ÇAĞDAŞ YÖNETİMİN İKİ YÜZÜ VE YÖNETİCİ İKİYÜZLÜLÜĞÜ

                  Yönetim faaliyetlerinin temel amacı, esas itibarıyla insanlar aracılığıyla “iş gördürmek” veya “iş yaptırmak” olgusudur. Bu çerçevede, örgüt amaçlarıyla ilgili olarak kurgulanmış olan her türlü örgüt yapısına yerleştirilmiş olan insanların, kendilerine verilmiş olan her türlü araç ve gerecin yanında, ayrıca iş ve görevlerini gereği gibi yerlerine getirebilmeleri için uygun şartlarda “otorite” yani “yetki ve sorumluluk” ile donatılmış olmaları da gerekmektedir. Bu durumda, her düzeydeki örgütsel yapının,  yukarıdan aşağıya doğru ilk harekete geçişinin ve daha sonraki işleyişinin  motor gücü  “yönetim otoritesidir”. Otorite, genel olarak bir güç ve iktidar kullanımıdır. Bu anlamda otorite, sahip olunan çeşitli kaynakları kullanmak suretiyle başka insanların davranışlarını belirleme, yönlendirme, hızlandırma, yavaşlatma veya durdurma gibi çok farklı etkileme imkanlarını temsil eden potansiyel bir güçtür. Yönetim otoritesi ise her düzeydeki ve her çeşit örgütlenmenin başında bulunan kişi ya da grubun, elinde bulunan güç ve iktidar kaynakları aracılığıyla başka insanlara iş gördürme ve iş yaptırma etkinliğidir.

           

           “Yönetici” ve “yönetilen” arasındaki ilişkilerde, kavramsal olarak karşılıklı bir anlayış ve uzlaşmanın kolay olacağı zannedilse de, tarafların gerçek hayattaki karşılaşmaları ve fiilen iç içe yaşamaları birçok ciddi sorunu ortaya çıkarmaktadır. Bu sorunların başında, bu işbirliği sistemindeki “yönetici” ve “yönetilen” arasındaki ilişkileri tayin eden otoriteye ne derecede “rıza” gösterileceği konusu gelmektedir. Çünkü, otorite, bir emir-komuta yetkisini ve gücünü ifade eder ve herhangi bir grup ya da topluluğu oluşturan kişiler arasında emir-komuta ilişkisi, hiyerarşik ilişkiler doğurarak psikososyal bir farklılaşmaya sebep olur. Bu farklılaşmada, özellikle “yönetilen” olmak pek arzu edilir bir şey değildir;  zira, belirli bir otoritenin veya emir-komutanın altına girmek, başka birinin etkisi ve nüfuzu altına girmek demektir. Bu anlamda, bir kişinin belirli bir otoriteyi veya emir-komutayı benimseme konusundaki yetenek ve yatkınlığı, onun “kabul alanını” yani otoriteye “rıza gösterme” derecesini gösterir. Mevcut otoriteyi kabul etme veya rıza gösterme davranışının, kişiden kişiye, gruptan gruba, kültürden kültüre ve hatta aynı kişi, aynı grup, aynı sınıf, aynı kültür için durum ve zamana göre değişiklik göstermesi beklenir (Tosun, 1978, 186). Yönetici taraf, başka insanları istihdam eden ve onların yarattığı katma değer üzerinden amaçlarını gerçekleştiren taraf olarak isterler ki, bu yönetilenler mümkün olduğunca kendi otoritelerine  “tam bağımlı”  olsunlar ve itiraz etmeden rıza göstersinler. Oysa, yönetilen taraf için başka birilerinin emri ve yönetimi altında kendi özgürlüklerinden vazgeçme, pek kolay kabul edilebilir ve rıza gösterilebilir bir şey değildir.  Başka birilerinin otoritesini kabul ya da rıza için; ya mevcut otoriteyi kabul etmeye ve rıza göstermeye yönelik kuvvetli bir istek ve motivasyon, ya bu bağlamda ortaya çıkacak özgürlükten vazgeçişe değer en azından bir karşılık ve kazanç, ya da mevcut otoriteyi kabul etmeme ve rıza göstermeme yüzünden karşılaşılacak baskı ve şiddetten korkma hali gereklidir. Aslında, her medeniyet ve kültür sistemi, geçerli ve egemen otoriteye karşı, bir şekilde yönetilenlerin itaatını sağlama adına, bu üç yöntemi de bir bileşim hâlinde kullanmışlardır.  Bu durum, bütün zamanların her düzeydeki yönetim süreçlerinin en kritik ve hayati sorunu olmuş, her daim önemini ve ciddiyetini devam ettirmektedir.  Mevcut “otoriteye” itaatın derecesini, bu bağlamda ortaya çıkacak otoriteyi kabul etme yöntemlerinin bileşimi gibi hususları asıl tayin eden temel dinamik, “yönetici” ve “yönetilen” ilişkilerini şekillendiren medeniyet ve kültür zeminidir.

 


    2- Yönetim Otoritesinin Medeniyet ve Kültür Boyutu

               Yöneticiler ile yönetilenler arasındaki iktidar ilişkisinin ana omurgasını teşkil eden “otorite”  ve “otoriteye rıza”  olgusu, her medeniyet ve kültür sisteminin otorite kaynakları ile iktidar araçları arasındaki ilişkileri tarafından şekillenmektedir. Tarihsel süreç içerisinde, her medeniyet ve kültürde, bütün toplumların yönetim ilişkilerinde rol oynayan otorite olgusunun varlığını ve bu olgunun toplumsal süreçlere yansımasını etkileyen potansiyel otorite kaynakları, genel olarak şu şekilde sıralanabilir: insan ve otorite ilişkilerine dair ekonomik, siyasi, ideolojik ve toplumsal tasavvurlar, dini ve ahlaki teoriler, metafizik süreç ve değerler, meşru ve hukuki güçler, bilimsel bilgi ve felsefi yaklaşımlar,  entelektüel düşünce ve fikir hareketleri, v.b.gibi.  Bu çerçevede, yönetim faaliyetlerinde kullanılan otoritenin esas beslendiği kaynakların yönetim süreçlerinde sıklıkla kullanılan en yaygın güç ve iktidar araçları arasında ise şunlar sayılabilir:  Dini inanç ve heyecanlar, milli duygu ve düşünceler, mahalli ve toplumsal mensubiyetler, mülkiyet ilişkileri, üretim araçları ve geçim kaynakları, fiziki ve askeri güçler, ekonomik ve teknolojik imkanlar, siyasi ve yönetim mekanizmaları, sosyal tabakalaşma ve sınıflaşma durumu, resmi veya gayrı resmi örgütlenme kabiliyeti, nüfus miktarı ve bileşimi, kitle iletişim süreçleri ve araçları, propaganda ve psikolojik savaş imkanları, v.b.gibi. Her toplum, bu otorite kaynaklarına ve iktidar araçlarına, farklı derecelerde ve bileşimlerde sahip olabilir. Aslında, her toplumun yönetim faaliyetlerindeki otorite ilişkilerini, o toplumun medeniyet ve kültür sisteminde egemen olan otorite kaynakları bakımından, hangi iktidar araçları bileşimlerinin geçerli olacağı gerçeği şekillendirir.

           Makro düzlemde toplum yönetimlerinin ve mikro düzlemdeki yönetim otoritelerinin kaynağı, büyük ölçüde maddeci, mülkiyetçi ve birey merkezli bir dünya görüşüne dayanıyorsa, yönetilenlerin mevcut otoriteyi kabullenmeleri için böyle bir otoritenin kullanacağı iktidar araçları da, ya önemli miktardaki maddi (meselâ,  yüksek düzeyli ücret ve maaş) ve davranışsal ödüller (meselâ, demokratik- katılımcı yönetim yaklaşımları) ya da bu imkanların yeterli olmaması hâlinde korku ve şiddet yöntemleri şeklinde olacaktır. Böyle bir yönetim otoritesi anlayışını, en kapsamlı bir şekilde Batı medeniyetinin yönetim yaklaşımları temsil etmektedir. Bu bakımdan, modernleşme sürecinin sonrasında Batı dünyası,  durum ve şartlara göre, bazen korku ve şiddet yoluyla (meselâ, otokratik-bürokratik yönetim yaklaşımları), bazen de iyi bir maddi ve davranışsal ödüller aracılığıyla insanları yönetme tecrübesini kullanmıştır. Bu bağlamda, yönetim otoritesinin, yönetilenler üzerinde itaat ettirme araçlarının, büyük ölçüde maddeci, mülkiyetçi ve birey merkezli iktidar araçları olduğu toplumda, çoğunlukla sınıfçı ve baskıcı bir yönetim düzeni tesis edilmektedir. Buna karşılık, her düzeydeki yönetim otoritesinin kaynağı, maneviyatçı, dayanışmacı ve diğergâm (yani özgeci) bir dünya görüşüne dayanıyorsa, yönetilenlerin mevcut otoriteye rızasının kolaylığından dolayı böyle bir otoritenin kullanacağı iktidar araçları da, büyük ölçüde paylaşımcı ve iyiliksever ( paternalistik= harırhah otorite) bir yönetim düzeni oluşturmaya yönelik olacaktır. Bu çerçevede, iyiliksever (hayırhah) bir yönetim otoritesinin, yönetilenler üzerinde itaat sağlamasında ve onların rızasının alınmasında kullandığı yöntemler, adeta bir babanın çocukları üzerindeki merhamete dayanan iyiliksever buyrukları gibidir. Aslında, yeryüzü medeniyet ve kültürleri içerisinde, tanımına en uygun iyiliksever otoriteyi, Batlılaşma yönündeki çabalardan önceki, geleneksel Türk yönetim otoritesi temsil etmektedir.

