ABDURRAHİM KARAKOÇ’DA VATAN

“Dağ ile Sohbet

Beyaz karlı, kara çamlı iri dağ
Heybet nedir, ne değildir? . De hele.
Geceleri yapayalnız kalınca
Uzlet nedir, ne değildir? . De hele.

Hiç başın ağrır mı, yoruldun mu hiç?
Birine küstün mü., darıldın mı hiç?
Sevdin mi, öptün mü, sarıldın mı hiç?
Hasret nedir, ne değildir, de hele.

Neşeyi ne tartar, gamı kim ölçer
Acı söz yarası kaç yılda geçer
Beklemek sancıdır, ayrılık hançer
Gurbet nedir, ne değildir? . De hele.

Düşlerine aldandın mı uykunun?
Kucağında büyüdün mü korkunun?
Taşınması zor mu zillet tokunun?
Dehşet nedir, ne değildir? . De Hele.

Ormanın var, pınarın var, kuşun var
Dört mevsimde bulut saçlı başın var
Bilmem amma bir uzunca yaşın var
Mühlet nedir, ne değildir? . De hele.  
(Suları Islatamadım)”

“Dağlara Deniz Ektim

Uykuları yatağıma bağladım
Geceleri delip çıktım dağlara..
Ormanların kâkülünü taradım
Bulutlardan gömlek diktim dağlara..

Ağaran şafakta gördüm yarını
Tuttum nakış nakış ördüm yarını
Yağmur damlasına sardım yarını
Dalga dalga deniz ektim dağlara..

Kartal kanadıyla biçtim gökleri
Duru pınarlardan içtim gökleri
Ya Allah! . diyerek açtım gökleri
Demet demet ışık döktüm dağlara..

Hayal var ki hakikatten evlâdır
Çile var ki çok nimetten evlâdır
Sabır, şükür her ziynetten evlâdır
Üçüncü gözümle baktım dağlara..
(Akıl Karaya Vurdu)

 

Abdurrahim Karakoç; dağlarla sohbet eden, dağlara deniz eken, ormanların kakülünü tarayan, bulutlara gömlek diken; kısacası vatanın altında ve üstünde ne varsa hepsinin OZANI,  ŞAİRİ, DEDE KORKUT’larından biri idi. O, kalemini, yüreğini, sesini; kaval yapan bir ozandı. Evladına Türk İslam Karakoç, ismini verecek kadar düşmanlardan pervasız, düşüncesinin ve imanının tapusunu evladına bu denli imzalacak yürek ve gönül insanı idi.

 Bir gün sevgili arkadaşım M. Ali Kalkan, oğlum Göker; Abdurrahim Karakoç ağabeyle birlikte Bilecik Bozüyük’ten bir sohbetinden dönüyorduk. Oğlunun isminden dolayı Adalet Bakanlığı sınavlarında nasıl haksızlığa uğradığını anlatmıştı. Sohbetin detayları üçüncü kişileri ilgilendireceği için bu hatıra hep yadımda kalmıştır. Demek bugüne yazmak kısmetmiş. Eğer yanılmıyorsam Türkiye Cumhuriyeti sınırlarında evladına Türklüğü ve İslâmı haykıran böyle ikinci bir isim verebilecek insan görülemez diye düşünüyorum.

“Vur Emri” şiirinde Türk- İslâm mefkûresini hem evladına hem biz kardeşlerine ve genç nesile haykırmıyor mu?

“Vur Emri

Bir haber  dolaşır semada pul pul;
Kılınçlar bilensin akın var Çin’e.
Yiğitler at sürer düşman içine;
Tarihe hükmeden bir ses duyulur:
- Vur! TÜRKLÜK aşkına vur!

Yüklenir bir ülke oymak ve avul,
Sel olur ordular, batıya akar.
Uçar elden-ele bozkurtlu bayraklar.
Emreder bir başbuğ, sade ve vakur:
- Vur! BAYRAK aşkına vur!

Karışır top sesi, nal sesi, davul..
Çağdan çağa çığır açar gemiler.
Bir hâkan atını denize sürer
Ve der ki: “Yıkılsın Bizans’ı koruyan sur, ”
- Vur! FETİH aşkına vur!

