Bosna’daki Vatan (3)

  

“O halde geçici dünya hayatını, ebedî ahiret hayatı karşılığında satacak olanlar, Allah yolunda savaşsınlar. Her kim Allah yolunda savaşır da öldürülür veya galip gelirse, her iki durumda da biz ona yarın pek büyük bir mükafat vereceğiz.” (Kur’an:  4:74 )

Kelimelerimiz, yirminci yüzyılda Boşnakların uğradıkları katliamları, anlatmakta yetersiz kalmaktadır. Katliamlar, Türklerin ve Müslümanların kaderi imiş gibi, asırlardır peşimizi bırakmıyor. Düşman mert değil, daima namert davranıyor. Çocuklara, yaşlılara, kızlara kadınlara silahsızlara vahşetleri söküyor. İnsanlık bu vahşeti Bosna’da da gördü. Bu utanç verici acıları anlatmak sizlerle paylaşmak istemiyordum. Çünkü kalem utanıyor, kağıt utanıyor, söz utanıyor, harf utanıyor. Yazmak istemiyordum. Fakat Aliya İzzetbegoviç’in şu sözü şehitlerle beraber unutturursanız haklarımızı sizlere helal etmeyiz diyor: “Savaşta büyük zulme uğradınız. zalimleri affedip affetmemekte serbestsiniz. ne yaparsanız yapın, ama soykırımı unutmayın. Çünkü unutulan soykırım tekrarlanır.” Balkanlar, Çeçenya, Doğu Türkistan, Kerkük, Musul, Telefar, Kuzey Afrika, Orta ve uzak doğu ve nice Türk ve İslam Vatanı yandılar, yanıyorlar ve haykırıyorlar: “Elinizden bir şey gelmedi bari acılarımızı unutturmayın, ibret alın, ibret alın ki, bizim başımıza gelenler sizlerin başınıza gelmesin” diyorlar.
Bosna’da Mustafa beyle beraber tüm boş zamanlarımızda “Evlad-ı Fatihan”dan yadigarı eserleri, beldeleri görmek, camilerinde alnımızı mahçup ve mahzun secde’ye vardırmak istiyoruz. Hepsi olamasa da Türk’ün Balkanlarda mührü olmuş tarihi yerleri ziyaret edeceğiz. Mostar’a doğru yola çıktığımızda gönlümüz özellikle hilâl şekilli, Esma-ül Hüsna’ya izafen 99 taş basamaklı Taşköprü’ye (Mostar köprüsü) gitmeyi arzuluyoruz.
Neretvena nehrinin yanında ilerleyen otobüsümüzle inanılmaz tabiî güzellikleri temaşa ederek Mostara ulaştık. Otobüsümüz bizi Mostar garajına bıraktığında Saraybosna’dan farklı olmayan görüntüler, delik deşik binalar burada da mevcutlar. Türkiye tarafından yeniden tamir edilen Mostar köprüsüne nisbet edercesine; Hırvatlar ve Sırplar , savaştan sonra, kilometrelerce uzaktan görülebilecek büyükçe bir haç’ı en yüksek tepeye dikmişler. Bir inci gerdan güzelliğindeki Mostar yıkıldıktan sonra tamirinde özellikle Macar bir firmada görev yapmış. Mostar Köprüsü’nün Neretvena nehrine gömülen taşlarını bu Macar firma çıkarmış. Burada bir parantez açmakta fayda görüyorum: son yüzyılın verilerine ve Macar Turancılık faaliyetlerine göre muhtemelen; asırlarca Osmanlı Türklerini Avrupa’da uğraştırmış ve ilerlemesini durdurmuş bu Turan halkı gelecekte Turan jeopolitiğine ve birlikteliğine katkıda bulunacaklardır. Kendileri gibi Turan halklarından olan Boşnakların acısını, yarasını tamirde görev almaları da çok tabiîdir. Bu konuda aziz dostum bilim adamı Türkolog Erol Cihangir beyin “Turàn” * dergisi bir çok Macar, Fin ve Türk düşünürle birlikte ilmî anlamda öncülük etmektedir.
