ENTELEKTÜEL TAVIR VE YÖNETİM İLİŞKİLERİ

 

 

 

  


 

1- Giriş: İnsan Davranışlarının Zihin Temeli

İnsan davranışlarının, genel geçer bir tasnife göre, ‘içgüdüsel ve biyolojik kökenli’, ‘sosyal nitelikli’ ve ‘doğrudan zihin kaynaklı’ olmak üzere üç ayrı çıkış alanına sahip olduğu kabul edilir. Birincisi, içgüdüsel ve biyolojik kökenli olan davranışların esas kaynağı, insan fizyolojisi ve bedenidir. Bu davranış türünde insanlar, belirli bir bedene sahip olmalarından dolayı diğer canlılar ile aralarında önemli ortak davranış kalıplarına sahiptirler. Mesela, yemek, içmek, üremek ve benzeri fiiller. İkincisi, kişilerin içinde bulundukları sosyal yapıların, birlikte yaşamayı teminat altına almak için ortaya koydukları sosyal kuralların şekillendirdiği davranışlardır. Mesela, hukuki kurallara, örf ve âdetlere, inanç ve ahlak düzenine, görenek ve görgü kurallarına, mesleki gereklilikler ile her çeşit sosyal beklentilere uyma tarzındaki davranışlar gibi. Üçüncüsü, doğrudan doğruya insan zihninin düşündüğü, tasarladığı ve icra eylediği hareketlerden meydana gelen davranışlardır. Mesela, hayatta karşılaşılan somut olay ve olgulardan soyut çıkarımlar elde etmek, olay ve olguların neden-sonuç ilişkilerini kurmak, haksızlığın ve adaletsizliğin farkında olarak bütün bunlara karşı çıkma yürekliliğini göstermek, hak ve hakikat uğrunda mücadele etmek veya direnmek, “iyiliği emretme, kötülükten sakındırma” iradesine sahip olmak gibi hareketlerdir. Aslında, bütün insanların davranış toplamı, yetenekleri, bilgileri, karakterleri ile her türlü kişisel ve kültürel özellikleri çerçevesinde şekillenmiş olan bu üç tür davranış çeşidinin değişik ve farklı bileşiminden meydana gelmektedir.

