Durmuş Hocaoğlu’nda Vatan

 

Sevgili ağabeyimiz Durmuş Hocaoğlu, Hakk’ın bir mekanından bir mekanına  yürüdü. Kendi sayfasında; sevgili evlatlarının yazısını ve Nedim beyin eskisehirturkocagi.org sayfasındaki yazısını görünce Türk Milliyetçiliğinin bu büyük evladı için “Bu Ülke’de” yas ilan edilmeli diye düşündüm. Her zaman olduğu gibi “güzel insanlar” güzel atlara binip” uçmağa varıyorlar. Kalan biz çaresizlere; kimsesiz kalmak düşüyor. Ölüm sebebi kalp krizi olarak belirtilmiş. Bu Ülkenin “hainler” ve “işbirlikçileri” tarafından düşürüldüğü durumu görüp de kalp krizi , beyin kanaması geçirmemek mümkün mü?

Gelecek gazetesi 10.05.2001 tarihli “Hayatımdan Muazzezken (izzetli iken) Vatan'dan İnfisal (göç) Ettim” yazısında yurt dışına gidenlere ve buna sebep olanlara “vatan” nın ehemmiyetini şu tefekkür terleri ile anlatıyordu:

“Türkiye'nin iki ayı aşkın bir müddetten beri içinde bulunduğu krizin, aslında "bugün" birden ve aniden, can yakıcı bir şekilde satha çıkmış olmasına rağmen, asla "bugüne ait" ve "muvakkat" değil, köklerinin ve beslenme kaynaklarının çok derin; esas olarak, asırlardan beri birikmiş olan ve kat'i ve sıhhatli bir hal tarzına kavuşturulamadığı için de katlanarak gelen büyük ve çok geniş çaplı bir medeniyet krizinin günümüzdeki uzantısı olup bu tarih çapındaki büyük musibetin en başta gelen müsebbiblerinden birisinin de, çağını, toplumunu ve dünyayı okumak ve tefsir etmekte yetersiz kalan ve kendi milleti ile mukavele akdetmeye yanaşmayan, onunla gerginlikler yaratmaktan ve sık-sık çatışmaya girmekten ve git-gide bu gerginlikleri tırmandırmaktan çekinmeyen 'aklını kaybetmiş' bir devlet yönetiminin olduğuna dikkat edilmesi gerekmektedir. Bu, telaffuzundan dahi hoşlanmadığım, ama, bil-mecburiye zikretmekliğim icap eden ayıplı vazıyet, maalesef, hergünkü gelişmelerle biraz daha kendisini açıkça izhar etmeye devam etmektedir. Filhakika, Türkiye'yi yönetenler, aklı başında bir devlet yönetiminin asla yapmaması gereken en büyük kötülüğü alenen işliyor, Şüheda armağanı bu CENNET vatanı git-gide yaşanmaz bir CEHENNEM'e dönüştürmek hususunda ellerinden geleni ardlarına koymuyor, bu hususta bütün maharetlerini sergileyerek var güçleriyle çalışıyorlar. İşte, bu kötülüklerden birisi de, bu memleketin ezici ekseriyetini teşkil eden samimi mü'minleri mütemadiyen inançları ile devletleri arasına sıkıştırmak, onları İnanç ve Devlet arasında sun'i bir tercih yapmaya zorlamak şeklinde tecelli etmektedir.” “Hangi akıla hizmet ettikleri belli olmayan devlet gemisinin dümencileri, durmadan bu kutlu gemiyi kayadan kayaya çarptırıyorlar; affedilmez büyük vebal!” “Vahim hatalarınız devam ediyor; böyle gitmeye devam edecek olursanız, yarınlarda, Tarih mahkemesinde, "bilinçli olarak ve kasten", Devlet ile Millet arasında gerginlik yaratmak ve çatışma çıkarmak, Millet nezdinde Devlet'in itibarını ayaklar altına almak, Devlet-severliği, Vatan-severliği yokedip, Devlet ve Vatan düşmanlığını, Kozmopolitizm zehirini yaygınlaştırmak cürümlerinden sanık sandalyesine oturtulacaksınız! Şimdiden müdafaanamelerinizi hazırlayınız ve kefenlerinizin arasına koyunuz: Hiçbir işe yarayacağına inanmıyorum, ama, birgün sizlere hesap sormaya gelecek olan öfkeli kahramanlara karşı belki lazım olacaktır!”