 


     3-  Batı Medeniyet ve Kültür Sisteminde Yönetim Otoritesi

           Batı medeniyetinin tarihi arka planını teşkil eden Grek, Roma ve Hristiyan kültür temelleri, büyük ölçüde belirli bir zümre ve sınıfın çıkarlarını, toplumun genelinin çıkarlarına göre önceleyen bir anlayışı temsil etmektedir. Bu anlayışa,  aydınlanma ve modernleşme ilkelerinin de katılımı ile birlikte, sanayileşme ve kapitalistleşme süreci büyük bir ivme kazanmıştır. Batı medeniyetinin en son aşaması olan modernite, hayatın merkezine rasyonel düşünceyi ve bilimsel bilgiyi koyma gerekçesine sığınmak suretiyle geleneksel ve maneviyatçı değerlerden hızla kopmuş ve esas itibarıyla maddiyatçı, mülkiyetçi ve bireyci dünya görüşünü, “eğitim” ve “bilgi” etkinliklerinin aracılığıyla her düzeydeki yönetim ve organizasyon süreçlerinin temel paradigması haline getirmiştir. Böylece, bilim ve teknolojide meydana gelen yüksek birikim ile tabiat ve başka insanlar üzerinde her türlü müdahaleyi meşru ve mubah sayan bir dünya görüşüne ulaşılmıştır. Aydınlanma ve modernleşme dönemi, Batı medeniyetine “rasyonel düşünce”, “bilimsel bilgi”  ve “teknolojik imkanlar” yönünde çok büyük bir yenilik getirmiş olmasına rağmen, mevcut katı bir sınıfçı toplum düzeni bakımından, önceki dönemler itibarıyla herhangi bir değişiklik getirmiş değildir. Modernleşme sürecinin yarattığı bürokratik ve katı hiyerarşik yönetim yapıları, büyük ölçüde rasyonel ve bilimsel yönetim yöntemleri olarak tanıtılsa da, gerçekte her düzeydeki “yöneticilerin”, her düzeydeki “yönetilenler” üzerindeki gücünü ve egemenliğini pekiştirici etkilere sahiptiler. Bürokratik yönetim yapısı, büyük ölçüde Batı medeniyet ve kültür sisteminin maddeci, mülkiyetçi ve birey merkezli bir dünya görüşüne dayanıyordu. Bu yönetim anlayışına sahip olan yaklaşımlar, beklenildiği gibi, toplumun zaten güçlü ve egemen olan zümre ve sınıflarını, ekonomik, siyasi ve sosyal anlamda, daha güçlü bir hâle getirmiştir. Sanayileşme ve kapitalistleşme sürecinin, Batı toplumlarında, büyük bir ekonomik, siyasi, askeri ve sosyal güç yaratmasındaki esas dinamik, yönetici merkezli yönetim yaklaşımlarıdır. Bu yaklaşımlar sayesinde, büyük mülkiyet sahipleri, toplumsal sınıflar bakımından zaten egemen olan konumlarını çok daha fazla güçlendirme imkanı bulmuşlardır.

Sanayileşme ve gelirlerin artışıyla birlikte, belirli düzeyde refah düzeyleri yükselen ve hayat tarzları iyileşen yönetilenler ise yönetici sınıf ile kendi aralarındaki güç farklılığının giderek artışı karşısında, daha fazla refah ve tüketim payı için mevcut yönetim sistemlerine daha etkili bir şekilde dahil olmak istemişlerdir. Bu arayış, Batı Medeniyetinin tarihi kökeninde bir dönem sınırlı ölçüde kullanılmasına rağmen, uzun süre uykuya yatmış olan “demokratik “ tavırların, en azından entelektüel kesim ile onlara yakın duran bir kısım işçi sendikaları çevrelerinde yeniden uyanmasına yol açmıştır. Batı dünyasında, daha sonraki dönemde yoğunlaşan sömürü ve baskılara karşı  entelektüel düşüncenin yükselmesi gibi nedenler yüzünden, modernleşmenin başlangıcında geçerli olan yönetici odaklı bürokratik-merkeziyetçi yönetim yapılarında  tıkanmalar  başlamıştır.  Bu süreçte, “vicdanlı” ve “erdemli” entelektüellerin  etkisi altında olan yönetilenlerin ve halkın, daha fazla adalet ve eşitlik arayışları kapsamında, kendi içlerinde bilinçlenmeleri ve bu maksatla örgütlenmelerinin ayrı bir katkısı vardır. Hiç kuşkusuz, bu demokratik uygulamalar döneminde, demokrasi için orta tabakalaşmış bir sosyal tabanının oluşumu yanında,  bu toplumlardaki demokrasi kültürü bakımından çok etkili ve bilinçli bir entelektüel bir birikimin varlığı da çok büyük bir rol oynamıştır. Büyük mülkiyet sahiplerinin güdümündeki yönetim sistemleri, son derece duyarlı ve bilinçli bir alternatif örgütlenmenin yükselen taleplerine kulak vermek, en azından hızını kesmek ve böylece görünürde “toplumun ve yönetilenlerin kendi yöneticilerini seçme özgürlüklerini”  tanıma şekli altında, “demokratik yönetim” şekillerini desteklemek zorunda kaldılar. Fakat, yeni demokratik yönetim uygulamalarında, çoğunlukla “yönetilenlerin kendi yöneticilerini belirleme aşaması olarak seçimlerde seçilen kişi ve gruplar, bu seçime iştirak eden yönetilenlerin gerçekte böyle bir sürece karşı ilgisiz ve kayıtsız olan çoğunluğun tercihi olarak seçilmiş oluyorlardı. Bu yeni dönemde, demokratik yönetim mekanizmalarını belirleyen “demokrasi süreci”, yönetici sınıf tarafından, büyük mülkiyet ve sermayeye kurumsal olarak eklemlenmiş olan her türlü eğitim ve enformasyon süreçleri kanalıyla, geniş kitleler üzerinde büyük bir manipülasyon aracı olarak kullanılmaya başlandı. “Demokratik seçimlerin” sonuçlarını, büyük ölçüde etkili ve güçlü kamu oyu oluşturma araçlarına sahip olan “yönetim otoritelerinin” etkilediği, ilgisiz ve kayıtsız geniş “kitleler” belirliyordu. Aslında, bu ilgisiz ve kayıtsız kalabalıkların, yönetim süreçlerinin içine bu kadar etkili bir şekilde katılmasıyla gerçekte yönetim etkinliklerine bilinçli ve ilkeli bir tarzda yaklaşmak isteyenlerin tavırları, geniş kitlelerin gölgesinde kalıyordu.  Bu anlamda, “demokratik yönetim” tarzları adı altında, “adalet”, “eşitlik”, “hukuk”,  “ahlak”, “insan hakları” v.b.gibi insani değerlerin yönetim süreçlerine ve mekanizmalarına söylem olarak ısrarla ifade edilmesine rağmen,  mevcut yönetim uygulamalarında ve yönetici davranışlarında bu konuda yeni bir ufuk ortaya çıkmamaktadır. Bu durumda, yine yönetim süreçleri ve mekanizmaları, çoğunlukla tek taraflı “büyük mülkiyet sahipliği ve yönetici odaklı” olarak çalışmayı sürdürmektedir.