Mostar’ın Müslümanlar için hayat kaynağını bilen Hırvatlar ve Sırplar elbirliği ile Osmanlı emanetini yok etmek istemişler. Sadece Taşköprü mü? Camiler, evler, medreseler ve her şey. Osmanlıya ait ne varsa, Türk’e ait ne varsa. Köprüye doğru yürürken yine savaş sonrası tamir görmüş Mostar ve Hersek Baş camisi Karagöz Mehmet Bey Camii’nin (1557) yanına savaştaki yıkık fotoğrafını koymuşlar. Bakınca Hırvat ve Sırpların Tarihî Türk eserlerine de düşmanlığını anlıyorsunuz. Yavaş yavaş Mostar köprüsüne varırken Anadolu’muzdaki dar çarşı sokaklarına benzeyen yolda yürürken sağda Türkiye Konsolosluğunu görüyorsunuz. Bu bina bana neyi hatırlatdı: “Altan Araslı” bey’in “Mostar Köprüsü”isimli eserini. Özellikle okumanızı tavsiye ederim. Tüyleriniz diken diken olmadan, yüreğiniz sıkışmadan okuyamazsınız. Ama katlanmak zorundayız. Gerçekleri görmeyim, okumayım, ,işitmeyim deme hakkına sahip miyiz?
O esere “Türkiye Ataşesi”nin başından geçmiş ve işittiklerinden oluşturulmuş belgesel bir roman diyebiliriz. O eserden buraya aktardığım, yüreklerin kaldıramayacağı gerçeklerden bazılarını aşağıda okuyacağız:
Küllenmeyen düşmanlık
Tarih, 9 Mayıs 1993, saat gecenin ikisi. Hırvatların denetimindeki Batı Mostar'ın en seçkin semti Rondo'da, Zoran, Arminlerin kapısını postalıyla iki darbede kırdı, arkadaşlarıyla içeri daldılar.
İçerdekiler neye uğradıklarını şaşırmışlar, korkuyla yataklarından fırlamışlardı.
Davetsiz misafirler, tüm ışıkları yakıp, ne varsa rasgele tekmelemeye başladılar. Uyku sersemi ev sakinleri, şaşkın şaşkın, artık Ustaşa adını almış komando giysili (Hırvat) militanlara baktılar. Hepsi de o mahallenin çocuklarıydı. O, her gün karşılaştıktan, munis, dost bakışlı gözler gitmiş, yerine yedi kuşak düşman insanların nefret dolu gözleri gelmişti. Bu ani değişmenin sebebi neydi?
Ortada, savunmasız bir aile ile her türlü kötülüğü yapmaya adeta yeminli kapı bir komşuları insanlar vardı.
Aynı apartmanı, aynı sokağı, aynı kafeyi ve aynı okulları paylaşmış olanlar sanki onlar değildi.
Zoran kükredi:
"Ey adi köpekler, pis sülükler, Balyalar! (Bosna-Hersek'te kızgınlık ve kavga esnasında Boşnaklara söylenen aşağılayıcı lâkap) Sizler, efendiydiniz, sizler, ağa, paşa soyundan ge-liyordunuz ha! Sizler, konaklarda, köşklerde büyümüş, paşazade, serdarzade, dizdarzade idiniz ha!
Hep tiksindim bu kelimelerden. Bizler, cahildik, taşralıydık, köylüydük ha! Hep oynamak için yanınıza geldiğimizde omuz silkip, dağlı ne olacak diye burun kıvırırdınız ha! Şimdi göreceksiniz gününüzü.
Hani, o, dünyalara sığdıramadığınız Osmanlı! Nerdeler, koruyucunuz Türkler? Nerdeler! Bizi, tüm Avrupa'yı “Türkler geliyor!” diye korkuturdunuz ha!
Babalarımız da bu sözlerle büyümüştü, bizler de! Bilmez miydiniz, kovulalı yüz yıl geçtiğini. Görelim bakalım, sesinizi kimlere duyuracaksınız, feryadınıza kimler kulak verip, koşacak? Yıllardır bugünü bekledik. İşte intikam saati geldi, çattı. Şimdi hizmetkâr siz, efendi biz olacağız."
Hepsi de hain bakışlarla, gözlerini, savunmasız aileye dikmiş, avına atılmaya hazır sırtlanlar gibi karşılarında duruyorlardı.
Armin, bu komşu çocuğuna hayretle bakıyordu. İçinden de "Allah, Allah, daha üç beş saat önce selâmlaştığı, hal-hatır sorduğu bu insan mıydı? Yoksa, yoksa bir kabus mu görüyordu. Acaba bu duydukları, gördükleri kötü bir rüya mıydı?