Parçalanmak istenir bir ülke, Anadolu’dur:
Şahlanır bir anda bin yıllık hınçlar;
Eser poyraz poyraz eğri kılınçlar,
Kütahya düzünde kelle savrulur...
- Vur! TOPRAK aşkına vur!


Ya... işte tarihin böyledir oğul!
Geçmişten hız alsın geleceğin de..
Göster Türklüğünü tunç bileğinle!
Bu dine, bu ırka ve bu toprağa
Sataşmak isterse herhangi gavur:
- Vur! ALLAH aşkına vur!
(Vur Emri)

 Türk-İslâm Ülküsünün yılmaz savaşcısı Abdrurrahim Karakoç ağabeyimiz, 1932 yılında Kahramanmaraş'ın Elbistan ilçesine bağlı Cela (şimdiki adı Ekinözü) köyünde doğmuştu. Elbistan Belediyesi'nde 1958-1985 yılları arasında muhasebeci olarak çalıştı. Karakoç ağabeyimizin  ilk şiirleri Elbistan'da çıkan Engizek gazetesinde yayınlandı. Aşık tarzı şiirinin büyük ustalarından oldu. Temiz Türkçe ve hece vezniyle aşk, gurbet ve sosyal temalı şiirler kaleme aldı. Türk şiirinde taşlamanın ölümsüz örneklerini verdi. Hicvi en güzel şekilde kullanan şairlerimizdendi. Estetiği her zaman koruyan, şiirlerinde aşka gösterdiği hassasiyet, alaylı mısralarında da korundu.

Mesleğimiz itibari ile de “dohtur beğ” mısraları “meslek ahlâkımızda” şahsıma ve nice arkadaşıma rehber olma hüviyetini korudu:

 “Dohtur bey”

Avrat yeğin sayrı benim karnım aç
Keyf için gelmedik bura doktur bey
Fukara harcından yaz da bir ilaç
Olsun derdimize çare doktur bey

Tama vatandaşık kardaşık tama
Bunca pahıl m’olur adam adama
Geldik ta sabahtan kaldık akşama
Yarına mümkün mü sıra doktur bey

Yedi baş horanta yıkık hanede
Tüm kazancım bini bulmaz senede
Yüz pangunot helal olsun gene de
Ben nereyim beş yüz nere doktur bey

Tek kaşıkla çorba içer dördümüz
Kul başından ırak ola derdimiz
Senden benden asker ister ordumuz
Candan da mı yeğdir para doktor bey

Dert bela tebelleş oydu başıma
Her gece tahsildar girer düşüme
Beni mahcup etme can yoldaşıma
Erkeklik öldü mü bre doktor bey

Büyük oğlan asker öteki çırak
Han için param yok oteli bırak
Mevsim kış yollar sarp köy hayli ırak
Bir değil beş değil yara doktor bey

Memur gelir karşılarsın köşeden
Zengin gelir kırılırsın neşeden
Öte kaçma bizim garip Eşe’den
Bakıp boynundaki kire doktor bey

Hemi Müslümanım insanım hemi
Halimi arzettim darılma emi
İçinde mangır yok gördün kesemi
Bir de ceplerimi ara doktor bey

Daha sayayım mı noksan mı daha
Yalvara yalvara tükendim aha
Bu yüzle mi çıkacaksın Allaha
Vallahi yanarsın nara doktor bey”

Abdurrahim Karakoç ağabeyimiz, emekli olduktan sonra Ankara’ya yerleşerek gazeteciliğe başladı. 1958 yılına kadar yazdığı şiirleri yaktı. Yeni bir sayfa açarak 1965 yılında “Hasan’a Mektuplar” isimli eserindeki şiirlerini yayımladı. Diğer eserlerinden bazılarının isimleri: 
Şiirleri: Hasan'a Mektuplar ve Haberler Bülteni (1967), El Kulakta (1969), Bütün Şiirleri (1973), Vur Emri (1975), Kan Yazısı (1978), Şiirler (1981), Suları Islatamadım (1988), Dosta Doğru (1988), Gökçekimi (1991) Gerdanlık 1  (2000), Gerdanlık2  (2002) Gerdanlık3(2005)Akıl Karaya Vurdu  (2000) Yasaklı Rüyalar(2000)
Yazıları: Düşünce Yazıları (1990), Beşinci Mevsim (1990)