1990’lı yıllardan itibaren, anavatanları zengin Batılı ülkeler olan çok uluslu şirketlerin güdümünde seyreden küreselleşme süreci,  yönetim faaliyetlerini harekete geçiren bir güç olarak, yönetim otoritesinin arka planında bulunan iktidar ilişkilerinin bütün dengelerini, hem bütün dünya hem de ülkeler ölçeğinde, büyük sermaye ve onlar adına çalışan yöneticiler lehine bozmuştur.  Bu çerçevede, geniş insan kitleleri ve yönetilen topluluklar, artık kendi kişisel yetenek, bilgi, duygu ve düşünceleri ile karar veriyor ve hareket ediyor değillerdir. Ayrıca, bütün sosyal teorilerin varsaydığı “ her bir insanın rasyonel bir şekilde düşünerek davranışta bulunduğu” paradigması, sadece bir “modern efsaneden” ibaret gibi görünüyor. Çünkü, günümüzdeki çağdaş insan, düşünme ve akıl etme üzerinden değil de, sadece “görme”, “işitme”, “koklama”, “tatma” ve “dokunma” fiillerine göre hayatını yaşıyor. Bu hayat tarzı ise insanların çok şey “görmelerine”, “işitmelerine”, koklamalarına”, “tatmalarına” ve “dokunmalarına” rağmen, fazla bir düşünmelerine, karşılaştırma ve değerlendirme yapmalarına imkan vermiyor. Böyle olunca da, her düzeydeki yönetilenler, hayata ve yönetim ilişkilerine dair her şeylerini,  büyük sermaye ve yönetici sınıfın güdümündeki etkili ve güçlü kamu oyu oluşturucu süreçlerin ve kitle iletişim araçlarının etkileri altında şekillendiriyorlar.

             Çağdaş yönetim sistemleri,  her ne kadar söylem ve ifade olarak daha fazla demokrasiden söz etmiş olsa da,  otorite kaynağının giderek daha fazla maddeleştiği ve iktidar araçlarının da giderek daha fazla korku ve şiddet yöntemini kullandığı bir zaman diliminde, bu konuda çok açık ve çarpıcı bir yönetim çelişkisi ve tutarsızlığı sergilemektedirler. Bu bağlamda, çok büyük miktarda ekonomik ve maddi güç birikimine sahip olan küresel güçler, parlamento ve senato gibi seçilmiş kurumlar, seçimle işbaşına gelmiş olan hükümetler, siyasi iktidarı elde etme çabası içerisinde bulunan siyasi partiler, devletin bürokratik aygıtı olarak bürokrasi ( en fazla da, asker, yargı ve ekonomik birimlerin üst düzey yöneticileri), yaygın medya kuruluşları, sözde sivil toplum örgütleri v.b.gibi birçok toplumsal güç merkezlerini büyük ölçüde baskı altına almayı başarmışlar gibi görünmektedir. Demokrasi ve demokratik haklar konusunda kayıtsız ve ilgisiz olan geniş bir kitlenin ortaya çıkışıyla birlikte, demokrasinin beşiği denilen ülkelerde dahi artık demokrasi, bir yorgunluk dönemine girmiş bulunmaktadır.

          Batı dışı toplumlarda, demokrasinin uygun sosyal zemini bakımından zaten orta tabakalaşma  hiç olmadığı gibi, demokrasi kültürü de mevcut değildi. Hatta, bu ülkelerde demokrasiye bağlılık sadece, yönetim otoritesini ele geçirinceye ve rakipleri geçinceye kadardı. Bu bakımdan, her birinin sosyal tabanı çok keskin bir sınıf farklılığına sahip olan bu toplumlarda yönetim sistemi olarak parlamentolar, siyasi partiler, dernekler, sendikalar, üniversiteler v.b. demokrasinin vazgeçilmez kurumları olmakla birlikte, bütün bunlar postmodern kuruluşlar olarak toplumsal gerçeklikten uzak durmuşlardır. Bu bağlamda, yine bu toplumlarda yapılan demokratik seçimler formatına indirgenmiş bir postmodern demokrasi yaşanmaktadır. Yani, bu toplumlarda daha işin başından beri yaygın olan, her düzeydeki demokratik yönetim görüntüsü ve imajına rağmen, demokrasi üzerinden yürütülen çifte standart ve ikiyüzlülüktür. Zaten, başka bir şansları da mevcut değildir. Çünkü, bu tür ülkelerde bir şekilde yönetim mekanizmalarını ve iktidarı ele geçiren yönetici sınıf, milli gelirin aşırı düşüklüğü, çok adaletsiz ve çarpık bir gelir  dağılımı, aşırı bir sınıfçı yapının varlığı, vicdanlı ve erdemli entelektüel düşüncenin eksikliği, demokrasi kültürünün fikri yetersizliği, yönetim otoritesini temsil eden yönetici sınıfın aç gözlü ve iktidar düşkünü olan  rant kollayıcı bir sosyal tabana dayanması, en önemlisi de toplumda iktidarı ve yönetimi paylaşan paydaşların tamamını  ihya edecek kadar kaynakların bol olmaması gibi sebepler yüzünden, yönetim sistemi, imkan ve araçlarını bir kesime “akıtırken”, birçok kesime de “baktırmak” zorunda kalmaktadır. Ancak, yönetici sınıf, yönetim otoritesinin denetimi altındaki imkan ve kaynaklardan yeterince rant sağlayamayan çok geniş bir kesimi ise çeşitli siyaset manipülasyonları ve gündem saptırma teknikleri ile oyalamak ve onların hiç olmazsa sanal olarak gönüllerini almak durumuyla “idare etmektedir”. Zaten, bu kültürlerde “idare etmek”, doğru düzgün yönetmeyi değil de, “yönetiyormuş gibi” rol yapmayı ifade eden bir deyim olarak kullanılmaktadır.

               Bu tarzdaki bir medeniyet algısı ve kültür kodları üzerine, söylem olarak ne kadar adalet, eşitlik, demokrasi, insan hakları v.b.gibi kavramlar oturtulmaya çalışılsa da, bu kavramlara uygun bir kültür zemini bulunmaması yüzünden, bu yöndeki çaba ve uygulamalar bir türlü başarılı sonuçlar vermemektedir.  Bu bağlamda, genelde kamu yönetiminde, özelde örgüt yönetimlerinde aynı kavramların sözde “bayraklaştırılması” şeklinde sürekli yeni yönetim ve organizasyon yaklaşımları ortaya atılıyor. Bir anlamda, modernleşmenin yarattığı dağınıklık ve parçalanma sonrasında, postmodernleşen insan topluluklarına artık “yeni yaklaşımlar” pek dayanmıyor. Bütün iddia ve propagandalara rağmen, Batı medeniyetinin modernleşme ve küreselleşme süreçleri, sadece dünyada belirli sayıdaki toplumlar (ABD ve AB’nin zengin ülkeleri) ile her ülkedeki belirli sayıdaki gruplara (yönetici ve iş adamı sınıfı) maddi güç ve yarar getirirken, yeryüzündeki insanların çoğunluğu ve bizzat tabiatın kendisi bu ilerleme ve gelişmelerden büyük bir zarar görmeye devam ediyor.

                   Aydınlanma ve modernleşme öncesinde de, kendi imkan ve şartları açısından büyük bir adaletsizlik ve ahlaksızlık vardı.  Aydınlanma ve modernleşme sonrasında da, genel hayat şartlarında nicel açıdan büyük bir ilerleme olsa bile, yine de eskiye göre çok daha fazla artmış olan bir çarpıklık, adaletsizlik ve ahlaksızlık mevcuttur. Öyle anlaşılıyor ki, yaşanılan hayatın kültür zemininde, sınıfçı, mülkiyetçi, maddiyatçı ve bireyci davranış kodları olduğu sürece, içeriğinde ve söyleminde adalet, eşitlik, demokrasi, insan hakları v.b.gibi kavramların yer aldığı hangi yönetim sistemi ve yaklaşımı kullanılırsa kullanılsın, sonuçta bütün modeller, Batı medeniyetinin ve modernleşmenin temel paradigmalarını oluşturan sınıfçı, mülkiyetçi, maddiyatçı ve birey merkezli ana kalıbının şeklini almaktadır. Batı medeniyeti ve modernleşmesi, uzun bir süredir, bütün dünyanın sömürülmesi ve yağmalanması sonrasında elde ettiği büyük ranttan,  kendi toplumundaki büyük mülkiyet ve sermaye sahibi gruplar ile yönetici sınıf başta olmak üzere, yaratılmış olunan orta tabakaya,  hiç de hak etmedikleri  bir “altın çağ” yaşatırken,   bu kesimlerin yandaşı ya da müttefiki olan sosyal kesimlere de belirli ölçülerde bir refah payı kazandırmaktadır. Ancak, Batı medeniyeti,  yönetim otoritelerinin sahip olduğu iktidar kaynak ve araçlarının, daha geniş bir toplumsal nüfusun refahını sağlayamadığı için bu geniş halk yığınlarını manipüle edici, yanıltıcı ve oyalayıcı politikalar ile bir anlamda tıkanmış olan yönetim sistemini uzatmaya çalışmaktadır. Başka bir deyişle, Batı medeniyeti ve modernleşmesi,  kendi toplumundaki yönetim otoritesine bir şekilde paydaş olan egemen sınıflara “gerçek gülen yüzünü” gösterirken, bu egemenliğe doğrudan bir katkı ve rant sağlamada yeterince aktif olmayan sosyal kategorilere ise “yapay gülen yüzünü” göstermektedir. Böyle olması nedeniyle Batı medeniyet çevresinde şekillenen yönetim teori ve yaklaşımlarının hemen hemen tamamının nihai yararlanıcısı, egemen yönetici sınıf mensubu olan kişi ve gruplardır. Bu bağlamda, her türlü yönetilen konumuna mensup olan kişi ve gruplara, fantastik bir örgüt edebiyatı üzerinden “ örgütsel bağlılık”, “örgütsel sadakat” , “örgütsel güven”, “örgütsel adanmışlık”, “örgütsel vatandaşlık” v.b.gibi her halükârda yeni yükümlülük ve sorumluluklar yüklenmektedir. Bu hızla, yakın bir zamanda  yine “örgütsel …….” başlıklı genellemeler altında, bütün örgüt mensuplarını da ( yani işletme sahipleri ve yöneticileri de ) kapsıyor görüntüsü ve imajı vermekle beraber,  her zaman olduğu gibi sadece iş gören ve yönetilenlere odaklanacak olan “örgütsel kulluk”, “örgütsel kurbanlık” v.b.gibi yeni kavramlar aracılığıyla bütün çalışanlar ve halk üzerine son derece ağır misyonlar(!) yüklenecek gibi görünmektedir.