“Bundan önce muhtelif yerlerde müteaddit kereler yazdım, yine de yazacağım: Türkiye'de, tehlikeli bir Kozmopolitizm gelişmesi var! Evet: Kozmopolitizm; yani Vatansızlık ideolojisi! Ve şimdi de bir de Kozmopolitizm'i hem besleyen ve besleyecek olan, hem de ondan beslenen ve beslenecek olan bir Hicret çıkıyor karşımıza! Vurgu ile belirtmeyi bir farz-ı ayn telakki etmekteyim: Henüz hangi mertebe ve safhada, hangi seviyede olduğuna dair, elimizde çok fazla sağlam ve sıhhatli istatistiki bilgi ve belge olmamasına rağmen, ekseriyeti şahsi gözlemlere dayanmakta olsa da, birbiriyle yakın bir bağlantı içerisinde olan, Kozmopolitizm ve Hicret gibi iki olgusal gerçeklikten söz edilebileceği tartışma götürmez. Gerçi bazı rakamları hem mübalağalı ve hem de yanlış bilgilendirmeli bulduğumu söyleyebilirim; bence henüz bu safhada bu mevzu iddia edildiği derecede kritik bir noktaya varmış sayılmayabilir; söz gelimi, hergün İstanbul'dan Amerika'ya altı uçak dolusu insanın gittiği ve bunların yarısının boş geldiği ileri sürülüyor; ne kadar doğru bilemiyorum, ihtiyatla karşılamak lazımdır. Yeğenim bundan bir ay önce, akademik bir araştırma için gidip de bir yıldan daha uzunca bir müddet kaldığı Amerika'dan avdet etmek istediğinde, Türkiye'ye gelen uçaklarda bilet bulmakta zorlandığı için dönüş tarihini birkaç gün sonraya te'hir etmek mecburiyetinde kalmıştı. Bu itibarla konunun birden abartılı bir trajediye dönüştürülmesini aceleci bir değerlendirme bularak tasvib etmediğim gibi, bu gibi tahrirat ve tebligatın maksadını mütecaviz başka tür bir tahrike yol açabilmesinden de endişe ediyorum. Kaldı ki Amerika'ya veya başka bir yere çalışmak için gitmek isteyenlerin kaffesini birden vatan küskünü ve kozmopolitik temayüllü kategolerine sokmaya kalkışmak da yanlış olur; seneler boyunca Anadolu köylüleri çalışmak için "Alamanya"ya gitmek üzere İş ve İşçi Bulma Kurumu şubeleri önünde kuyruklar oluşturdu; ama hiçbirisi de ne vatan küskünü idi ve ne de kozmopolit. Şimdi de aynı şekilde, kaç kişinin hangi maksatla dışarıya gitmeye çalıştığını tam olarak bilebilmekte olduğumuz kanaatinde değilim.”