Gerçekse, bu ne biçim bir maskeydi ki, hakiki yüzleriyle hiç ayırt edilememiş, hiç farkedilememişti. "Vay be!" diye iç geçirdi.
Kaderine, olacaklara razı başını önüne eğdi. Eşine, çocuklarına göz ucuyla baktı. Üzerine defalarca kaynar sular boşaldı.
Nasıl bir gaflet içindeymişler, yeni anlayabildi, yeni ayılabildi. Acıydı, çok acıydı. Ama, gerçek buydu.
Zoran, Armin'den, karısının ziynetlerini istedi. Zaten aklı hep onlardaydı. Cazgır karısı, her yatağa uzandığında kıskançlık, haset dolu sözlerle bu takılardan söz eder, kafasını beller, kendisini iğneler, alamadığı için yerin dibine batırır batırır çıkarırdı. Kaç kez lanet okumuştu, küpesine de, yüzüğüne de, takısına da.
Armin, sessizce aralarından süzülüp, eşinin neyi var, nesi yok avuçlayıp getirdi. Uzatıp verirken de yüreği cız etti.
Şimdi hepsi Zoran'ın ellerindeydi. Tümünü, karısının önüne fırlatıp, al al, gözün doysun demek için can atıyordu. Tamamını ceplerine doldurdu. Bu evin ganimeti onundu. Diğer daireleri de sıraya koymuşlardı.
Ante, evi şöyle bir gezdi, beğendi. “Tamam burası benim yeni evim.” dedi. Zoran, olumlu anlamda başını salladı.
Armin'in kanı bir kez daha çekildi. Bir anda sıfır olmuşlardı. Hepsini, yatak kıyafetleriyle evlerinden kapı dışarı ettiler. Yeni bir baskın için de üst kata çıktılar. Daireyi, Ante'ye bıraktılar (s.47-49).”
Mostar’da Boşnaklar iç harbin başlangıcında Hırvatlara güvendiler. Sırplara karşı birlikte mücadele edeceklerini sandılar. Hatta silahlarını ve komutalarını onların kontrolüne verdiler. Fakat Hırvatların ihanetini katliamlarını gördüler. Onlarında tavırları Sırplardan farklı değildi.
“Hırvatlar Gerçek Yüzlerini Gösteriyorlar
Boşnaklar, Hırvatların gerçekleştirdikleri ani “topyekün baskın”ı alçaklık ve arkadan vurma olarak ifadelendirdiler. O saatten sonra neye yarardı bu ithamlar !
Bir Hırvat, Boşnak komşusunun yirmi üç yaşındaki oğlunu baltayla parça parça doğrayıp, naylon torbaya koyarak, apartmanın girişine bırakacak kadar gaddarlaşıyordu. Bu vahşeti, babalarının, kocalarının, ağabeylerinin gözleri önünde kadınlara, kızlara yapılan toplu tecavüzler izliyordu...(s.77)”
“İçkencenin Binbir Türlüsü
Boşnaklar, iç savaşta, birbirinden feci, birbirinden katlanılmaz, birbirinden ıstırap verici, artık insan içine çıkamayacak kadar utandırıcı, ömür boyu hafızalarından söküp atamayacakları sahneleri bizzat yaşadılar, bizzat tanığı oldular veya bizzat ilk ağızdan dinlediler.
Peki, aradan geçen bunca yıla rağmen yaşama gücünü nerden bulacaklar? Topluma ve hayata nasıl ısınacaklar, çektiklerinin veya tattıklarının etkilerinden nasıl ve hangi yöntemlerle kurtarılacaklar. Bu soruların yanıtını hâlâ veren veya bulan çıkmadı. Ta ki, belki de rövanşa kadar çıkmayacak.
Kovuldukları Poçitel'de, kovuldukları Stolac'da, o kadınlar, o çocuklar, ellerinden alınan evlerine tekrar girebilmek için nasıl çığlık ata ata yırtınıyorlardı! Tekme-tokat dışarı atıldıkça, nasıl tekrar bir daha girebilmek için saldırıyorlardı!
Tüm bu yaşananlarla birlikte Bosna-Hersek'te hiç kimsenin beklemediği, düşünemediği bir mucize gerçekleşti: Silik kalmış, sinmiş bir Müslüman topluluğu varlığını duyurdu, bu topraklarda tarih ve kültür birikimimizle biz de varız dediler. Ama, ne pahasına! Ne bedel karşılığı! Mostar ve yöresinde yaşananlardan verdiğimiz örnekler, bu akıl almaz hıncın, kinin korkunç boyutları net biçimde ortaya serecektir:
“Daha önce bir kez olsun sürtüşüp kavga etmediğimiz komşularımız ilkin babamın boğazını kesip, annemin ve ablamın üzerine benzin döküp yaktılar. O anları yaşadım. Her gün gözlerimin önündeler. Geceleri ve gündüzleri uyuyamıyorum. Buna yaşamak deniliyorsa yaşıyorum işte.”
“Etrafı dikenli tel örgülü bir alana kapatılmıştık. Karşımızda çitlerle çevrili bir meydancığa da bir sürü çoban köpeği koymuşlardı. Hayvanlara ne su, ne yiyecek veriyorlardı. Gece-gündüz bize baka baka çıkarttıkları azgın hırıltıları dinliyorduk. Açlıktan kudurma derecesine gelmişlerdi. Birbirlerine saldırıyorlar, birbirlerini parçalıyorlardı.
Eski komşularımız, şimdiki düşmanlarımız ne düşünüyorlar, ne yapmak istiyorlar, anlayamıyorduk. Yoksa yoksa diyorduk! Korktuğumuz başımıza geldi. Hepsini üzerimize saldılar. Karşı koymaya gücümüz, mecalimiz yoktu. Hemen hemen tamamımıza yakınını parçaladılar. Kan gördükçe de vahşileştiler. Sırplar, kahkahalar atarak, hayvanları ucu sivri çubuklarla dürtüp dürtüp kışkırtıyorlardı. Benim vücudum bu korkunç saldırıda yarım kaldı. Bu yarım vücutla, ölüden farksız yaşıyorum.”
“Konu komşumuzu, hepimizi bir meydanda topladılar. Önce bıçaklarla göğsümüze haç çizdiler. Ağzımıza hortumla benzin doldurdular. Sonra benzinli fitilleri dişlerimizin arasına sıkıştırıp, ateşlediler. Benim boyum kısa olduğu için aradan sıyrılıp, bir yana sindim. Zavallılar arka arkaya infilâk ettiler. Bunları yapan alçaklar, kahkahalarla seyrederlerken "ne yaratıcı milletiz, molotof insan yaptık.” diye övünüyorlardı.”
Katlanılmaz, birbirinden ıstırap verici, artık insan içine çıkamayacak kadar utandırıcı, ömür boyu hafızalarından söküp atamayacakları sahneleri bizzat yaşadılar, bizzat tanığı oldular veya bizzat ilk ağızdan dinlediler.
Peki, aradan geçen bunca yıla rağmen yaşama gücünü nerden bulacaklar? Topluma ve hayata nasıl ısınacaklar, çektiklerinin veya tattıklarının etkilerinden nasıl ve hangi yöntemlerle kurtarılacaklar. Bu soruların yanıtını hâlâ veren veya bulan çıkmadı. Ta ki, belki de rövanşa kadar çıkmayacak.
Kovuldukları Poçitel'de, kovuldukları Stolac'da, o kadınlar, o çocuklar, ellerinden alınan evlerine tekrar girebilmek için nasıl çığlık ata ata yırtınıyorlardı! Tekme-tokat dışarı atıldıkça, nasıl tekrar bir daha girebilmek için saldırıyorlardı!
“Çocuklarımızı rehin alıyorlar, mallarımızı-mülklerimizi bağışladığımıza dair belge imzalattırdıktan sonra serbest bırakıyorlardı. Gürbüz olanları, organ mafyalarına pazarlıkla satıyorlardı.”
“Tıpkı inek, koyun gibi kamyonlara dolduruyorlar, üç günlük zorunlu işkence seyahati yaptırıyorlardı. Hep üstüsteydik. Tıkış-tıkış. Kımıldamak ne mümkün! Bastığımız yeri görmek olanaksızdı. Hem de aç-susuz. Oturmak istersen, oturamazsın, sağına, soluna dönmek istersen, dönemezsin. Tuvaletin gelince yapmak, en büyük azap.
Bir de şarabı kafaya diktikçe keyif atışı yapıyorlardı ki, o hepsinden beterdi. Kime isabet ederse, canımı al diye Allah'a yalvarıyordu. Çektiği acı dahi işkence. Ölse de rahatça ölemiyor, arada kan revan içinde ayakta kalıyordu. O halde kamyondan atamazsın. Öylesine bir azap. Allah, düşmanıma tattırmasın. Benim gibi hayatta kalabilenler cinnet geçirdi.”