Gerçekte, insan zihninin, her üç davranış türü kapsamındaki fiillerde, farklı derecelerde de olsa, müdahil olduğu görülmektedir. Böylece, insanlar ile diğer canlılar arasında ortak gibi görünen içgüdüsel ve biyolojik kökenli davranışlar, insanlar için mutlak anlamda fizyolojik bir eylem olmaktan çıkarak, bir şekilde zihinsel süreçlerin de işin içine girmesiyle birlikte, belirli ölçülerde sosyal bir boyut kazanmış olmaktadır. Mesela, diğer canlılarda “yemek” eylemi, tamamen içgüdüsel ve fizyolojik bir olaydır. Buna karşılık, “sosyal bir varlık” olma gerçekliği yüzünden insanlar için “yemek” eylemi, “yemek yapma”, “ âdabına uygun yemek yeme”, “ yemekli toplantı” gibi, “yemek” fiili ile ilgili zihinsel süreçlerin de işin içine karıştığı birçok sosyal etkinlik olarak ortaya çıkmaktadır. Aynı şekilde, insanların içinde yaşadıkları grup ve toplulukların, ortak bir hayat tarzı ya da kültürü olarak kendilerinden bekledikleri davranışların gerçekleştirilmesi sırasında da, belirli ölçülerde zihinsel çaba ve etkinliğin devreye girdiği görülmektedir. Buna göre, kişilerin içinde yaşadıkları grup ve toplulukların kendilerinden bekledikleri sosyal davranışları algılamaları, öğrenmeleri, gereğince yerine getirmeleri olgusu da, büyük ölçüde zihinsel çabayı zorunlu kılmaktadır. Bu anlamda, asgari düzeyde aklı olmayan ya da henüz rüştüne ermeyen kişilerin, mümeyyiz sayılmamalarının asıl sebebi de budur. Bu bağlamda, kişilerin, içinde yaşadıkları grup ve toplumların, eğer haklı ve akla uygun bir gerekçeleri yok ise, sosyal kural ve değerlerine en azından saygılı olma sorumlulukları vardır; ayrıca, bu hâl onların yetenek düzeyleriyle yakından ilgili bir durumdur. Ancak, insan davranışlarının üçüncü türü, köken ve kaynak olarak, tamamen zihin tarafından algılanmakta, tasarlanmakta ve yerine getirilmektedir. Aslında, bu durum insan zihninin düşünme fiilidir. Düşünme, duyuların ve çevrenin müdahalesi olmadan, insan zihninin, kendi bilgi malzemesi ile yaptığı eylemdir (Bolay, 1996, 115). İnsanlar, hayat boyunca geçirdikleri tecrübeler ve edindikleri bilgilerle uzun süreli hafızada oluşturdukları zihni içerikler aracılığıyla düşünür ve hayal ederler. Hatta,  insanların uzun süreli hafızalarındaki zihni içerikler, üst üste istif edilmiş “miktar” değil, aynı zamanda öğeler arasında çeşitli ilişkiler gösteren bir “yapı”dır. Ancak, insanlar, uzun süreli hafıza denilen o muazzam içeriğin her an bilincinde olmayabilir. İnsan zihni, her an belli ihtiyaç ve amaçlarla ya algı süreciyle dış dünyaya yönelir ya da düşünme ve hayal etme denilen süreçlerle sembolik planda ilişkiler kurar. Fakat, insan zihni, ister içe, ister dışa yönelsin, belli bir anda bilincin orta yerini daima sınırlı sayıda algı, düşünce ve hayal öğeleri işgal eder (Özakpınar, 2000, 110). Bu çerçevede, insan zihninin “düşünme” fiiline, düşünen bir zihin sahibi olan kimse açısından, yaşanılan hayat içinde meydana gelen çok sayıdaki olay ve olgulardan hareketle yeni bir çıkarıma ve “hükme” ulaşmış olmayı, örnek olarak vermek mümkündür. Aynı şekilde, yine düşünen bir zihne sahip olan bir kimsenin, hayatında karşısına çıkan herhangi bir meseleyi, kendi zihninde daha önce oluşmuş olan mevcut “bilgi” ve “değerleri”  kullanmak suretiyle çözmeyi başarması, başlı başına bir zihni faaliyet ve düşünme tarzıdır.

Ortalama her insan, yaşadığı hayatı, bu üç davranış türü kapsamındaki fiillerin harmanlandığı bir davranış toplamı üzerinden idame ettirir. Ancak, bu davranış toplamının, her kişideki bileşeni, yeteneğe, bilgiye, her türlü kişisel ve kültürel özelliklere göre faklılıklar gösterir. Bu davranış toplamında, bazı kişilerde içgüdüsel ve biyolojik kökenli olanların oranı, diğer iki davranış türünün payına göre daha baskındır. Mesela, küçük çocuklar ve gençler ile kitle kültürü taşıyıcısı her yaştaki kişilerin toplam davranışlarında, içgüdüsel ve biyolojik kökenli olan davranışların egemenliği söz konusudur. Bazı kişilerde, sosyo-kültürel ve mesleki davranışların ağırlığı ve egemenliği yaygındır. Mesela, orta yaş ve sonrasında olup da sıradan bir kişiliğe sahip olan kişiler ile belirli bir mesleğin icaplarıyla hemhâl olmuş bulunan kimselerde, çoğunlukla sosyal kuralların etkisi ile şekillenen davranışların yaygınlığı dikkat çekmektedir. Çok ender bazı şahsiyetlerde ise zihinsel faaliyetler ile düşünme eksenli davranışların, yaşanılan hayata damgasını vurduğu görülür. Mesela, yüksek kültür mensubu şahsiyetler ile “entelektüel” kimseler bu gruba dâhildirler. Bu durumda, insan davranışlarının tamamı, farklı derecelerde de olsa bir şekilde zihinsel süreçlerle ilgili ve irtibatlıdır. Aslında, kişioğlunun, diğer canlılara göre sahip olduğu çok sayıdaki farklılık ve üstünlüklerinin hemen hemen tamamının arka planında, insandaki zihin sisteminin işlerliği ve işlevselliği vardır. Bu bağlamda, herhangi bir kişinin ya da “beşerin”, ne derecede “insan” olacağının ölçüsü, sahip olduğu zihinsel süreçleri ve imkânları, hangi doğrulukta ve hangi kapasitede kullanmış olduğu gerçekliğine bağlıdır.