 


4-Batı Medeniyetinin Yönetim Sistemlerinin Batı Dışı Toplumlara Transferi

 

Batı Medeniyetinin öncüsü olan toplumların, sanayi devrimi sonrasında meydana gelen ekonomik, teknolojik, askeri ve siyasi güç birikimi, diğer geleneksel toplumlara göre bunlara çok büyük bir avantaj ve üstünlük sağlamıştır. 19. Yüzyıldan itibaren, henüz sanayileşmede herhangi bir varlık gösteremeyen toplumların yönetici sınıfları, bu konuda ileri ve güçlü bir ekonomik ve siyasi düzen kuran Batılı toplumlara önce şaşkınlıkla bakmışlar ve sonradan da onların yönetim sistem ve anlayışlarını kendi toplumlarına aynen aktırma konusunda büyük bir özlem duymuşlardır. Ayrıca, sanayileşmede ileri bir hamle yapmak suretiyle diğer toplumlar karşısında büyük bir avantaj yakalayan Batılı toplumlar, bu konudaki avantaj ve üstünlüklerinin önemli bir kısmını, Batı dışı toplumlar üzerindeki baskı ve sömürüleriyle elde etmiş olduklarının da farkında olarak, her halükârda bu baskı ve sömürüyü daha fazla oranda artırmayı, stratejik yönetimlerinin değişmez dış politikalarından biri olarak görmüşlerdir. Bu bağlamda, Batılı toplumlar, her fırsatta kendi eğitim ve bilgi sistemleriyle desteklenmiş yönetim sistemlerini, Batı dışı toplumlara doğru yaymaktan asla geri durmamışlardır. 

           19. yüzyılın başından itibaren modernleşen Batılı toplumların, sanayileşme ve teknolojik üstünlüklere bağlı olarak elde ettikleri büyük bir ekonomik güç olgusu ile hemen bunun arkasından kazanılan askeri ve siyasi güç olma avantajı, halihazırda geleneksel özelliklerle varlığını sürdürmeye çalışan diğer toplumların yönetici ve aydınlarının zihninde müthiş bir şok yaşanmasına yol açmıştır. Yeni ortaya çıkan Batılı güçlerle, geleneksel yöntemler ve araçlarla mücadele bir tarafa, doğru düzgün bir rekabet dahi yapılması mümkün değildi. Böyle olunca da, Batı dışı toplumların yönetici sınıfı ( ve onların gölgesinden hiç çıkamayan aydınları), kendi toplumlarındaki yönetim meşruiyetlerini sürdürebilmek maksadıyla Batı medeniyeti menşeli modernleşme süreçlerine ve bunların yönetim mekanizmalarına can kurtaran simidi gibi yapıştılar.

                Batı dışı toplumlarca -başta yönetici sınıfları için- sanayileşme ve kapitalistleşme sürecinin yarattığı üretim ve gelir artışına bağlı zenginlik, rahat yaşama kolaylığı ve güçlü olma arzusu bu yeni hayat tarzını çok cazip hâle getirmiştir. Ayrıca, liberalizmin, bütün geleneksel kültür sistemlerindeki insanların içgüdü ve tutkularını sınırlayan davranışlarına getirdiği aşırı serbestlik, bütün bu toplumlarda çok cazip bir değişim ve yenilik tutkusunun doğuşuna neden olmuştur( Bıçak, 2004,86). Batı medeniyeti ve modernleşme, önceleri Kıta Avrupa’sı ve İngiltere daha sonrada ABD’de,  kurumsallaşmaya başlamasından itibaren, bu ülkelerin temel stratejik hedefleriyle bağlantılı olan bütün toplumlara da, çeşitli kanallardan ihraç edilmeye başlanmıştır. Batı medeniyeti ve modernleşmenin ihracında, her toplumda öncelikle “askeri eğitim” ve “yüksek öğrenim” mekanizmaları ile ekonomik ve teknolojik ilişkilerin, en sık kullanılan araçlar olduğu görülmektedir.

   

              Batı medeniyeti ve modernleşme süreçlerinin cazibesine kapılan diğer toplum önderlerinin ilk ithal ( ya da taklit) etmeye çalıştıkları modernleşme çabası, modernleşme sürecinin en gözde araçlarından biri bürokratik yönetim anlayışı olmuştur. Bu ilk modernleşme çabası olan bürokratik yaklaşım taklidi, nispeten maneviyatçı, geleneksel ve cemaatçı bir dünya görüşüne dayanan kültür zeminlerinin üzerine monte edilmesinin sonucunda, geleneksel kültür ile bürokratik yönetim uygulaması arasında, kültür-yönetim ilişkisi bakımından ciddi bir algılama uyuşmazlığı ortaya çıkarmıştır. Yeni bürokratik yönetim yaklaşımı ile geleneksel yönetim zihniyetinin katılaşmış yönetim davranışları (özellikle yöneticiler ile yönetilenler) arasında, çok önemli çelişkiler ve gerilimler meydana gelmiştir. Batı medeniyet ve kültür çevresinin, kendi içindeki şartlar çerçevesinde ürettiği ve böyle olduğu için de çok etkili ve verimli sonuçlar vermiş olan bu yaklaşımlar, Batı dışı ülkelerin toplumsal süreçlerine, çoğunlukla tepeden inme ihtilal ve darbelerle veya zorunlu kültür değişmeleri yoluyla kazandırılmaya çalışılmıştır. Buna karşılık, bu belirli bir dünya görüşünün ve zihniyetin yarattığı yaklaşımların, başka bir dünya görüşü ve zihniyetin yönetim kültürleri üzerine aktarılması, asıl kendi kültür ortamındaki başarı ve etkinliği yaratmada yetersiz kalmıştır. Bu bağlamda, Batı dışı toplumların yönetici sınıfı tarafından kopya edilen Batılı yeni yönetim yaklaşımları,  bu ülkeler için üretkenliği ve verimliliği artırmada başlı başına bir etken olmaktan çok, mevcut yönetici kadronun yönetilenleri baskı ve denetim altına almalarına yarayan mekanizmalar gibi işlev görmüştür. Bu durum, Batı dışı toplumlardaki yöneticilerin yönetim otoritelerini, etkili bir şekilde iş gördürme ve iş yaptırma işlevi olarak kullanmak yerine, her düzeydeki yönetilenlerine “baş eğdirme” ve “diz çöktürme” aracı olarak kullanma alışkanlığı yaratmıştır.  Bu ülkelerdeki yönetilenlerin tepkisi ise bazen açık çatışma ve direnme şeklinde olurken, bazen de örtülü bir şekilde verimliliği düşürme tarzında olmuştur.