Hasan’a yazdığı mektuplarda memleketin hal-i pür melâlini, insanımızdaki aşınmayı,  kaygılarını, üzüntülerini kah uyararak kah şikayet ederek kahî taşlayarak mektuplardan oluşan bir içtimaî tasvirname kaleme alır. Hasan’a mektuplar veya daha sonra Hasan’dan mektupları okuduğumuzda bir çok sosyal yaraları gösteren hekim titizliğine sahip şairin şiirlerine muhatap oluruz;

Mektup yazdım Hasan'a,
Ha Hasan'a ha sana...
“Hasan'a Mektup-2

Göz değdi köyümün güzellerine, 
Elif, yadellere göçtü be Hasan 
Sevgi size ömür dört kulaç önce, 
Ecel çorbasını içti be Hasan 

Asalet babasız çocuk doğurdu; 
Nazlı Hürriyet'i haydutlar vurdu 
Viraneye döndü TÜRKHAN'ın yurdu, 
Köyün tadı tuzu kaçtı be Hasan 

Adalet felç oldu, yürür değnekle, 
Neşe ne haltetsin soğan ekmekle... 
Gönül delirdi de yol beklemekle, 
İsyan bayrağını açtı be Hasan 

SAADET'in adı Hülya'dır şimdi; 
Hergün birimizi aldatır şimdi 
Umut'lar rüyada, faldadır şimdi 
Unut, eski günler geçti be Hasan 

FAZİLET'i gelin ettik gurbete, 
Kimbilir... belki de gurbetten öte 
Yağlı Servet garaz eder ÜLFET'e 
Ara yere nifak saçar be Hasan 

ZEYNEP bize küskün, İFFET sürgünde; 
Rezalet, felaket yağar her günde... 
Yedi Haslet verem olur bir günde, 
ÜLKÜ kötü yolu seçti be Hasan 

Burada ne düğün ne BAYRAM kaldı... 
En güzel UMUT'lar dalda ham kaldı! 
Korku, hasret, isyan, keder, gam kaldı; 
Binalar temelden uçtu be Hasan 

İşte böyle... Malum ola halimiz; 
Naçar böğrümüze düştü elimiz 
Güven duyduğumuz her güzelimiz, 
Bizlere bir kefen biçti be Hasan.

(Hasan’a mektuplar)”

“Hasan'dan Gelen Mektup (3)

Yüzsüzler bir günde bin iş bitirir
Gidip gidip gelen biz olduk gardaş.
Kurbağalar duysa aklın yitirir
Dövüldükce gülen biz olduk gardaş.

Daha bunlar değil derdin yeğini
Bekçiler yayıldı iman bağını
Ağa çeyiz için etmis düğünü
Beleş davul çalan biz olduk gardaş

Kocamış öküzler boynuz salladı
İnekler habire fırsat kolladı
İtler inat için deve nalladı
Bakıp bakıp ölen biz olduk gardaş.

Kirli kabuk nurlu özü kuruttu
Arpacı tay anasını unuttu
Pınarlar başını zorbalar tuttu
Gene susuz kalan biz olduk gardaş.

Pislikten tutulmaz ibişin ipi
Deli, moda sayar soytarı tipi
Gittikçe çürüyor başağın sapı
Eylemeden bulan biz olduk gardaş.

Dipten bozuk terazinin ayarı
Yağlı leşe konmak karganın kârı
En mühim davaya en kart hıyarı
Vekil edip salan biz olduk gardaş.

Hep 'alın yazısı' dedik; yetmez mi?
Herkesten bir tekme yedik; yetmez mi?
Bir sabıra bunca gedik yetmez mi?
Durdukca bunalan biz olduk gardaş.
(Vur Emri)
O, Vatan toprağında yaşayan her ferdin sesi olmaya çalışır. Gözünün ilişmediği, kulağının duymadığı dertli insan yoktur. Şiirlerinde unuttuğu kimse kalmamıştır:

“Bayramlar Bayram Ola -1

Güneş yükselmeden kuşluk yerine
Bir adam camiden döndü evine
Oturdu sessizce yer minderine

Kızı “Bayram” dedi, yalın ayaklı
Adam “Bayram” dedi, tam ağlamaklı..

Eli öpüldükçe içi burkuldu
Konuşmak istedi, dili tutuldu
Güç belâ ağzından bir “off! ” kurtuldu

Oğlu “Bayram” dedi, sırtı yamalı
Adam “he ya” dedi, gözü kapalı..