  


 

2-Entelektüel Kavramının Tanımı ve Benzer Kavramlarla İlişkileri

Her çağ ve dönemde, bütün toplumlarda en geçerli olan toplumsal sınıflandırma şekli, çoğunlukla kişilerin bilgi süreçleri ile zihinsel etkinliklere katılım derecelerine göre olmuştur. Mesela, “âlimler” ve “cahiller” veya  “bilenler” ve “bilmeyenler” ayrımı, kişilerin sahip oldukları bilgi miktarını esas almaktadır. Aynı şekilde, toplumsal kültür sıralamasında “yüksek kültür”, “halk kültürü” ve “popüler kültür” tarzındaki ayrımın temel kıstası, bu kültür çeşitlerini şekillendiren bilgi sistemlerinin niteliği ile ilgilidir. Bu bağlamda, bilmenin miktarı, bilinen şeylerin niteliği ve zihinsel faaliyetlerin en anlamlı ve önemli düzeyini göstermesi bakımından “entelektüel” kavramı, insanlar için en idealistik (ülkücü) tavrı temsil etmektedir. Entelektüel, bütün alanlarda zihin hâkimiyetini ileri süren, bilgide gerçeğin, ahlakta doğruluğun ancak nitelikli bilgi ile belirlenebileceğini savunan, fikri meselelerle uğraşan ve yüksek kültür sahibi şahsiyettir (Ayverdi, 2005,861). Entelektüel şahsiyet tanımının anahtar kavramı, nitelikli bilgi sahibi olmak olarak görünmektedir. Burada, nitelikli bilgi ile kastedilen bilgi türleri, doğruluğu ve gerçekliği hakikat ölçüsünde mutlak olan vahiy bilgisi ile her biri sağlıklı ve dengeli bir akıl (aklıselim) aracılığıyla elde edilen, ancak doğruluk ve gerçeklikleri izafi olsa bile, gerektiği ölçüde tahkik ve test edilmiş olan bilgi çeşitleridir. Bunlar arasında, özellikle bilimsel bilgiyi, felsefeyi, sanat bilgisini, ahlak bilgisini ve edebiyatı saymak mümkündür. İnsan topluluklarının, yaşadıkları hayat içerisinde kullandıkları ve davranışlarının temeli yaptıkları daha çok sayıda bilgi çeşidi mevcuttur. Niteliksiz bilgi türleri denilen bu grup içerisinde, her türlü batıl inancı, alışkanlık haline gelmiş olan gündelik bilgileri, moda ve gösterişe dair bilgileri, falcılık ve büyücülük ile astrolojik bilgileri, şans oyunlarına dair bilgileri, kitle kültürünün ana malzemesini oluşturan magazin ve popüler kültüre ait bilgileri dâhil etmek mümkündür (Eroğlu, 2009, 20-21). Bu bağlamda, kişiler arasında bilgi sahipliğine dair derecelendirmelerde kullanılan, “entelektüel”, “âlim”,  “yüksek kültür sahibi”, “şahsiyetli” gibi tanımlamaların ortak paydası, bu niteliklere haiz olan insanların büyük ölçüde nitelikli bilgilerle donanmış olma özellikleridir. Bütün bu nitelikli bilgilerin tümü hakkında, yeterli ölçüde bilgi sahibi olmak, arzu edilen bir husus olsa bile, fiiliyatta pek gerçekleşebilir bir durum değildir. Ancak, bunlardan hiç olmazsa bir veya birkaçı hakkında yeterli ölçüde bilgi üretmek, bir şekilde üretilmiş bilgileri öğrenmek, bu bilgileri yaşanılan hayatın vazgeçilmez değerleri yapmak, bu bilgiler üzerinden haksızlık ve adaletsizliklerle savaşmak ve bu bilgilere dayanarak her türlü iktidar ve otoriteyi sorgulamak, insanları “şahsiyetli”, “yüksek kültür sahibi”, “âlim” ve “entelektüel” birer kimse haline getirebilir.