“Körpe körpe yavruları çimento makinelerinin içine atıyorlardı. Analarını-babalarını da seyretmeleri için zorluyorlardı. Akıl almaz bir sadistlikti. Köy öğretmenimizi bağlayıp, gözü önünde kızına ölene kadar tecavüz ettiler. Adamcağıza, yavrusunun tecavüzden perişan cansız bedenine zorla baktırdılar. O acıyı sindire sindire çektirdikten sonra bir halıya sarıp,sarmalayıp benzin döküp yaktılar.”
“Bir işkence türü de cinsel organları vince bağlayıp yukarı çekmekti. Her iki elin ikişer parmağını kesip, geriye üç parmak bırakıyorlardı. Elleri açıp üç parmağını göstermek Sırpların zafer işaretiydi.”
“Aç-susuz bırakılan yüzlerce Boşnak, kızgın güneşin altında dikenli teller ardında tutuluyorlardı. Herkes bitap düşmüş vaziyette otururken, birden içeri bir kuru ekmek parçası fırlatıyorlardı. O anda biri kapıveriyordu. Diğerleri fark edince üzerine atılıyorlar, derken aralarında müthiş bir boğuşma başlıyordu. Sonra da her biri yorgun, bitkin, eli yüzü tırmık içerisinde bir kenara yığılıyordu. Telin arkasından bu manzaraları seyreden zalimler, pür neşe eğleniyorlardı.”
“Bir Müslüman hanıma, Kuran'ı Kerim üzerine tuvalet yaptırmaya zorladılar. Rahmine tabanca ve şişe soktular.”
“Kadınlara, kızlara tecavüz ederlerken bundan böyle Balya (Boşnakları küçültücü tabir) doğuramayacaksın diye alay ediyorlardı. Tecavüzler, on iki yaşlarından, yedi-sekiz yaşlarına kadar inmişti. Tecavüzleri, halkın toplanabileceği meydancıklarda kasten gözler önünde yapıyorlardı. Özellikle seyirciler, tecavüz edileceklerin, tanıdıklarından, yakınlarından seçiliyordu. Bu şekilde onları rezil edip, toplum önünde küçültmeyi amaçlıyorlardı.
Maalesef tüm bunlar, Mostar ve çevresinde yaşandı. Yürekleri dağladı. Bosna-Hersekli Müslümanlara reva görülenler karşısında büyük tepkiler doğdu. Bu eza-cefaya isyan eden Müslüman ülkelerdeki gençler, Bosna yollarına düştüler. Birer ikişer meşakkatli yolları aşa aşa Boşnak mücahitlere katıldılar. Dağ-tepe mevzi mevzi direnişe geçtiler.
Boşnaklar, bir kod adıyla yetinen, yatağı, yorganı gökyüzü ve toprak olan bu gençlerin gönül zenginliklerine imrendiler. Bu ellere, koşa koşa, gönüllü gelip, şehitliklerde kendilerine yer açan, Abu Şamilleri, Abdul Metinleri, Abu Tarıkları, Anadolumuzun Ahmetlerini, Mehmetlerini, Mustafalarını tanıdılar, gözlerinin içleri güle güle ölüme giden o gençleri kendilerinden bildiler...”
Ateşe Tolga beyin hatırlarının şu sayfaları da hüzünlü bir şekilde, Türk Milletinin cömertliğini, cesaretini ve yiğitliğini anlatıyordu:
“Görevimiz gereği yolumuz sıkça Saraybosna havaalanına düşerdi. Türkiye’mizden gelen yolcuları dikkatlice izlerdim. Silik adımlarla yürüyen, suskun, bir an önce gideceği yere ulaşmak için telâşlı, o bizim insanımızı tanır, gözlerimle takip ederdim. Soramazdım, neden, niçin, niye bu yarı harabe beldelere taşındıklarını.
Çünkü bilirdim, hem de çok iyi bilirdim, neden, niçin, kim bilir nerelerden, ne kadar borçlanarak buralara geldiklerini...