“ Yerine göre Hicret de bir çözümdür; ama hangi yere göre? Bazı yazarların söz konusu bu hicret üzerine yazdıklarında bir ölçüsüzlük gözlemlemekte olduğumu söyleyebilirim: Hicret'in bereket getireceğine dair aşırı bir romantizm ve iyi niyetle de olsa bir tahrik bunlardan bazıları .” “İmdi: Dışarıya gitmek, çalışmak, kariyer, bilgi, görgü artırmak, ticaret ve buna mümasil sebeplere binaen vuku' bulmakta ise, bu, anlaşılabilir bir şeydir ve endişeye mahal olacak birşeyler aramak da yanlışlık demek olur. Ama, bu gidiş, çaresizliğin getirdiği sessiz bir protesto ise, bir yandan Ülke açısından ap-açık bir tehlikeye işaret demek olacağı gibi, diğer yandan "gidenler" açısından da "Hicret" değil, ancak bir "Kaçış" olur! Öncelikle, bu kaçış ile, zaten o kaçışı isteyenlerin ekmeklerine yağ sürülmüş olacaktır. Şayet, iddia edildiği gibi böyle bir niyet ile böyle azim bir muhacerete teşebbüs edilmekte ise: Muhacirin, Hicret'e sebebiyet verenlerin, arkalarından göz yaşı döküp ağlamak, özür dilemek ve yaptıklarından nedamet getirmek yerine "gittiler de kurtulduk" diye sevineceklerini, böylece bu kutlu vatan topraklarının "kendilerine kalacağını" düşüneceklerini; hatta belki de kasten böyle bir hesabın içinde olabileceklerini; dahası, kendilerinin de hicret etmekle neler kazanıp neler kaybedeceklerini, acaba, yeterince ve olanca derinliği ile tefekkür ediyor mu?” demişti. 
Yeniçağ gazetesi 07.12.2008 tarihli  “Vatan Sevgisi, Vatan-Sevmezler İle Hesaplaşmayı Âmir Bir Farzı Ayndır” yazısı ise Türk İnsanına bir vasiyet niteliği taşıyordu:

“Organik Vatandaş, ülkesine sâdece nüfus kaydı ile değil, rûhu ile bağlıdır; O, ülkesinin dirlik ve düzenliği, hayâtiyeti, istikbâli, onuru  için şart olan bütün ödentileri yapandır – canı da dâhil; buna mukabil Mekanik Vatandaş, bir ödeme yapmadan herşeyin hakkı olduğunu ileri sürerek bulabildiği herşeyi gaspetmekte tereddüt etmeyen, başkalarının sırtından geçinen sırıtkan bir asalak, en âdî seviyede bir küstah, sıfır potansiyelde bir terbiye yoksunudur. Bunun içindir ki Organik Vatandaş üretken bal arısına müşâbih iken Mekanik Vatandaş hırsız eşek arısına müşâbihtir. Bu îtibarla bir ülkenin selâmete ulaşması, ancak, mekanik vatandaşlarını ıslah, terbiye ve te'dib etmesi ve fakat böyle kabiliyetleri yoksa, onlardan 'birşekilde' kurtulması ile kabildir. Çünkü mekaniklerin tahayyül ettiği cemiyet, "devri dâim makinası" benzeri, hiçbir şey vermeden herşeyin alınabildiği bir "devri dâim cemiyeti"dir ve tabiatiyle böyle birşey mümkün olamayacağına binâen, mekaniklerin hoyratça sâhip çıkıp tükettikleri herşey, organiklerin emeklerinden yaptığı çalıntılardan başkası değildir.  

İmdi: "Görev" (vazîfe), gerçek, yâni organik vatandaş ile asalak yâni mekanik vatandaş arasındaki farkı tebeyyün ettirecek en temel bir numaralı kriterdir.  

O hâlde, "görev" nedir?  

Görev, Kant'ın tanımıyla, "yapılabildiği yerde iyilik yapmak"tır[1]. Yâni, iyilik yapmaya güç yettiği takdirde, iyilik yapmak artık bir tercih mes'elesi olmaktan çıkmakta ve yapılması kaçınılamaz bir zarûret olmaktadır ki işte bu kaçınılamaz zarûretin adı "görev" olmaktadır. Yâni, "şu fiili icrâ etmek iyi midir" diye garazsız-ivazsız sorulan bir suâle vicdan tarafından, samimiyetle "evet, iyidir" diye cevap verilirse, artık o iyiliğin yapılması farzı ayn olur ki bunun adı da görevdir.  

O hâlde "iyilik" nedir?  

İyilik, birisi doğrudan, diğer ikisi dolaylı olmak üzere, üç şekilde ortaya çıkar: İyi olanı yapmak, kötü olanı yapmamak, kötü olanın yapılmasına mâni' olmak. "En yüksek iyilik" (hayrı âlâ, summun bonum), doğrudan iyilik, yani bizzat iyi olanı yapmak ise de, yerine göre diğerleri de aynı evsafı hâiz olur. Kötülük yapmak ise, kezâ, aynı şekildedir: Kötü olanı yapmak, iyi olanı yapmamak, iyi olanın yapılmasına mâni' olmak.  