Entelektüel kelimesinin kökeni, Latince’deki “intellectus” kelimesine dayanmaktadır. “Intellectus”, Fransızca’ya  “intellect” olarak geçmiştir. “ İntellect”, “zihin”, “anlama”, “kavrama”, “düşünme” ve “bilme yeteneği” anlamına gelmektedir. Aynı şekilde, Fransızca’daki  “intelligence” kelimesi de aynı kökten gelmekte olup, “zihniyet”, “zekâ”, “anlayış” ve  “kavrayış” gibi anlamlara gelmektedir. Fransızca’daki “intellect” kelimesinden türetilmiş bir sıfat olarak “intellectuel, elle” kavramı, anlama, kavrama ve bilme yeteneğine sahip olan kimseleri ifade etmek için kullanılmaktadır. Yine, aynı kelimenin bir türevi olarak “intelligencia”, entelektüel sınıfı ve topluluğu anlamına gelmektedir (Le Petit Robert, 1968, 920-921). Entelektüel kavramının, öncelikle Fransa kültür coğrafyasından doğmuş olması, orta çağ Avrupa’sının yaşadığı tarihi süreç ile son derece ilgili bir olaydır. Bilindiği gibi, orta çağ Avrupa’sında, Hz. İsa’nın vahiy yoluyla getirmiş olduğu dini öğretinin içinin boşaltılarak Hıristiyanlığın aşırı bir şekilde kültürleşmesi sonucunda, baskıcı bir kilise yönetimi ortaya çıkmıştır. Böylece, din adamları oligarşisi üzerinden toplumun bütün hayat alanları, despotik bir şekilde denetim altına alınmıştır. Bir taraftan kilisenin, diğer taraftan feodalitenin baskısı alında ezilen toplumsal yapıları, bu koyu despotik güçlerin haksız iktidarlarından korumak ve özgür düşüncenin önünü açmak maksadıyla sanat ve rasyonel düşünce kaynaklı başkaldırının ilk adımları Fransa’ da atılmıştır. Belki, tarihsel süreç içerisinde, çeşitli toplumlara mensup ve entelektüel niteliklere sahip olan kimseler, daha önceden de ortaya çıkmış olabilir. Ancak, bir entelektüel iklimin doğması ve birbirini izleyen birçok entelektüel grubunun yetişmesinde, İtalya’dan başlayıp Fransa’ya, oradan da çevredeki toplumlara yayılan Rönesans ve aydınlanma hareketinin çok büyük bir katkısı olmuştur (Konuk, 2005, 73-86). Çağdaş Batı toplumlarının, sömürgecilik ile paralel giden bir endüstriyel gelişme hamlesine ilave olarak, sosyal ve siyasal hayatlarında da, hiç olmazsa belirli bir entelektüel iklimin varlığı, arka arkaya birbirini izleyen çok sayıda entelektüelin doğuşunu hızlandırmıştır. Bu çerçevede, güçlü ve etkili bir entelektüel grubunun varlığı, bu toplumlarda, başta siyasi ve iktisadi iktidarlar olmak üzere, her tür yönetim ilişkilerinin, nispeten bilime, akla, adalete, eşitlik ve doğruluğa uygun bir şekilde yürütülmesinde, çok önemli bir referans çerçevesi teşkil etmiştir.