Düşündü kış yakın, evde odun yok
Tenekede yağ yok, çuvalda un yok
Yok yoka karışmış; tuz yok, sabun yok

Avrat “Bayram” dedi, eğdi başını
Adam “evet” dedi, sıktı dişini..

Çalışsa ne iş var, ne cepte para
Dağ oldu içinde büyüyen yara
Dikti gözlerini karşı duvara

Takvim “Bayram” dedi, silindi yazı
Adam “öyle” dedi, bağrında sızı..

Döndürse yönünü herhangi dosta
Yaralı, gariban, dul, yetim, hasta
Yıllar, aylar, günler erirken yasta

Yer-gök “Bayram” dedi, ağzını açtı
Adam “Bayram” dedi, evinden kaçtı..

(Suları Islatamadım)”

 Kahramanmaraş'ın Kurtuluş Destanı’nda Büyük Turan Coğrafyasının her yerine selâm ulaştırmaya çalışır:

“Soylu Bir Destan 12 Şubat

Bir güvercin uçar akça kanatlı
Barıştan savaşa selâm götürür.
Yollardan yel gibi geçer bir atlı
Afyon'dan Maraş'a selâm götürür.

Bir On iki Şubat, bir yıldan büyük
Kalmadı çok şükür ne zincir, ne yük
Berit'ten Ilgaz'a bir alageyik
Seker taştan taşa,selâm götürür.

Bir bulut kabarır iki dağ boyu
Yüklenir yağmuru, karı doluyu
Gezer yayla yayla Anadolu'yu
Bir baştan, bir başa selâm götürür.

Uyanır Yörüğü, Lazı, Afşarı
Bir eyler zeybeği, horonu, barı
Aydın ovasının ılık rüzgârı
Efeden dadaşa selâm götürür.

Kırım'da şimşektir çakar bir yıldız
Kars'tan Fergana'ya bakar bir yıldız
Kerkük'ten Tebriz'e akar bir yıldız
Gardaştan gardaşa selâm, götürür.

Bir şehir... köy, oba mahalle, çarşı
Çarpışır düzenli orduya karşı
Ve soylu bir destan kurtuluş marşı
Güneş, kurda kuşa selâm götürür.

(Suları Islatamadım)”

Öyle bir yemin eder ki Türk'ün ve İslâm’ın hakikat ve kahramanlık tarihini bugüne şahit tutar:

“Yemin

Canım sağ oldukça rahmetli babam
Susarsam, hakkını helâl etmesin.
Ak sütün emziren ihtiyar anam,
Susarsam, hakkını helâl etmesin.

Yerindedir daha aklım, iradem
Ve işte yeminim, işte ifadem!
İlk insan, ilk nebi Hazreti Âdem,
Susarsam, hakkını helâl etmesin.

Meylim ne şöhrete, ne saltanata;
Hak için sarıldım ben bu sanata;
Kür-Şad, Bilge Kağan, Oğuzhan Ata,
Susarsam, hakkını helâl etmesin.

Önümde dururken Türklüğün hâli,
Susup da boynuma almam vebali;
Ebubekir, Ömer, Osman ve Ali(r.a)
Susarsam, hakkını helâl etmesin.

Esir iken Kırım, Kerkük, Türkistan,
Bana zindan olur Maraş, Elbistan
İbni Sîna, Dedem Korkut, Alparslan
Susarsam, hakkını helâl etmesin.

İmanda bu fire, zillete bu zam!
Doymuyor yüreğim ne kadar yazsam.
Farabi, Gazali, İmamı Azam,
Susarsam, hakkını helal etmesin.

Nusret versin yeri, göğü yaratan
Çekip çıkartalım akı karadan
Ertuğrul Bey, Osman Gazi, Murat Han,
Susarsam, hakkını helâl etmesin.

Ülküm aşk çölünde Veysel Karani
Ulubatlı Hasan eyler göreni
Fatih, Ak Şemsettin, Molla Gürani
Susarsam, hakkını helâl etmesin.

Bu yol bahadırlar, ermişler yolu;
Kendini davaya vermişler yolu!
Şeyh Mevlana, Derviş Yunus, Köroğlu,
Susarsam, hakkını helâl etmesin.