Batı Medeniyetinin yönetim sistemlerinin Batı dışı toplumlara transferinde, zengin Batılı ülkelerin de çok ciddi çabaları söz konusudur. Batılı ülkelerin, 20.yüzyılın ortasına kadar yürüttükleri sömürgecilik stratejilerinin temel araçları, ilk hedefte askeri işgal ve zoraki askeri paktlar iken, yüzyılın ortasından itibaren esas ağırlıklı olan yöntem, ekonomik, siyasi, diplomatik ve kültürel  mekanizmaları kullanan çeşitli ideolojik ablukalar olmuştur. Bu bağlamda, sömürge zihniyetli Batılı güçler, geçen yüzyılda askeri hareketlere göre ikinci derecede önem verdikleri yönetim ve bilgi sistemleri transferiyle diğer toplumlar üzerinde örtülü egemenlik kurma çalışmalarını, 20. Yüzyılın ortasından itibaren daha fazla yoğunlaştırmışlardır.  Özellikle 1990’lı yıllardan sonraki Batılı  stratejiler, Hristiyanlık ve Musevilik karışımı bir kültür zeminine oturan kapitalist sistemin tek yanlı bir güç merkezi haline gelmesiyle birlikte,  “küreselleşme ve evrenselleşme” adı altındaki propagandalar yoluyla   bütün dünya toplumlarını, kendi stratejilerinin ve politikalarının  birer hayat sahası olarak görmeye başladı. Zengin Batılı toplumların, Batı dışı ülkeler ve bölgeler üzerinde daha önceki dönemlere ait açık-askeri işgaller altındaki sömürgeciliğinin, maddi bakımdan çok yüksek bedeli oluyordu. Bu yüksek maliyetlerle daha fazla ve daha etkili sömürgecilik yapılması imkanı olamazdı. Ayrıca, bu tür toplumlar eğitim ve bilgi yoluyla ne kadar uyuşturulmuş olurlarsa olsunlar, açık-askeri sömürgecilik yönteminin, yine de “üniformalı” ve “postallı” yabancı asker görüntüsü yüzünden insan zihninin en temel değeri olarak “şeref” ve “erdem” düşüncesini harekete geçirme ihtimali söz konusudur. Bu durumda, 1990’lı yıllardan sonra küresel Batı kapitalizmi, kendi temel dünya görüşlerini ve varsayımlarını, sanki birer bilimsel gerçeklermiş propagandası şeklinde, “küreselleşme süreci”  teorisi adı altında yeniden üretti. Zengin Batılı ülkeler, küreselleşme dönemi ile birlikte, zorunlu olmadıkça açık sömürgeciliğin göstergesi olan askeri işgalleri kullanmaktan kaçınmaya başladılar. Zengin Batılı ülkeler, Batı dışı toplumların yönetim mekanizmaları ve illa da “yönetici sınıfları” üzerindeki etkileri ve nüfuzları aracılığıyla bu ülkelerin milli egemenliklerini paylaşmayı ve ele geçirmeyi tercih ettiler. Küresel ekonominin geliştirilmesi adı altında, zengin ülke ekonomilerinin egemenliği; uluslararası toplumun beklentileri adı altında, zengin ülkelerin buyrukları; uluslar arası örgütlerin kuralları adı altında, zengin ülke şirketlerin çıkarları egemen kılınmaya çalışılmaktadır.  Böylece, azgelişmiş ülke demokrasilerindeki yönetim sistemlerinin yönetici sınıfına, sadece ülke içerisindeki yandaşlarını değil, aynı zamanda  küresel sermayeyi temsil eden çok uluslu şirketlerin  paylarını da (!) düşünmek gibi zorunluluk daha ortaya çıkmaktadır. Bu durumda, özellikle Batı dışı azgelişmiş ülke demokrasilerindeki yönetici sınıf, yönetimini üstlendikleri çok sınırlı ülke kaynaklarını paylaşma konusunda (yani dahili ve harici gruplar tarafından yağmalanması bakımından), ülkeyi ve toplumu ancak “çifte standartlar” veya “ikiyüzlülük” yaparak yönetmek durumunda kalmaktadırlar.

 

 

               


       5-   Türk Yönetim Felsefesi ve Türklüğün Yöneticilik Töresi

 

     Türk Milletinin, tarihi süreç içerisinde yaratmış olduğu ve Tanzimat sonrasına kadar hâkimiyetini devam ettirmiş bulunan Türk yönetim felsefesi ve bu kapsamda oluşan yönetim kültürü,  dünya kültür sistemleri içerisinde, en özgün bakış açılarından biridir. Türk yönetim felsefesi, toplumsal düzen ile evrensel düzenin birleştirilmesinden oluşmuştur. Devlet, hükümdarın şahsında temsil edildiğinden, hükümdarın Tanrı’yla ilişkisi, devlet yönetiminin temel eksenini oluşturmaktadır. Türk medeniyet ve kültür tarihinin en önemli belgesel metinlerinden biri olan Göktürk Kitabelerinde, hükümdarların, Tanrı tarafından, insanları yönetmek için yaratıldıkları açıkça belirtilmektedir: “Tanrı gibi (ve) Tanrı’dan olmuş Türk Bilge Kağan” ifadesi, Türklerin devlete, devlet yönetimine ve devlet yöneticilerine nasıl bir anlam yüklediklerinin çok açık bir göstergesidir. Göktürk inancına göre, “üstte mavi gök altta da yağız yer yaratıldığında, ikisinin arasında insanoğulları yaratılmış; insanoğullarının üzerine de Bumin Kağan ve İstemi Kağan hükümdar olarak tahta oturmuşlardır”. İş başına gelen hükümdarların ilk işi, Türk Milletinin devletini ve yasalarını düzenlemek ve bu yasalara göre milleti yönetmek olmuştur. Burada, hükümdar olan kişilerin, gök ve yerin yaratılışıyla birlikte ele alınmış olması, hem yöneticiliğin hem de yönetme işinin, rastgele bir etkinlik olmayıp,  tamamen evren düzeninin bir parçası olarak  kabul edildiğini göstermektedir ( Bıçak,2009,78-79).

                Türk yönetim felsefesinin dayandığı temel paradigmalardan biri de, yöneticinin halk üzerindeki yönetim otoritesinin kaynağını ve meşruiyetini sağlayan “Kut” inancıdır. Herhangi bir kişinin Türk Milletine yönetici olmayı hak etmesi için Tanrı’nın “Kut” vermesi gerekir. Yönetici olan kişi, Tanrı’dan “Kut” aldığına inanır. “Kut” sahibi olduğuna inanan yönetici, milletin sorunlarını başarıyla çözmek ve yönetimi ile toplumu memnun etmek durumundadır “Kut” kazanmak Türk yönetim felsefesinde ve geleneğinde açık bir yönetici niteliği olarak öne çıkmaktadır. Başarılı olamayan hükümdar “Kut” unu kaybetmiş sayılır ve yönetimden uzaklaştırılmak için çareler aranır. Yönetim sisteminin en üst görevlerini üstlenmiş olan kişiler de, “Kut”sal iradenin takdirine bağlı olarak bu görevlere geldiklerine ve bu yüzden başarılı olduklarına inanmışlardır( Bıçak,2009,79). Türk Milletini yücelten, milletin iktidarını pekiştiren ve milletin hükümranlık alanını genişleten, bütün yöneticiler bilgedirler. Bilge hakandırlar, bilge-buyrukturlar (vezir), il-bilge hatundurlar, bilge yargucıdırlar (yargıç). İş başında bilge yöneticiler olmadığı hallerde ise, toplumsal felaketlerin ve dağınıklığın olması kaçınılmazdır (Başer, 2009). Ayrıca, bilge yöneticilerin bulunmaması, “Türk Töresinin ve ilinin bozulması”, adalet ve ahlaktan uzaklaşma, toplumun çözülmesi ve dağınıklığı, hâkimiyet bilincinin kaybı, kargaşa ve kaos ortamına sürüklenme ve yönetim krizleri altında bunalma gibi çok sayıda belâlı durumların ortaya çıkışına yol açacaktır.

                Tanrı’dan “Kut” almış hükümdarın “Bilgelik” niteliği, sorunları kavrama gücü ve çözüm üretebilme yeteneği olarak öne çıkmaktadır. Bu bağlamda, “Bilgelik”; ahlaki, dini, siyasi, iktisadi, sosyal değerler başta olmak üzere, Türk Milletinin her türden düşünce ve davranışlarını şekillendiren bir değerler setidir ( Bıçak,2009, 81). “Bilgelik”, Türklerin İslâm ile karşılaşmalarından sonra “Allah’ın sıfatlarından” biri olarak da öğrenecekleri Arapçadaki “hakîm” (Hikmete sahip)  olmanın Türkçe’deki karşılığıdır. Hikmete sahip olmak, Tanrı-varlık ilişkilerini ve hayatın sırrını çözmeyi gerektirir. Bu yönüyle hikmet, başta yöneticiler olmak üzere toplumun her ferdinin ulaşması hedeflenen bir yetkinlik idealidir (Başer, 2009). Yönetici “bilgeliği” veya “hikmet sahipliği”, yöneticilerin milletin töresini, ilini, geleneklerini, değerlerini, inançlarını, kurumlarını çok iyi bilmeyi gerektirir. Ayrıca, bu bilgilerin sadece bilinmesi ve söylenmesi yeterli olmayıp, toplumun bizzat ve fiilen bu esaslar dahilinde yönetilmesini gerektirmektedir ( Bıçak,2009, 81). Bu durumda, Türk yönetim felsefesinde ve geleneğinde, yöneticilerin kendilerinde gerçekte olmayan nitelikleri varmış gibi göstermeleri mümkün olmadığı gibi,  var olduğunu belirttikleri niteliklerini de mutlaka yönetim uygulamasına katmaları beklenmektedir.