Entelektüel kavramı ile birlikte, bazen eşanlamlı, bazen yan bir kavram olarak, belki de daha sık bir şekilde, “aydın” kavramı kullanılmaktadır. Olgusal olarak “aydın” denilen kişiler, kendileri doğrudan bir araştırma ve inceleme yapmaksızın ve bunların üretilmesine katılmaksızın, nitelikli bilgiler hakkında bir şekilde üretilmiş bilgi ve düşünceleri öğrenen, bunları nakleden, bu görüş ve düşünceler üzerinden bir kısım sosyal olay ve olguları yorumlamaya çalışan kimselerdir. Aydınlar, çoğunlukla yaratıcı düşünce ve eleştirici bakış açısına sahip değillerdir. Aydın kavramı, özellikle azgelişmiş ve sömürgeleşmiş ülke ahalisinde, çoğunlukla olumsuz anlamlar çağrıştıran bir kelimedir. Bu tür ülkelerde, aydın sayılan ya da adlandırılan kesim, çoğunlukla kendi halkına yabancılaşmaları, zengin ve güç sahibi ülkelerin dünya görüşlerinin propagandacısı rolüne soyunmaları ve sürekli olarak çıkarlarını önceleyen fırsatlar kollamalarıyla dikkat çekmektedirler. Bu yönleri ile “aydın” kavramının, “entelektüel” kavramı yerine veya benzer bir kavrammış gibi kullanılması, “entelektüel” kavramına ve çağrışımlarına haksızlık olur. Entelektüel kavramının önem ve cazibesinin yüksekliği, bu olgunun istismarını da peşinden sürükleyerek, başka bir olumsuz kelimenin doğuşuna neden olmuştur. Bu kelime, “entelektüel”den bozulma “entel” kelimesidir.”Entel” kelimesi, halkın, bir entelektüelde bulunması gereken niteliklere sahip olmadığı halde, bu niteliklere sahipmiş gibi görünmek isteyen ve entelektüel olmaya özenen kişileri alaycı bir üslupla ifade etmek için yakıştırdığı bir tanımlamadır (Ayverdi, 2005, 861).

Batı dışı toplumlarda, geçmişlerinde tek tük entelektüel sayılacak şahsiyetler bulunmakla beraber, yakın bir tarih içerisinde, geniş çaplı entelektüel bir ortam doğmamıştır. Bu yüzden, bu toplumlarda hiçbir entelektüel niteliğine sahip olmasalar bile, bu niteliklere sanki sahipmiş gibi hareket eden ve bu arada kendilerine “aydın” adını koyan geniş bir kesim, özellikle egemen ve güçlü batılı ve batıcı düşüncelerin bir anlamda “tetikçiliğini” yapmaktadırlar. Tarihi süreç itibarıyla entelektüel bir iklimin ve ortamın olduğu toplumlarda, “entelektüel” ile “aydın” kavramları eşanlamlı kullanılabilir ve anlamları itibarıyla birbirleriyle de örtüşebilir.  Oysa,  entelektüel bir iklimin ve ortamın olmadığı toplumlarda, gerçek “entelektüel nitelikler” ile kendilerinin sahip olduğu “aydın” özellikleri arasında çok ciddi farklılıklar söz konusudur. Bu çerçevede, bilimsel zihniyet ve özgür düşüncenin yeterince gelişmediği, çoğu düşünce ve görüşlerin yerli otoriteler ve özellikle güçlü yabancı güçler lehinde şekillendiği bu ülkelerin, normal vatandaşlara göre nispeten daha fazla “okur-yazar” olan bu kesime sadece “aydın” denilmesini yeterli görmek gerekir. Bütün bunlardan dolayı, azgelişmiş ülke ve toplumlarda, belki de en kıtlığı çekilen değer “entelektüel”  , en önemli sorun da gerektiği ölçüde “entelektüel” bulunmaması halidir.