Türkçe sevdalanan, İslâmca yanan
Adar milletine bir değil bin can
Yavuz Sultan Selim, Barbaros, Sinan
Susarsam, hakkını helâl etmesin.

Uyutulmuş köy, nahiye, ilçe, il
Yüreğimi yetmiş yerden yara bil;
Mehmet Âkif, Osman Batur, Şeyh Şâmil
Susarsam, hakkını helâl etmesin.

Usta savaşçılar, genç mücahitler
İmkanıma hizmetime şahitler
Basbuğ, ülküdaşlar, aziz şehitler,
Susarsam, hakkını helâl etmesin.

İçimde İslâm'ın ince mânâsı
Önümde Türklüğün soylu davası
Of'lu Kör Şakir'in Elif anası,
Susarsam, hakkını helâl etmesin.

Sevdim, milletime gönlümü verdim
Zalimin zulmüne göğsümü gerdim
Kırıkhanlı Kâzım, Niksarlı Nedim,
Susarsam, hakkını helâl etmesin.

Kemal'imiz, Turan'ımız, Hacı'mız
Beraberdir sevincimiz, acımız
Mut'ta davar güden Zeynep bacımız,
Susarsam, hakkını helâl etmesin.

Mühim değil güceneni, küseni
Allah sevmez haksızlığa susanı
Yozgat'ın Yerköy'lü Yetim Hasan'ı,
Susarsam, hakkını helâl etmesin.

Komünist, siyonist, pusudan çıktı
Dinime saldırdı, töremi yıktı
Gönen'li Gülizar, Bünyan'lı Sıtkı,
Susarsam, hakkını helâl etmesin.

Yurdum bir kağıttır ışık beyazı
Üstünde insanlar mukaddes yazı
Genci, ihtiyarı gelini kızı,
Susarsam, hakkını helâl etmesin.

Mazlumlar hakkını almayıp ele,
Günü gün edersem zalimler ile
Evdeşim, öz kızım, öz oğlum bile,
Susarsam, hakkını helâl etmesin.

Allah rızasıdır arzum, emelim!
Bu necip milleti ondan severim
Hazreti Muhammed(S.A.V) gerçek rehberim,
Susarsam, hakkını helal etmesin.

(Kan Yazısı)”

 “Mihriban”ı, Türkiye’de unutulmaz türküler arasında yerini aldı Türkiye’de Mihriban’ı bilmeyen duymayan varmı dır? Hiç sanmam. Mihriban Vatan’ın her yerinde dinlenen bir Türkü oldu. Türkü Vatan oldu.  Kaç faniye böyle bir saadet nasip olabilir? Kendisine bir çok insan gibi “Mihriban”ı bizler de sorduğumuzda çocukluğunda veya gençliğindeki gizli bir sevdayı sızdırmamaya gayret etmişti. Yengemizi kırmamayı, onu incitmemeyi düşünüyordu. Hâtta bu güftesi karşılığında icracılardan hemen hemen maddî bir şey almadığını da ifade etmişti.

Onun mısralarında; “Lâmbamda titreyen alevin üşümesini” duyduk. Alevin üşümesi olur mu demeyelim. O olabileceğini gösterdi:

“Mihriban (Aşk)

Sarı saçlarına deli gönlümü
Bağlamışlar, çözülmüyor Mihriban.
Ayrılıktan zor belleme ölümü
Görmeyince sezilmiyor Mihriban.

'Yâr' deyince, kalem elden düşüyor
Gözlerim görmüyor, aklım şaşıyor
Lâmbamda titreyen alev üşüyor
Aşk, kağıda yazılmıyor Mihriban.

Önce naz, sonra söz ve sonra hile...
Sevilen, seveni düşürür dile
Seneler, asırlar değişse bile
Eski töre bozulmuyor Mihriban.

Tabiplerde ilâç yoktur yarama
Aşk deyince ötesini arama
Her nesnenin bir bitimi var ama
Aşka hudut cizilmiyor Mihriban.

Boşa bağlanmamış bülbül, gülüne
Kar koysan köz olur aşkın külüne...
Şaştım kara bahtın tahammülüne
Taşa çalsam ezilmiyor Mihriban.

Tarife sığmıyor aşkın anlamı
Ancak çeken bilir bu derdi, gamı
Bir kördüğüm baştan sona tamamı...
Çözemedim... Çözülmüyor Mihriban.