                Türk düşünce ve medeniyet tarihinin en önemli kavşak ve zirve noktalarından biri olarak Maturudi, Türklerin İslâmiyet öncesi Göktürk inancının temel esasları ile Türklerin İslâmiyet ile tanışmış oldukları iman esasları çerçevesinde, evren, insan, dünya ve devlet tasavvurları arasında büyük bir uyum ve paralellik görmüştür. Maturudi’ye göre, Müslümanlar bir devlet düzeni içinde yaşamalıdır. Çünkü, düzenli ve töreli bir devlet olmadan toplumsal düzeni kurmak ve korumak imkansızdır. Ancak, devlet yöneticisinin adaletli ve liyakatlı olması gerekir. Bu iki nitelik o kadar önemlidir ki, sadece bunların varlığına karşılık bu iki niteliğin dışındaki şartların tamamı mevcut olmayabilir (Yavuz, 2003,173). Yine, Türk düşünce tarihinin çok önemli filozoflarından Farabi, öncelikle devlet yönetiminin düşünce kökenini tartışır, daha sonrada devlet yönetiminin olması gereken eylemini ve icraatını tanıtmaya çalışır. Farabi, devlet denen en üst düzeyde örgütlenmenin esin kaynağının bizzat evrenin, tabiatın ve dünyanın var oluş ve işleyiş tarzı olduğunu savunur ( Ontolojik teori). Yine, Farabi,  insanların kendi vücudunda kalp, beyin ve çeşitli işlevlere sahip iç ve dış organların dengeli bir şekilde çalışması ile kalbin beyne, onun da diğer organlara kumanda etmesini, bir sistem mantığı içersinde genelleyerek, bir tür sosyal vücut olarak toplumda da,  bütün alt sosyal öğeleri yönetecek olan bir devlet olgusunun varlığını zorunlu görmüştür ( Biyo- organik teori). Ancak, devlet yönetimi konusunda, insan topluluklarının barış içerisinde bir arada yaşamalarını sağlama bakımından iki önemli tavır son derece önemli bulur ki, bunlar “sevgi” ve “adalettir”. Ancak, toplumsal hayatın devamı ve huzuru açısından insanların ihtiyaç duyacağı sevgi ve adaleti sağlama konusunda güçlü bir devlet kurumuna ihtiyaç vardır (Adalet teorisi). Farabi, insanların güçlü ve kutlu bir devlete sahip olmasında, en büyük rolün vasıflı devlet yöneticilerine düştüğünü ifade eder. Buna göre, yöneticiler, bilge olmalı, töreleri bilmeli ve uymalı, adil olmalı, ahlaklı olmalı, doğruluk ve dürüstlükte örnek olmalı, yasa koyacak kadar hukuktan anlamalı, hafızaları güçlü olmalı, ifade ve üslup güzelliğine sahip olmalıdırlar (Kaya, 1995, 153-154).

             Türk yönetim felsefesinin ve geleneğinin baş eserlerinden biri olan ve Yusuf Has Hâcib’ in  didaktik şiirlerinden meydana gelen Kutadgu Bilig’de (mutlu olma bilgisi) birbirine sıkı bağlarla bağlı bulunması gereken birey ve  toplum hayatı ile devlet yönetiminin ideal bir biçimde düzenlenmesinde, zorunlu olan zihniyet, bilgi ve erdemlerin neler olduğu hakkında bilgiler son derece sanatkârane bir şekilde edilmiştir (DİA, 2002, 478). Ayrıca, yine Kutadgu Bilig’de, özellikle yöneticilerin,  yönetim faaliyetlerinin temelleri ile ilgili dikkat etmeleri gereken önemli hususlara şu şekilde işaret edilmektedir (Rasonyı, 1993, 58).

                “Devletin olması için, askere ihtiyacın var,

                  Askerin olması için, servet dağıtman gerekir,

                  Servet edinmek için, halkın zengin olmalıdır,

                  Halkın zenginliğini ise ancak örf’ler sağlar”

                Yusuf Has Hâcib’ in bu dörtlüğünde, güçlü devlet- güçlü toplum tecrübesinde, Türk yönetim felsefesinin iç içe girmiş altı temel cevherinin, içten dışa doğru bir sıralama ile şu şekilde özetlendiği görülmektedir: Örf’ler (yani Töre), halkın zenginliği, servet birikimi, servet paylaşımı, askeri güç ve devlet gücü. Bu iç içe girmiş altı halkalık nitelik, birbirini destekleyerek tam bir yönetim sistemini oluşturmadığı zaman toplumsal yapı ve devlet yönetiminde bir takım kopuşların ve yönetim krizlerinin olması kaçınılmazdır.

                  Türk yönetim geleneğinde, yönetilen halkın algısında ve nazarında, hükümdarın ve yöneticilerin ne derecede “Bilge” veya “Hikmet sahibi” olduklarının en önemli göstergesi, iki ana konu üzerinde yoğunlaşmıştır: Birincisi, toplumun hayat şartlarının iyileşmesidir.  Bu görev, ağırlıklı bir şekilde geçim kaynaklarının düzenliliği ile can, mal ve ırz güvenliğinin tam olarak sağlanmasını kapsamaktadır. İkincisi ise âdil ve hızlı işleyen bir adalet sisteminin varlığıdır. Özellikle, yargılama sisteminde kullanılan töre ve yasalar, milletin değerlerinin ne derecede yürürlükte olduğunu göstermesi açısından önemli bir işaret sayılmaktadır ( Bıçak,2009, 81).    

                 Bu çerçevede, Türk topluluklarında “sınıfsız yapı” dolayısıyla “adalet” ve “ahlak” iki ana ilke kabul edilmektedir. Adalet ve ahlakın, bütün sosyal süreçlerin ve en fazla da yöneticilerin sahip olmaları gereken nitelikler olmasının teminatı, sınıfsız ve imtiyazsız bir toplumsal yapı ve bu yöndeki inanç sistemidir. Türklerdeki mülkiyet sisteminin ve mal yönetiminin temel esası, çoğunlukla birey-toplum dengesine dayanması ve kimin eline geçse, toplumun diğer kesimleri üzerinde baskı ve tahakküm kurma potansiyeli olan, başta ekonomik ve mali imkanlar olmak üzere, bütün güç ve iktidar araçları toplumsal paylaşıma tabi olmasıdır. Çünkü, sınıfçı ve mülkiyetin sadece bazı özel şahıs veya zümrelere ya da yalnızca bir kısım kamu otoritelerine bırakıldığı rejim ve sistemlerde, bütün iddialara ve söylemlere rağmen, adalete ve ahlaka dayalı bir yönetim mekanizması kurulamamaktadır. Bu bakımdan, adalet ve ahlaka dayalı yönetim pratiğini gerçekten kurmayı başarmış olan tek tecrübe, eski Türklerdir. Bunun en önemli sebebi de, eski Türklerde, adalet ve ahlak üzerine bir hayat ve yönetim tarzı inşa etmeyi kolaylaştırıcı nispeten sınıfsız bir mal ve gelir paylaşımını esas alan dayanışma kültürünün varlığıdır. Toplumların sahip olduğu mülkiyet ve gelir yaratıcı faktörler ile her türlü ekonomik, sosyal, siyasi ve kültürel imkanların, insanlar ve gruplar arasında çok ciddi bir farklılığa konu olduğu sınıfçı ve imtiyazlı topluluklarda, insanlar ve gruplar arası güç ve iktidar farklılığı da fazla olmaktadır. İnsanlar ve gruplar arası güç ve iktidar farklılığının fazla olduğu sosyal yapılarda, bir defa paylaşma ve dayanışmaya dair inanç özelliklerinin ve geleneklerinin yeşermesi de adete imkansızlaşmaktadır. Bu tür toplumlarda, elbette adalet ve ahlaka daha fazla ihtiyaç vardır. Ancak, tarihi süreç içerisinde sayısız denilecek çokluktaki örnekler göstermektedir ki, bu şekildeki sınıfçı ve imtiyazlı topluluklarda adalet ve ahlak değerleri konusundaki ilkeler sürekli lafta veya yazıda kalmakta ve bir türlü fiiliyata dönüşmemektedir.

