olan YÖK’ün toplum tarafından büyük ölçüde destek görebilmesinin sağlanması için aslında önlenebilir olmasına rağmen- ülke yönetiminde gizli Batılı eller tarafından- önlenmemiş olan “üniversitelerin içindeki ve önündeki terör olaylarından dolayı yaklaşık beş bine yakın düşünen ve dava yani iddia sahibi Türk gencinin ölümüne göz yumulmasıdır. Bu bağlamda, 12 Eylül sonrasında bu istikamette yapılması gereken radikal düzenlemeleri kolaylaştırması ve hızlandırması bakımından 12 Eylül öncesinde yaşanması, adeta zorunlu görülen başka acı bir hatıra da, Türk ekonomisinin dış ödemelerinde büyük bir kriz yaratılması olayıdır.

 “24 Ocak Tedbirleri” olarak hatırlanan “liberal ekonomik politikalar”, aslında daha önceki dönemde özel ve kamu mülkiyeti işbirliği içinde Türk ekonomisindeki döviz kazandırıcı yatırımların zamanında yapılmış olmamasından dolayı bir çaresizlik şantajı altında alınmış bir karardır. Eğer, Türk ekonomisindeki yapısal döviz sıkıntısını gidermeyi önceleyen bir ekonomik kalkınma stratejisi izlenseydi, “24 Ocak Tedbirleri” kapsamında uygulanan ekonomiyi liberalleştirme kararlarına mecbur olunmazdı. Darbeci bürokratik ve siyasetçi yöneticilerin paslaşmalarına dayalı güdümlü ekonomik politikalara bağlı olarak, ülke ekonomisindeki zaten sınırlı büyümenin, Batılı ekonomilerin işlerine gelecek bir şekilde, özellikle tüketime dayalı ithalat kapasitesinin genişletildiği görülmektedir.  Bu konuda, yani “bürokratik Batıcı yöneticiler” ile “siyasetçi Batıcı yöneticilerin” paslaşmalarına en ilgi çekici örnek, 12 Eylül Darbesinin “bürokratik Batıcı yöneticileri” ile “siyasetçi Batıcı yöneticilerinin”, Türk ekonomisinin, Türk Milletinin çıkarlarından çok, Batılı ekonomilerin işlerine gelecek şekilde, ortak bir çaba içerisinde liberalleştirilmeye çalışılmasıdır. Bilindiği gibi, 12 Eylülün ekonomi politiği,  12 Eylül öncesinin - kendisine karşı darbe yapılmış bir dönem olmasına rağmen- yine aynı ekonomi politiktir; ayrıca, sözde serbest seçimler yapılarak demokrasiye geçildikten sonraki sözde demokratik dönemde de aynı ekonomi politik bütün hızıyla sürdürülmüştür. Böylece, Türk Ekonomisi, 12 Eylül’ün öncesi ve sonrasıyla birbirleriyle örtüşen darbe hükümetleri ile seçimle iş başına gelmiş olan siyasi iktidarların izlediği “dışa açılım” stratejisi sonucunda, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefesindeki “millî devlet” kapsamında “millî ekonomi” hedefine rağmen küreselleşme perdesi altında, zengin Batılı ülkelerin ve çok uluslu şirketlerin taşeronluğuna yönlendirilmiştir.