(Vur Emri)

“Mihriban 2 Unutursun

“Unutmak kolay mı? ” deme
Unutursun Mihriban’ım.
Oğlun, kızın olsun hele
Unutursun Mihriban’ım.

Zaman erir kelep kelep..
Meyve dalında kalmaz hep.
Unutturur birçok sebep
Unutursun Mihriban’ım.

Yıllar sinene yaslanır
Hâtıraların paslanır.
Bu deli gönlün uslanır...
Unutursun Mihriban’ım.

Süt emerdin gündüz-gece
Unuttun ya, büyüyünce...
Ha işte tıpkı öylece
Unutursun Mihriban’ım.


Gün geçer, azalır sevgi
Değişir her şeyin rengi.
Bugün değil, yarın belki
Unutursun Mihriban’ım.

Düzen böyle bu gemide
Eskiler yiter yenide.
Beni değil, sen seni de
Unutursun Mihriban’ım.
(Vur Emri)”

Satırlarında Koçyiğit Köroğlu’nun gür sesini bugünlere yankılattırdı:

“Köroğlu'na Mektup

Benden selâm olsun Koç Köroğlu’na
Şimdi devir başka, zaman değişti.
Karga konar kır atların beline
Arpa bulunmuyor, saman değişti.

Gayri ne Kenan var, ne Demircoğlu
Tarihe karıştı, Ayvaz’la Hoylu
Herkes Bolu Beyi, her taraf Bolu
Yiğitlik kalmadı, insan değişti.

Sır tutmuyor suya giden testiler
Kılınçları müzelere astılar
Çamlıbel’in çamlarını kestiler
Dağlar çıplak kaldı, orman değişti.

Kale yoktur, ok atılmaz burçlardan
İnsanoğlu yüksek uçar kuşlardan
Boz tavşanlar haraç alır kurtlardan
Erlik başkalaştı, meydan değişti.

Ninnocular çadır kurdu düzlere
“Avare mu” sedef oldu sazlara
Benzerimiz hiç kalmadı sizlere
Caz müziği çıktı, makam değişti.

Kervan geçmez, uçurdular hanları
Hile satar asrın bezirgânları
Banka kurup biriktirdik kanları
Dertler yenilendi, derman değişti.

Günden güne küçülüyor Arzımız
Şimdi ise Aya gitmek arzumuz
Feza elbisesi diker terzimiz
Gökleri fethettik, mekân değişti.

Tat bozuldu, küp kokutur turşular
Haydutlara yatak oldu çarşılar
Şişkin cüzdan bin belâyı karşılar
Boynuzlar gürz oldu, kalkan değişti.

Vur Emri”

Dervişler misali kendini, okurlarını ve satırlarına samimi gözlerle baş eğenleri Hakk’a yürüttü:

“Dosta Doğru 

İçimde uzayan her yol 
Çikar gider dosta dogru 
Menekse, nergis. Itır, gul 
Kokar gider dosta dogru 

Zamanim yogrulur gamla 
Birlesir sabah aksamla 
Ilık kanım damla damla 
Akar gider dosta dogru 

Gel bende gor, sen gel beni 
Durduramaz engel beni 
Gormedigim bir el beni 
Çeker gider dosta dogru 

Beynim fırın, bağrım tandır 
Yanarım hayli zamandır 
Sevgim bir yavru ceylandir 
Şeker gider dosta dogru 

Ne saklarim ne gizlerim 
Yalnizca onu ozlerim 
Tabutta bile gozlerim 
Bakar gider dosta dogru

(Dosta Doğru)

O’nunla adeta, Abdülkadir Geylani’lerin, Yunus Emre’lerin zikr-î cehrilerini ve zikr-î hafîlerini de şiirlerinde terennüm ettik:

“Zikrullah

Sular aşka gelir, çoşar HAK diye
Başın taşa vurur vurur HÛ çeker.
Rüzgâr dağdan dağa koşar HAK diye
Arada bir durur durur HÛ çeker.

Otlar bile HAK diyerek bitermiş
Yağmur HAK’tan gelir, HAK’ka gidermiş
HAK âşığı âmâ gözlü bir derviş
HAK yolunda yürür yürür HÛ çeker.