          Tarihte Türklerin dışındaki toplumlar, günümüzde ise bugünkü Türkler de dahil, bütün toplumlar, adaleti ve ahlakı esas alan yönetim sistemleri kuramamışlardır. İşte, bu yüzdendir ki, yeryüzü medeniyet ve kültürleri içinde, hem yapısal ve inanç sistemi olarak, hem de fiili işleyiş ve tecrübe olarak sadece eski Türkler adalet ve ahlaka dayalı bir yönetim sistemi geliştirebilmişlerdir. Bu yönetim sisteminin adı da, Türk Töresidir. Ancak, Türk Töresinin, İslâmiyet öncesinde ve sonrasında herhangi bir kesiklik olmaksızın devam etmesine karşılık, Tanzimat ile başlayan büyük kültürel dönüşüm ve zihniyet kırılmasıyla büyük ölçüde etkisini kaybettiği görülmektedir. Bu bağlamda, şimdiki zamanlardaki Türk yönetim sisteminde, Türk Töresinden kopuşla başlayan yönetimdeki adalet ve ahlak krizi, çok büyük bir ihtiyaç olarak görülen adalet ve ahlakı yönetim sistemine yeniden katmak yerine, adalet ve ahlak üzerinden çok büyük bir ikiyüzlülüğe konu olmaktadır.

 


6-Türk Yönetim Felsefesinde Eksen Kayması ve Yönetici Töresinin Bozulması

        Tanzimat dönemine kadar, önceleri Göktengri inancının daha sonrada İslâmiyetin, Türk yönetim kültürüne  kazandırdığı, “yöneticilerin, yönettikleri insanları ve varlıkları Tanrı’nın yeryüzündeki birer emanetleri” gibi  görme ve bu yüzden de onları “adalet ve ahlak içerisinde yönetmeleri gerektiği” ilkeleri, bazı bozgun ve yenilgil dönemleri yaşanmış olsa bile,  aynı yönetim töresinin yeniden canlandırılmasıyla birlikte, yine Türk Töresine uygun toplumsal bir düzene geçilmesinde önemli bir referans olmuştur. Bu konuda yaşanmış olan  sorun ve izmihlaller, çoğunlukla uygulamada bazen yöneticilerin, bazen halkın, tarihi yönetim zihniyet ekseninden kısmi sapma ve ayrılmalarından kaynaklanmıştır. Fakat, Tanzimat’tan sonraki yönetim tarzını şekillendiren dönüşüm, Türklerin, tarihi yönetim zihniyetinden büyük ölçüde kopuşunu ve yepyeni bir başka medeniyet algısına yönelişini temsil etmektedir.

                 Batı medeniyeti, tarihi kültür kodları ve aydınlanmacı dünya görüşü itibarıyla maddiyatçı, mülkiyetçi, güç düşkünü, bireyci ve bütün bunlardan dolayı da imtiyazlılık esasına dayanan sınıfçı bir toplumsal düzen kurmayı idealize eden bir anlayışa sürekli sahip olmuştur. Batı dünyası, yeni çağ medeniyetinin sanayileşme ve teknolojik ilerleme imkanlarıyla kazanmış olduğu ekonomik, teknolojik, askeri ve siyasi güç sayesinde, uzun bir süredir  “fetihleri” nedeniyle bunalmış olduğu Osmanlı Türklerine karşı büyük bir rövanş alma stratejisine yöneldi. İngiliz-Yahudî medeniyeti, kendini tamamen rakipsiz ve alternatifsiz bırakmak stratejisi kapsamında, Türk-İslâm medeniyetinin yeniden dirilme ihtimalini ortadan kaldırma amacıyla Türklüğün ya toptan imhasını ya da neredeyse aynı anlama gelebilecek bir “başkalaşıma” uğratılması politikaları uğruna çok büyük çabalar sarfetmiştir. Bu anlamda, 1800’li yıllardan itibaren, bir taraftan Türklüğün toptan imhasını sağlamak amacıyla bir “biyolojik soykırım” şeklinde, özellikle Balkanlarda ve Kafkaslarda Türk nüfusa yönelik çok ağır saldırılar yaptırırken; bir taraftan da, Türk kültür varlığını ve kimliğini topyekun “başkalaştırma” yoluyla imhasına yönelik “kültür soykırımı” yaptırmıştır ( Duralı, 2010, 105-106). Batılıların, Türklüğe karşı “biyolojik soykırım”  uygulama çabalarında, daha çok kendi siyasi, ekonomik, teknolojik ve askeri güçlerini kullanıyor olmalarına karşılık, Türklüğü kültür ve kimlik olarak tamamen yok etme anlamındaki “kültür soykırımı” uğraşısında en büyük destekçisi ve işbirlikçisi yönetici sınıf ve onun suç ortağı aydın kesim olmuştur.

               Kendi toplumsal düzeninde ve öteki toplumlar üzerindeki etkinliğini, tamamen adalet ve ahlaki bir yönetim otoritesine dayandırmış olan Osmanlı yönetimi,  bu tarihi kültür kodlarındaki gevşeme ve bozulmalara bağlı olarak, 18. Yüzyıldan itibaren, hem içeriden hem de dışarıdan çok ciddi bir çöküntü yaşamaya başlamıştı. Güçlenen Batı karşısında, büyük bir panik ve şaşkınlık yaşayan Osmanlı yöneticileri, Lâle Devri’yle birlikte, Batılı baskılardan ve onlardan “kötek yemeden” kurtulmanın bir yolu olarak, Batlıların Türkleri görmek istedikleri şekle bir an önce girmek niyetiyle bu yeni medeniyetin zihniyet arka planında ne olduğunu hiç düşünmeden büyük bir iştahla ( yani şehvetle)  Batı’yı taklit etmişlerdir. Bir aşağılık duygusu biçiminde ortaya çıkan bu taklitçilik, Tanzimat’la birlikte önemli bir aşamaya gelmiş ve böylece Tanzimat dönemi, bundan sonraki bütün Batılılaşma referanslı kültür değişmelerinin kırılma noktasını oluşturmuştur. Meselâ, 19. Yüzyılın ilk yarısından itibaren Osmanlı ordusu, sürekli “kötek yediği” Batlılar karşısında belki “kötek yemeyiz” zannıyla savaşa artık Mehter marşıyla değil, Mozart ve Rossini’den parçalarla gitmiştir (Türkdoğan, 2010, 23-27)

           Tanzimat sonrasında, toplumdan kopuk, millete yabancılaşmış ve ayrı bir sınıf hâline gelmiş olan yönetici kesimini simgeleyen en belirgin örneklerden biri, 1830’da Fransız Harp Okulunda askeri eğitim almak üzere Paris’e giden ve bu dönemde sadrazamlık görevi de yapmış olan Kıbrıslı Mehmet Emin Paşadır. Fransız kralı, bu genç askere, onda bir gelecek olduğunu görmüş olmalı ki, Osmanlı Devlet’inin medenileşmesine yardımcı olmak amacıyla, başta subay olmak üzere, teknik uzman ve eğitimci göndermek istediklerini belirtir. Mehmet Emin Paşa, Fransız Kralı’na şu cevabı verir: “Haşmetmeab, yapmayı düşündüğünüz yardım kapsamında ülkemize gelecek sizin uzmanlar, bizim canımızı sıkar ve medeniyetten bizi soğuturlar. Bunların yerine, bize birkaç bin akıllı ve güzel yosma yollayın, bu yosmalar bizi daha çabuk medenileştirirler”. Mehmet Emin Paşa, bu talebi kendi nefsinde uygulamış ve böyle bir hanım ile izdivaç yapmıştır. Bu öneriden haberdar olan bir kısım Fransız, pek çok akıllı ve güzel Fransız yosmasını devletin payitahtı İstanbul’a yollamışlardır. Devletin seçkin ve üst düzey yönetici sınıfına mensup ailelerine dadılık kurumu adı altında giren bu çok sayıdaki Batılı akıllı ve güzel yosma, daha sonraki dönemlerde önemli mevkilere gelecek olan Türk çocuklarına yetiştirmek suretiyle bir anlamda Türklerin medenileşmesine(!) katkıda bulunmuşlardır (Fazlıoğlu, 35-40).