2. Dünya Savaşı sonrasında zengin Batılı ülkeleri, birden bire “haydin dünya! Hep beraber küreselleşelim” oyununu sahneye koydular. Böylece, zengin Batılı ülkeler ve çok uluslu şirketler, küreselleşme propagandası ve yaygarası altında, bütün dünya ekonomisini ve ekonomik coğrafyalarını, kendileri için birer kazanç alanı haline dönüştürme projesi oluşturdular. Küreselleşme ideolojisi bağlamında esas niyetleri, tarım, endüstri ve hizmetler sektöründeki katma değeri yüksek ürünleri kendi ülkelerinde üretirken, bu sektörlerdeki düşük katma değerli ürünleri ise (genç bir nüfus, düşük ücretler v.b.g nedenlerden dolayı.)gelişmekte olan ülkelere kaydırmak; sermaye fazlalıklarını yine yüksek faiz ve rantlarla Batı dışı ekonomilerde nemalandırmak; yaşlı nüfusa sahip olmaları nedeniyle giderek azalma eğilimi gösteren iç tüketime karşılık, tüketim iştahı yüksek olan gelişmekte olan ülke ahalilerini büyük bir dış pazar alanı olarak kullanmak gibi tam bir “ Çağdaş Batı İkiyüzlülüğü” idi. Batı ekonomileri, sanayileşmenin başladığı dönemden, 1980’li yılların başına kadar geçen sürede, farklı ekonomik konjonktürler olsa bile, esas itibarıyla kendi millî ekonomilerini ve şirketlerin güçlendirdiler. Bu kapsamda, kendi ekonomilerinde her türlü korumacı ve devletçi politikaları uyguladılar ve millî ekonomilerini büyük ölçüde korumacı ekonomi politik imkânlarla  “dikensiz gül bahçesi” haline getirdikten sonra, ekonomilerinin başta sermaye birikimi ve teknolojik kapasitesi olmak üzere birçok ekonomik alt yapı sorunlarını henüz çözememiş olan ülkeleri “küreselleşme” oyununa zoraki katmaya mecbur ettiler. Bu bağlamda, medya destekli ekonomi sayfaları ile sosyal bilim alanındaki ekonomi, işletme, siyaset bilimi gibi dallar aracılığıyla bilimsel bilgi görüntüsü altında, ekonomide “liberalleşmenin”, “dışa açılmanın”, “özelleşmenin” ve illa da “serbest piyasa ekonomisine geçişin”, ne kadar gerekli ve kaçınılmaz olduğu, bol bol “bilimsel araştırmalar”(!) sosu ile cümle âleme duyuruldu. Bu arada, düşünce ve ifade özgürlüğü propagandaları altında, herkes aile, din, devlet ve millî olan her şeye karşı saldırgan ve olumsuz düşüncelerini özgürce ifade edebildi, hatta bunlarla çatışabildi; ama hiç kimsenin küreselleştirmeci ve “dışa açılımcı” politikalara karşı en küçük bir sorusu ve kuşkusu bile olamadı. En çarpık ve yanılsatıcı olan ise küreselleşme bağlamında “dışa açılan” az gelişmiş ülkelerin KOBİ’leri, dünyadaki birçok devletten daha güçlü olan çok uluslu şirketlerle kendi devletlerinin destek ve katkısı olmadan nasıl rekabet eder ve baş edebilirdi? Bu soru, hiç sorulamadı. 

12 Eylül ekonomisi, Türk ekonomisinde yapılan yapısal dönüşümler çerçevesinde, özellikle dıştan dayatılan zorlamalara bağlı olarak kamu sektörü ve yatırımları adeta gözden çıkarılmış ve serbest piyasa ekonomisinin yerleştirilmesini sağlamak amacıyla maksatlı bir şekilde “özelleştirilme” yüceltilmesine başvurulmuştur. “Birey-toplum” dengesine dayanan Türk mülkiyet ilişkilerinde, kamu mülkiyetinin salt bir ekonomik rasyonelliğin ötesinde, özel girişimciliği sürüklemedeki toplumsal önderlik rolü unutularak, kamu iktisadi teşebbüslerine (KİT’lere) tamamen “birey-birey”  dengesine dayanan Batılı dünya görüşü ve mülkiyet ilişkilerindeki anlamın yüklenmesi sonucunda, bunların elden çıkarılması konusunda yaygın bir kampanya yürütülmüştür. Çağdaş kapitalizmin gölgesinde bilim yapma iddiasında bulunan üniversitelerin, yine çağdaş kapitalizmin gölgesinde siyaset yapma çabasında bulunan siyasi partilerin ve yine çağdaş kapitalizmin işverenliğini yapmış olduğu medyanın, KİT’lerin büyüklüğü, hantallığı, verimsizliği, aşır istihdamla boğulması, teknolojiyi yeterince yenileyememe gibi gerekçelerle “özelleştirmenin”  zihniyet alt yapısı oluşturulmaya çalışılmıştır. Bütün bu durumlar, aslında sadece KİT’ler için geçerli olmayıp, genel iktisadi ve işletmecilik kurallarına göre yönetilemeyen özel işletmeler için de geçerlidir. Ayrıca, zengin Batılı ülkelere mensup dev çok uluslu şirketler – ki, bir kısmı birçok devletten dahi büyüktür- hakkında, KİT’lerin büyüklükleri nedeniyle öngörülen özelleştirme talepleri pek ileri sürülmemiştir. Aslında, Türkiye’deki KİT’lerin, öncelikle özelleştirilmelerinin kaçınılmazlığına toplumun inandırılmasını sağlayacak şekilde bakılmadığı ve siyasi popülizmle gereğinden fazla insanlarla doldurulduğuna tanık olunmuştur. Türk mülkiyet ilişkilerinin geleneksel bir parçası olan KİT’ler, kendilerinden vazgeçilmeyi kolaylaştıracak yönetimlere ve kararlara sahne olduktan sonra, 12 Eylül ve 28 Şubat Vurgunlarının muvazaalı devamı olan  “NEO” sağ-muhafazakâr (neyi muhafaza ediyorlarsa) iktidarlar tarafından haraç-mezat satıldı. KİT’lerin satışının adına, çağdaş liberal-kapitalist jargona uygun olarak, her ne kadar özelleştirilme denmiş olsa bile, ülkede bu satışları alacak yerli özel sermaye bulunmadığı için bu özelleştirmeden en fazla küresel sermayenin rantçısı özel işletmeler yararlandı. Bu özelleştirme işinden, görünürde bazı yerli banka ve işletmeler de yaralanmış gözükse de, bunların bir kısmı kısa bir sürede yabancılara satıldı ya da kendilerinin en önemli ortakları yabancıydı. Küresel kapitalist sistem, artık yeni tesisler kurmuyor ve yeni işletmelerle doğrudan kendileri ilgilenmiyorlar. Bunlar, ekonomik krizler nedeniyle iflas eden özel işletmeleri ya da kapitalizmin gölgesinde iktidar olan hükümetlerin yaptığı özelleştirmeler kapsamında, gelişmekte olan ülkelerin millî tesis ve işletmelerini satın alarak, kendi zenginliklerine katıyorlar.