İmdi, nasıl ki, kesîf sağanak yağmur altında giderken yol kenarında perîşan vazıyette bir âile gördüğümüzde kendimize – yâni içimizde bulunan ve hep doğruyu gösteren vicdânımıza - "bunları arabama almak iyi midir" diye garazsız-ivazsız sorduğumuzda, vicdânımız "evet; bu, hem doğrudan iyiliktir, hem bir kötülüğü yapmamak ve hem de kötülüğe mânî olmak bakımından da dolaylı iyiliktir" diye cevap veriyorsa, artık o âileyi arabamıza almak tercih olmaktan çıkar, görevimiz, yâni beş vakit namaz gibi farzı ayn olur ise, yine benzer şekilde, kendimize – yâni içimizde bulunan ve hep doğruyu gösteren vicdânımıza - "atalarımızın, kanlarıyla bize mîras bıraktığı ve adına vatan denen bu ülkeye ve benimle aynı vatanı paylaşan insanlara hizmet etmek iyi midir" diye garazsız-ivazsız sorduğumuzda, vicdânımız "evet; bu, her bakımdan iyiliktir" diye cevap veriyorsa, artık burada da tercîh ortadan kalkar ve iyilik yapmak, yâni, vatanıma ve insanıma hizmet etmek görev hâline dönüşür; her bakımdan.  

Her bakımdan; yâni, vatanıma ve insanıma doğrudan hizmet etmek, bu hizmetten kaçmamak ve bu hizmetin yapılmasına mâni' olanları durdurmak.  

Vatana hizmet bizâtihî iyiliktir; zîra, evvelemirde, vatan sevgisi bir vâzifedir; Nâmık Kemâl'in ifâdeleriyle, "...her dinde, her millette, her terbiyede, her medeniyette hubb-ı vatan en büyük faziletlerden, en mukaddes vazifelerdendir."[2] Evet; vatan sevgisi, bizzat vazîfedir, zîra: "Bir millet vatan muhab­betinden tecrid-i nefs eder ise çok zaman geçmez, elbette vatanını o mu­habbetle me'lûf olanların râyet-ı istilâsı altında görür."[3]  

Lâkin, vatana hizmet etmek, bu kadarıyla bitmez; kaçınılamaz bir vazîfe, bir farzı ayn olan vatan sevgisi, içimizdeki vatan sevmezler ile, "ne severim, ne terkederim" diyen haddini hudûdunu bilmez, vatan-sevmez parazitlerle hesaplaşmayı da âmirdir, hem de sonuna kadar, hem de gidebileceği en son noktanın en sonuna kadar ve herşeyi göze alarak ve dahi, daha evvel bir başka yazımda da belirtmiş olduğum gibi, "herşey" demenin "her şey" demek olduğunu müdrîk olarak: Neye mâlolursa olsun.  

Bilmem, anlatabiliyor muyum?

07.02.2009 tarihli “Vedâ” başlıklı  yazısı “sadece okurlarına” değil “dünyaya” da bir veda idi:

“Her buluşma sevinçtir, her ayrılık hüzün; ancak, ne var ki, bu âlem-i şuhûdun vâzıı kanunu tarafından vaz' edilen, değişmeyen kanunu böyle: Bu gök kubbe altında ezeliyyet muhâl olduğu gibi, ebediyyet dahi muhâldir; herşeyin bir bidâyeti vardır, bir de nihâyeti; her başlayan biter, her doğan ölür. Bu dünya hayâtımız dahi öyledir: Bu fenâ âlemine geliriz, yaşarız, ölürüz ve asıl vatanımıza avdet eder, beka âlemine geri döneriz – aslında inancım kat'iyyetle odur ki beka âlemine, yâni "âhiret"e   geri dönmek diye birşey yok; bu fikri kabûle şâyân addetmiyorum, çünki esâsen "bu-dünya"ya hiç gelmedik, çünki hep oradayız, hiç yerimizden kımıldamadık; sâdece bu-dünya'nın içinde imişçesine hissediyoruz, öylesine kuvvetle hissediyoruz ki "bu-dünya"da yaşamakta olduğumuzdan şüphe duymuyoruz. Hâlbuki yok öyle birşey; burada yaşamakta olduğumuz sâdece bir zandan, bir sûi tefehhümden  ibâret, hepsi bu kadar; hepsi bu kadar olduğu için de aslında ölüm diye birşey de yok, sâdece derin bir rü'yâdan uyanış var.  