Ağaç dal dal, HAK’ka açar kucağı
Acı vermez HAK emrinin bıçağı
Gökte güneş HAK’kın sönmez ocağı
Dağdaki kar erir erir HÛ çeker

Gök güvercin HAK der uçar seherde
Balık suda HAK’kı içer seherde
Kırmızı gül HAK der açar seherde

Kokusunu verir verir HÛ çeker.

HAK’kın yolcuları HAK’ta buluşur
Varlık zerre, zerre HAK’kı bölüşür
Kalp bedende HAK HAK diye çalışır
Kan damara varır varır HÛ çeker.

Hak mührü var ceylanların gözünde
Hak yazılı kâinatın yüzünde
HAK Resul-ü Muhammed (S.A.) ’in izinde
Gönül HAK’kı görür görür HÛ çeker.
(Suları Islatamadım)”

Söz Abdurrahim Karakoç’dan açıldımı nihayete ermez şüphesiz. Lâkin sözü hitamına erdirip, ER KİŞİYİ Fatihalarla Dosta uğurlamak da gerekir. Onun gibi Er Onun gibi Ağabey olanlara ne mutlu. Satırlarımı Aziz Kardeşim M. Ali Kalkan’ın gözünden, yüreğinden, kaleminden damlayan mısraları ile noktalayacağım;

“Abdurrahim Karakoç Ağabey'e,

"Her şiir şairin aşk denizidir,"

"Mektup derken şiir oldu" Ağabey,

"Her mısra şairin parmak izidir,"

Kalem yazdı,sayfa doldu Ağabey.

 

Sırt çevirdin şer görende pusana,

Yüz vermedin haksızlığa susana,

Mektup yazdın "Ha Hasan'a Ha Sana,"

Zaman seni haklı kıldı Ağabey...

 

Aynaların ötesinde gerçekler,

Düşünceler Beşinci Mevsim bekler,

Savalan Dağı'nda açan çiçekler,

Boyun büktü,tezce soldu Ağabey...

 

Yutkunanlar sessiz döker yaşları,

Ötelere kanat vurur kuşları,

Gönlümüze sürgün hudut taşları,

Islanan sulara daldı Ağabey...

 

Ölen ölür elbet,aşık yaşıyor,

Kandil kandil nice sevgi taşıyor,

"Lambada titreyen alev üşüyor,"

Yer gizledi,ecel aldı Ağabey...

 

Geleni yok yollar belenir gama,

O'ndan geldik,dönüş O'na amenna,

İnanmışa düğün günü hak amma,

Mihriban'lar öksüz kaldı Ağabey...”

 Kaynaklar:

Abdurrahim Karakoç.: Suları Islatamadım Ocak Yayınları Ankara1988

Abdurrahim Karakoç.: Hasan’a Mektuplar. Fedai Dergisi Yayınları1965

Abdurrahim Karakoç.: Vur Emri Töre Devlet Yayınları Ankara1975

Abdurrahim Karakoç.:Akıl Karaya Vurdu. Alperen Yayınları.  Ankara.2000.

Abdurrahim Karakoç.: Dosta Doğru. Alperen Yayınları.  Ankara.2000.

Abdurrahim Karakoç.: Kan Yazısı Töre Devlet Yayınevi Ankara.1981

8.Haziran.2012

Hilmi Özden

 

 

Diğer Köşe Yazıları

Perşembe Sohbetleri

Konu: ''Türk Düşüncesinden Portreler
Konuşmacı: Doç.Dr.Leven BAYRAKTAR
Tarih: 16 Ekşm 2014
Saat: 20:00
Yer: Ayvaz Gökdemir Toplantı Salonu

Sosyal Medya

Gençlik Kolları
Cumartesi Sohbetleri

Konu: EKİM AYINDA BAŞLAYACAKTIR
Konuşmacı:
Tarih:
Saat: 14:00
Yer: Ayvaz Gökdemir Toplantı Salonu

Eskişehir

Eskişehir Hava Durumu

Tavsiye Linkler

Gün Olur Asra Bedel Fatih Harbiye Ömer Seyfettin Seçme Hikayeler
Türk Ocakları| Türk Ocakları Tarihçe| Türk Ocakları Kurucuları| Atatürk ve Türk Ocakları| Türk Ocakları Tüzüğü| Türk Ocaklarından Haberler
Copyright @ Eskişehir Türk Ocağı & Türk Ocakları Eskişehir Şubesi & Türk Ocakları Eskişehir Şubesi