Türkiye’deki ve benzer ülkelerdeki özelleştirmelerin, gerçekte rasyonel bir tercih olarak yapılmasından çok, 1990’lardan sonra küreselleştirilmiş olan liberal-kapitalist sistemin ideolojik bir dayatması altında yapılmış olduğunu gösterir birçok çelişkili uygulamalar dikkat çekmektedir. Bunlar içerisinde en ilgi çekici olanı Türkiye’deki “özelleştirme uygulamaları” ile ülke ekonomisindeki “borçlanma ihtiyacının” giderek yükselme eğiliminin, aynı zamana denk gelmesi çelişkisidir. Oysa özelleştirme politikalarında en sık kullanılan gerekçelerden biri de, kamu işletmeciliğinin maliyetinin yüksekliği ve zarar etme ihtimalinin yüksekliğinden dolayı devletin “borçlanma ihtiyacını” gereksiz yere artırıyor olması gösterilir. Hâlbuki Türkiye’de,  özelleştirmelerin yapıldığı dönemlerde devletin iç ve dış borçlarında dikkate değer artışlar olmuştur. Bu durum tıpkı, “bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu” tarzında, çelişkili bir durumdur. Bu konuda, daha somut bir örnek üniversitelerde yaşanmaktadır. Üniversitelerin, kendi asıl işlevleriyle doğrudan ilgili olmayan ve çeşitli dış kredilerle yapılan trilyonluk bazı yatırımları, sadece, devletin borç yükünü lüzumsuz bir şekilde artırmaktadır. Türkiye’deki üniversiteler, Batı’dan gelen her türlü sosyal içerikli bilgiyi hiçbir değerlendirmeye tabi tutmadan olduğu gibi tercüme ederek özelleştirmenin zorunluluğunu bilimsel (!) açıdan yayarken, bizzat kendileri bir kamu kurumu olmalarına ve hiçbir şekilde kendi işleri olmadığı halde, aslında herhangi bir özel işletmenin yapması gereken “olimpik spor işletmeciliği” yapmaya kalkışmışlardır (Bu arada, sınıflarda, kitaplarda, makale ve bildirilerde, bilimsel (!) sohbetlerde keçi sakallar karıştırılarak kamu işlemeciliğinin zamanının geçtiği hakkında son derece “entel-dantel” nutuklar çekilmeye devam ediliyor). 12 Eylül ve 28 Şubat Vurgunları sonrasında izlenen ekonomi politik, millî devlet ülküsünün en önemli öğesi olan “Türk Ekonomisini”,  küresel ekonomik politikaların ve kararların uygulanmaya çalışıldığı bir taşeron ekonomi haline getirmiştir. Bu yüzdendir ki, bilerek ya da bilinmeden, son yıllarda kozmopolit bir “Türkiye Ekonomisinden” söz edilmektedir.