Şu eşarbını, başörtüsünü sıkı sıkı sarıp sarmalamış, gözleri yerde yürüyen hanımcağız, şu kasketli, dik yürüyen, yüreği bir kaya kadar dirençli adamcağız benim insanım. İşte, ne fedakârlıklarla bir araya getirdikleri yol parasını bir çırpıda uçak biletlerine verivermişler.
Kim bilir hangi şehitlikteki evlâdını kucaklamak için, onun manevi varlığına dokunabilmek için, onunla bir arada olacağı bir damlacık mutluluğu tatmak için, yaban ellerde bir nebze yalnız bırakmamak için . Toprağa sinen vücudunun kokusunu hissedebilmek için.
Onları seyrederken, gözlerim dolar, bu soylu, bu evlâdına o asil duyguyu aşılayan insanların, benim toprağımın insanları oldukları için haklı bir gurur duyardım.
Onlar, bir an görünürler, bir anda da kaybolurlardı. Durakları mutlaka, Travnik'ten, Mostar'a uzanan yollar boyundaki şehitliklerdir. Ne otel, ne han, ne misafir kalacakları bir yerdir. İlk durakları, tepelerinde, doğuya bakan ay-yıldızımızın kurulduğu kabir taşlarının bulunduğu mezarlıklardır.
Onların, acıya karşı koyuşlarındaki sabırlarını, yüreklerini kor halinde kavuran yüce takdire karşı inanç aşklarını gözlerinden okurdum. İçimde gitgide büyüyüp, katlanan, coşan sevgi seliyle bakardım, bakardım o güzel insanlara.
Tüm Boşnaklar eminim ki, bu toprakların kıymetini mutlaka bileceklerdir. Bu toprakları, kimlerin kanı pahasına kazandıklarını da hiç akıllarından çıkartmayacaklardır.
Mostar'da sokak sokak gezerek, civar köy ve kasabaları dolaşarak derlediğim notlarımın en can alıcı, savaşın arta kalan izleri bunlar işte...(s.90-95)”
Kitaptaki Türkiye Ataşe’si Tolga beyin anılarından sizinle paylaştığım sadece birkaç satır bunlar. Eserde, Ataşe’nin özel mahrem anıları hariç bilmemiz gereken daha çok tarihî ve kültürel zenginlikler de var..
Mustafa beyle birlikte hava güneşli olduğu için, başımızı muhafaza etsin diye, Mostar çarşısından üstünde küçük hilâl işlemeleri olan takkeleri aldık ve başımıza koyduk. Karşımızdan da üstündeki gömlekte, Haçlı seferlerindeki haçlı askerlerin vücut üst kısımlarındaki giysilerindeki gibi büyük bir haç resmi bulunan hayli iri ve orta yaşlı biri geliyordu. Mustafa ile birbirimize ve sonra adama baktık. Savaş sırasında biz burada olsaydık ve bu tiplere karşı savaşmak zorunda kalsaydık aramızda neler geçerdi diye konuştuk.
Bu arada Bosna-Hersek eyaletlerinin arasındaki Konjic’te şehit düşmüş Kanadalı bir Türk delikanlısı Cem’in destanını hatırladım. Konjic, Saraybosna-Mostar yolu arasında stratejik bir mevki. Kanada’da çocuğunu ve eşini bırakıp burada yiğitçe Boşnak Müslümanlarla omuz omuza Hırvat ve Sırplara karşı savaşmıştı. Hukuk son sınıf öğrencisi idi. İstikbalini, hayatını zulüm karşısında mertliğe, adalete hediye verdi. Allah yolunda hicret edip de sonra öldürülmüş veya ölmüş olanlara gelince, elbette Allah, onları güzel bir rızıkla rızıklandıracaktır. Çünkü Allah rızık verenlerin en hayırlısıdır.” (Kur’an: 22:58) “Eğer Allah yolunda öldürülür veya ölürseniz, Allah'ın bağışlaması ve rahmeti, (sizin için) onların topladıkları (dünyalıkları)ndan daha hayırlıdır.” (Kur’an: 3:157 ) Allah yolunda öldürülenleri sakın ölüler sanma. Bilakis onlar diridirler, Rab'leri katında rızıklanmaktadırlar.” (Kur’an:  3:169 )