Bu dünya hayâtımız bitimlidir demiştik, ama bu-dünya'nın kendisi dahi öyledir; bir gün gelecek, nasıl ki hiçlikten çıktı ise, yine hiçlikte yok olacaktır; yok olmayacak olan sâdece bizleriz, yok olmayacağız, çünki, likaullah ile birlikte ayrılıklar bitecek ve varlığımız O'nun varlığının potasında eriyecektir.  

Evet, artık ayrılık vakti geldi; yavaş-yavaş toparlanayım.  

İlk yazıma "Merhaba dostlar; tanıyana da merhaba, tanımayana da merhaba; ben geldim. Esâsen, rû be rû tanışıyor olsak da olmasak da aynı yolun yolcusu, aynı kulvarın yarışçısıyız; o sebeple hiç yabancılık çekmeden gönülden ve sıcak bir merhaba!" diyerek başlamıştım; galiba, en iyisi aynı şekilde ayrılmak:  

Allaha ısmarladık dostlar, gönülden ve sıcak bir Allaha ısmarladık; vakit hitâma erdi, daha fazla durulmaz gayri, yolcu yolunda gerek diyor ve işbu yediyüzotuzyedinci yazım ile birlikte köşemin üzerine perdeyi indirirken, sizlerden helâllik diliyorum.  

Hakkınızı helâl ediniz; Allah sizinle olsun.  

Durmuş Hocaoğlu”

Sevgili Ağabeyimiz; durağın cennet, kabrin pür nur olsun. Hz. Peygamber yoldaşın, Ehl-i Beyt haldaşın olsun. Biliriz ki; Hakkını bizlerden hak edenlere helal edersin; bu satırların yazanı da dahil hak etmeyenlere ise; senin engin ruhun bilir.

 hilmi özden

 

[1]  Immanuel Kant., Ahlâk Metafiziğinin Temellendirilmesi (1786)., Birinci Bölüm [İonna Kuçuradi çevirisi., Hacettepe Ünivwersştesi Yayınları., Ocak 1982, Ankara, s.13]  

[2], [3] Namık Kemal., "Vatan"., Makalât-ı Edebiyye ve Siyasiyye., İstanbul 1327., Yeni Türk Edebiyatı Antolojisi., C: II, 1865-1876., Hazırlayanlar: Mehmet Kaplan, İnci Enginün, Birol Emil., 2. Basım., Marmara Üniversitesi, Fen-Edebiyat Fakültesi., İstanbul, 1993., s.223, 224”



 

 

Diğer Köşe Yazıları

Perşembe Sohbetleri

Konu: Nitelikli Teknik İnsan Nasıl Yetişir
Konuşmacı: Doç. Dr. Osman Nuri ÇELİK
Tarih: 18 Nisan 2019
Saat: 20:00
Yer: Türk Ocağı Binası

Sosyal Medya

Gençlik Kolları
Cumartesi Sohbetleri

Konu: Ekim Ayında Başlayacaktır
Konuşmacı:
Tarih:
Saat:
Yer: Sivrioğlu Konağı

Eskişehir

Eskişehir Hava Durumu

Tavsiye Linkler

Gün Olur Asra Bedel Fatih Harbiye Ömer Seyfettin Seçme Hikayeler
Türk Ocakları| Türk Ocakları Tarihçe| Türk Ocakları Kurucuları| Atatürk ve Türk Ocakları| Türk Ocakları Tüzüğü| Türk Ocaklarından Haberler
Copyright @ Eskişehir Türk Ocağı & Türk Ocakları Eskişehir Şubesi & Türk Ocakları Eskişehir Şubesi