12 Eylül Ekonomisinin, Türk ekonomisine vurduğu, sessiz ama derin yabancı vurgunlardan birisi de bankacılık sektöründe yaşanmaktadır. Türk Ekonomisinin, 24 Ocak Tedbirlerinden önceki yaşamış olduğu sorunların, yeterince dışa açık olmamasından (yani Batılı zengin ülke ve şirketlerin işine gelecek kadar) kaynaklandığı konusunda hemfikir olan yönetim mekanizmasının başında bulunanlar ve bütün ekonomik aktörler tarafından ilgili kamuoyu ikna edildikten sonra, bir yabancı sermaye tutkusu ve propagandası başlamıştır. Küresel güçlerin tetikçiliğini yapan IMF ısrarla, hem Türkiye’de hem de benzer birçok Üçüncü Dünya ülkesindeki merkez bankalarına, ülke parasını korumak için ülke dışına daha fazla sermaye çıkışını önlemek maksadıyla iç faiz oranlarını sürekli olarak yükseltmelerini tavsiye etti.  Yüksek faiz oranlarının olduğu az gelişmiş ülke ekonomilerindeki en sağlıklı işletmelerin bile mevcut güçleri, bu maliyetlerle borçlanmaya yetmemektedir. Dolayısıyla bu yerli işletmeler, çok kısa sürelerde iflas etmenin eşiğine geldiler. Böylece, yerel ve millî paranın değerinin düşmesi ve iflas eden işletmeler listesinin uzaması üzerine millî ekonomi, Batılı çok uluslu şirket ve bankaların, ceplerinde her şeye gücü yeten kalın dolar tomarlarıyla gelen finans “uzmanlarının” emrine amade olur. ABD mali şirketleri, ekonomik ve mali krizlerin hemen ertesinde azgelişmiş ekonomilerdeki cazip varlıkları pazarlık fiyatlarıyla satın alma hamlesine önderlik ederler. ABD ve AB’nin zengin ülkeleri ile çok uluslu şirketlerin en kolayına giden kazanç yolları, az gelişmiş ülkelerde iflas eden işletmelerin ihaleleri ve özelleştirilme satışlarıdır (Hahnel, 2006, 377). Bu bağlamda, 12 Eylül Ekonomisinin başlattığı bir süreç olarak, hesapsız ve ölçüsüz illa da ayarsız “dışa açılma” ve “özelleştirme” edimlerinin soncunda Türk Ekonomisinin yapısal sorunları çözülmemiştir ama bankacılık sektörü ile Borsa’daki dönen paraların çok önemli bir kısmı Batılı yabancı kuruluşların kontrolüne (yani mülkiyetine) girmiştir.

12 Eylül Ekonomisinin, Türk Ekonomisini, millî bir ekonomi ekseninde zaten yaşanmakta olan sapmayı daha büyük bir eksen kaydırmasına uğratan “dışa açılımlarından” biri de, yerli ve millî bir endüstri olmaktan çıkararak, büyük ölçüde katma değeri düşük bir “dışa bağımlı” ekonomi haline getirmesidir. Bu çerçevede, küresel güçlere dâhil olmayan bir ülke olarak Türkiye, küresel üretime katılma veya “dışa açılma” etkinliklerini, fason üretim veya taşeronluk şeklinde yapmaya başlamıştır. Bu yeni “çağdaş üretim şekli”, çoğunlukla zengin ülkelerin ve çok uluslu şirketlere ait ünlü markaların azgelişmiş ülkelerde üretilmesidir. Fason üretimde, ürünün üretimi için fabrika, işgücü, makine, sermaye, hammadde gibi bütün fiziki imkânların yanında, mali,  idari, sosyal ve çevreyle ilgili çok sayıda yükümlülükleri azgelişmiş ülkelerin fason üretim yapan işletmelerine aittir. Gelişmiş ülkelerin küresel ölçekli şirketleri, ağır ve maliyeti yüksek olan kendi ürünlerinin standardını model olarak veriyor, taşeronlaşmış ekonomilerin fason üreticisi az gelişmiş ülke işletmeleri de onları, nihai tüketiciye sunulmaya hazır şekilde yabancı markayı basarak teslim ediyorlar. Görülmektedir ki, gelişmiş ülkeleri az gelişmiş ülkeleri birer taşeron gibi kullanmak suretiyle oluşturdukları şebeke organizasyonlar sayesinde, bu ülkelerin iş adamlar

Diğer Köşe Yazıları

Perşembe Sohbetleri

Konu: Ekim Ayında Başlayacaktır
Konuşmacı:
Tarih:
Saat: 20:00
Yer: Ocak Binamız (Dede Mah.Sivrioğlu Sok. No:2 / Odunpazarı

Sosyal Medya

Gençlik Kolları
Cumartesi Sohbetleri

Konu: Ekim Ayında Başlayacaktır
Konuşmacı:
Tarih:
Saat:
Yer: Sivrioğlu Konağı

Eskişehir

Eskişehir Hava Durumu

Tavsiye Linkler

Gün Olur Asra Bedel Fatih Harbiye Ömer Seyfettin Seçme Hikayeler
Türk Ocakları| Türk Ocakları Tarihçe| Türk Ocakları Kurucuları| Atatürk ve Türk Ocakları| Türk Ocakları Tüzüğü| Türk Ocaklarından Haberler
Copyright @ Eskişehir Türk Ocağı & Türk Ocakları Eskişehir Şubesi & Türk Ocakları Eskişehir Şubesi