Kaynak:

1-Altan Araslı. Mostar Köprüsü. Akçağ. 1. Baskı. Ankara 2004.

*“Turàn” dergisi İlim ve Medeniyet dergisi. Doğu Araştırmaları Merkezi.  Web: www.turanjeopolitigi.com
www.dogukutuphanesi.com

Hilmi Özden

27. Ekim. 2012

Diğer Köşe Yazıları

Perşembe Sohbetleri

Konu: Rus İhtilallerinden Sonra Türkiye-Kafkasya İlişkileri ve Türkiye’nin Kafkasya Politikası
Konuşmacı: Prof. Dr. Enis Şahin
Tarih: 3 Ocak 2018
Saat: 20:00
Yer: Türk Ocağı Binası

Sosyal Medya

Gençlik Kolları
Cumartesi Sohbetleri

Konu: Türk Birliğine Giden Altın Yol: Dil Birliği
Konuşmacı: Metehan Kaygı
Tarih: 11.12.2018
Saat: 20.00
Yer: Türk Ocağı Binası

Eskişehir

Eskişehir Hava Durumu

Tavsiye Linkler

Gün Olur Asra Bedel Fatih Harbiye Türkçülüğün Tarihi Ömer Seyfettin Seçme Hikayeler
Türk Ocakları| Türk Ocakları Tarihçe| Türk Ocakları Kurucuları| Atatürk ve Türk Ocakları| Türk Ocakları Tüzüğü| Türk Ocaklarından Haberler
Copyright @ Eskişehir Türk Ocağı & Türk Ocakları Eskişehir Şubesi & Türk Ocakları Eskişehir Şubesi