         Tanzimat döneminde, daha önceki zamanlara ait yönetim felsefesinin ve dolayısıyla yönetici töresinin bozulmasına en ilgi çekici başka bir örnek Dr. Abdullah Cevdet örneğidir. A. Cevdet, hem son Osmanlı hem de erken Cumhuriyet döneminin en hatırı sayılır ve yönetime yakın duran aydınlarından biridir. Karl Marks’ın bile aşırı bulması nedeniyle “vülgermateryalizm” adını verdiği “maddeci pozitivist akımın” en önemli temsilcisi olarak bilinen A.Cevdet, ilk önce Osmanlı yönetiminin daha sonrada erken cumhuriyet rejiminin, bilim ve deneyciliğe dayanan bir gelişme gösterebilmesi bakımından toplumun âcilen ve öncelikle geleneksel bağlardan, özellikle de dini ve tarihi bağlardan kurtulması gerektiğini savunmuştur. Türk Milletinin Batılılar adına dönüştürülmesinde,  “Vülgermateryalizmin”  temel tarih ve bilim tezi, bir toplumsal mühendislik aracı olarak kullanılmıştır. Bu bağlamda, cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren yeni şekillenen yönetim sisteminde A.Cevdet’in bu istikametteki maddeci, Darvinci ve pozitivist düşüncelerinden büyük ölçüde yararlanılmış, bu görüş ve düşünceler hatta adında “milli” sözü olsa da “Milli Eğitim”in okul kitaplarında bol bol yer almıştır(Hanioğlu, 2008). Çünkü, herhangi bir topluma, başka bir toplumun medeniyet ve kültür öğelerinin yerleştirilebilmesi için önceki medeniyet  ve kültür birikiminin temel değerlerini ve izlerini yok etmek gerekiyor. Aslında, Batıcı ve pozitivist yönetici sınıfın Türk toplumuna zoraki kazandırmaya çalıştığı yeniliklerin birincil amacı da, önceki medeniyet ve kültüre ait değerleri unutturmak ve yeni yola yani Batılıların yoluna sokmaktı. Ayrıca, İngiliz Muhipler Cemiyetinin kurucularından olan A. Cevdet, Türk Milletinin “medenileştirilmesi” için Avrupa’dan damızlık getirtmeyi dahi düşünecek kadar “medeni” (!), “modern” (!) ve   “ileri” (!) görüşlü bir “aydındır” (!).  A. Cevdet, kendi başına ve sıradan bir “aydın” olmayıp, özellikle ileride üst düzey mevki ve makamlara gelecek olan yönetici sınıfın yetişmesinde çok önemli katkısı olmuş bir kişidir. Türkiye’deki bürokratik yönetim mekanizmasındaki yönetici kültüründe; bilerek ya da bilmeyerek, birçok yöneticinin yönetim davranışlarında bu “vülgermateryalist” anlayışın izlerini görmek mümkündür. Yine, ülkenin sözde “milli eğitimi” ile yetişmiş olan yüksek dereceli bürokrat ve bir kısım siyasetçi yöneticilerde çok yaygın olan Türk olmaktan utanma ve buna karşılık  derin bir Batı tutkunu ve Anglo-sakson hayranı “okumuşların” çokluğu, bir tesadüf olmasa gerekir. Başka bir ifade ile Kıbrıslı Mehmet Emin Paşa ve Dr. Abdullah Cevdet gibi isimler, Türk Milletinin yönetim felsefesini ve Türk Töresini zehirleyen, ayrıca yönünü kayıtsız şartsız Batıya dönmüş olan Türkiye’li yönetici sınıfın kendine “idol” saydığı kişilerdir.  Bu anlamda, birçok üst düzey yöneticinin zihninin derinliklerinde, bu iki aydının düşünce ve özlemlerinin izleri vardır.

             Tanzimat sonrasındaki yönetim tarzını yönlendiren temel dinamik, Batılı bilgi sistemine dahil olma ve Batılı hayat tarzı olmuştur. Bundan sonraki dönemlerde, kurumsallaşan yönetim sisteminde, çağdaşlık ve modernlik görüntüsü altında, hayat tarzı olarak Batılı değerlere daha yakın, buna karşılık Türk Milletinin değerlerine daha uzak durma davranışı, üst düzey görevlere gelebilme konusunda, en etkili kıstas olarak kullanılmıştır. Yazılı kurallar ve söylemlerde, çoğunlukla liyakat, ehliyet, yetenek, bilgi ve beceri gibi olması gereken nesnel kıstaslardan söz edilse de, her çeşit yönetim biriminin üst düzey görevliliği için çoğunlukla çağdaşlık ve modernlik görüntüsü revaçta olmuştur. Bu bağlamda, Tanzimat, Meşrutiyet ve Erken Cumhuriyet dönemlerindeki Batıcı- pozitivist eğitim süreçleriyle desteklenmiş yönetim uygulamaları sonucunda, Rahmetli Dündar TAŞER’in imalat hatası dediği küçük bir grubun dışında, yöneticilerin çoğunun davranışlarının kültürel arka planında,  Kıbrıslı Mehmet Emin Paşa ile Dr. Abdullah Cevdet ve benzeri yönetim pratisyenleri ile teorisyenlerinin zihniyet dünyası vardır. Bu bakımdan,  Türkiye’deki egemen ve baskın yönetici sınıfının davranış kodlarını anlayabilmek adına, bu kişileri yetiştiren eğitim ve bilgi sisteminin iyi analiz edilmesi gerekir.

 


7-Türkiye’deki Yönetici Sınıfın İkiyüzlülüğü

              19. yüzyıldan itibaren, devlet seçkinleri ve yöneticileri tarafından, Türk yönetim tarzını tam tersi bir istikamette dönüştürmeye yönelik çabalar, zorunlu kültür değişmeleri kapsamında sürekli olarak uygulanmaya çalışılmıştır. Bu zorunlu kültür değişmelerinin temel amacı ise Batı medeniyetinin son aşaması olarak ortaya çıkan modernliğin, yaşanılan hayatın her alanına dair yansımalarını egemen kılma çabasıdır. Bu bağlamda, Türk kültür tarihine ve yönetim felsefesine  oldukça ters gelen, maddiyatçı (hatta vülgermateryalist), pozitivist, sınıfçı, birey merkezli ve iktidar tutkunu bir modernite, geri kalmış toplumsal yapıyı âcilen kalkındırmak amacıyla yukarıdan aşağıya eğitim ve bilgi sistemleri aracılığıyla toplumun bütün sosyal dokularına zerk edilmeye çalışılmıştır. Tanzimat başlangıcından günümüze kadar süren modernleştirme hedefi doğrultusunda kullanılan resmi slogan ve merkezi eğitim politikaları, sadece bilimsel faaliyetlerde değil, aynı zamanda yönetim ve organizasyon süreçlerinde, sanat ve edebiyat çalışmalarında, egemen siyaset ve kitle iletişim araçlarında, çeşitli dernek ve sivil toplum kuruluşlarının etkinliklerinde de, en yaygın ideolojik araç hâline getirilmiştir. Bu ideolojik yaklaşımdan tamamen farklı bir medeniyet ve kültür geçmişinden gelen toplumun çoğunluğu, devletin seçkinci kadroları tarafından yürütülen bu toplumsal mühendislik uygulamalarına, pek anlam verememiş ve  kendi içinde büyük bir davranışsal çelişki yaşamıştır. Devletin seçkinci kadroları, bu Batıcılaştırıcı modernleştirme sürecini, tek parti dönemi ile ihtilal ve ara rejimlerde, toplum üzerinde baskı ve tahakküm kurmak şeklinde yürütmüştür. Buna karşılık, özellikle çok partili döneme geçildikten sonra da, siyasetin seçilmiş yöneticileri,  çoğunlukla “ikiyüzlülük” politikaları ile yürütmeye çalışmaktadır. Bu bağlamda, seçilmiş siyasi yöneticiler, devletin bürokratik kadroları ve halk arasındaki her türlü ilişkide, ne kadar iyi niyetliymiş gibi  görünürlerse görünsünler, birbirlerine karşı çok ciddi boyutta bir güvensizlik duymaktadırlar. Böylece, yönetim ilişkilerinin bu üç temel aktörü arasındaki güvensizlik, zaman içerisinde bi

Diğer Köşe Yazıları

Perşembe Sohbetleri

Konu: Nitelikli Teknik İnsan Nasıl Yetişir
Konuşmacı: Doç. Dr. Osman Nuri ÇELİK
Tarih: 18 Nisan 2019
Saat: 20:00
Yer: Türk Ocağı Binası

Sosyal Medya

Gençlik Kolları
Cumartesi Sohbetleri

Konu: Ekim Ayında Başlayacaktır
Konuşmacı:
Tarih:
Saat:
Yer: Sivrioğlu Konağı

Eskişehir

Eskişehir Hava Durumu

Tavsiye Linkler

Gün Olur Asra Bedel Fatih Harbiye Ömer Seyfettin Seçme Hikayeler
Türk Ocakları| Türk Ocakları Tarihçe| Türk Ocakları Kurucuları| Atatürk ve Türk Ocakları| Türk Ocakları Tüzüğü| Türk Ocaklarından Haberler
Copyright @ Eskişehir Türk Ocağı & Türk Ocakları Eskişehir Şubesi & Türk Ocakları Eskişehir Şubesi