  


 

3-Entelektüel Tavır ve Entelektüellerin Nitelikleri

Entelektüel olgusunun, daha açık ve seçik bir şekilde açıklanması ve benzer diğer kavramlardan tam olarak ayırt edilmesi bakımından “entelektüel” kavramını kapsayıcı bir şekilde yeniden tanımlamakta fayda vardır: “Entelektüeller, sosyal olay ve olgulardan elde ettikleri çıkarımlardan bir takım soyut ilkelere ulaşabilen; toplumun temel yapısı, meseleleri ve değerleriyle meşgul olup,  bunlar hakkında düşünebilen; başlıca sosyal, ekonomik ve siyasi oluşumları eleştirebilen; genellikle kabul edilmiş görüş, izah tarzları ve varsayımları analiz ederek değerlendirebilen; bunlara bir şeyler katma veya hiç olmazsa bu görüş, izah tarzları ve varsayımları yorumlayabilme gücüne sahip bulunan kimselerdir (Dereli, 1975, 31). Bu kapsamlı tanım üzerinden, “entelektüel olmanın temel kıstasları” veya “entelektüel nitelikleri” aşağıdaki gibi açıklanabilir:

     

a) Entelektüel kişinin, yaşadığı hayattaki davranış ve tutumların çoğunu, biyo-sosyolojik kökenli davranışlar veya sıradan alışkanlıklar yerine, kendi zihin süreçleri üzerinden ortaya koyduğu duygu ve düşünce eksenli bir hareket tarzı oluşturur. Sıradan ve ortalama bir insanın davranış ve tutumlarının kaynağı,  çoğunlukla kendi bedeni ve içerisinde yaşadığı sosyal çevrenin dışsal etkileridir. Buna karşılık, entelektüel kimsenin tavır ve hareketlerinin esin kaynağı, kendi değer yargıları ile zihin süreçleridir. Bu bağlamda, entelektüel insan, hak ve hakikate iman eden ve düşünen insandır. İman eden ve düşünen insan, yaşadığı hayatın mana ve gayesine yönelir; o mana ve gaye çerçevesinde tasarlar ve düşünür; bu tasarımlar ve düşünceler ölçüsüyle kendi tavır ve hareketlerini tayin eder (Topçu, 2005, 56). Entelektüel kimsenin tavır ve hareketini tayin eden güç, görünüşte ve ilk bakışta zihni ve akli süreçlermiş gibi görünse de, gerçekte insan zihninin ve aklının herhangi bir hata yapmadan kendi yolunu bulmasındaki doğruluk ölçüsü, hiç şüphesiz en yüksek nitelikteki mutlak bilgi ve referans, saf haliyle durup henüz kültürleşmemiş “vahiy bilgisidir”. Bu bağlamda, daha önce gelen peygamberlerin, “düşünen insanı” yücelten hareketini, İslâm’ın yüce peygamberi mükemmel bir şekilde yenilemiştir. Bu anlamda, vahyolunan bütün dinler gibi İslâm’ın da yeryüzüne getirdiği esas inkılâp, “düşünen insanı”, sıradan ve ortalama bir kişinin üstüne yükseltmesidir( Topçu, 2005, 57). Öyleyse, entelektüel kimse, tavır ve hareketlerini çoğunlukla kendi iman ve düşünce sistematiğine göre belirleyip uygulayan kişi olmakla sınırlı kalmayıp, büyük Türk entelektüeli Mümtaz Turhan’ın dediği gibi, gerektiği zaman söz ve düşünceleri ile tavır ve hareketleri arasında bir tutarsızlık olmadığını, “hayatını bir mühür olarak basmak suretiyle” gösteren şahsiyettir  (Özakpınar, 1997, 30).

 

b) Entelektüel kimse, kendi toplumu içinde büyük ve yüksek bir karakteri temsil eden ender bir şahsiyet olarak tebarüz etmektedir. Sıradan bir kişilikten farklı olarak, “şahsiyet”, yetenek ve bilgi gibi kişilerin diğer niteliklerinin yanında, yüksek ahlak değerlerine de sahip olduğu için, içinde yaşadığı toplumun temel yapısına ve değerlerine duyarlı, fakat aynı zamanda toplumundaki kötü eğilimlere ve bozulmalara karşı dirençli olan kimsedir. Büyük şahsiyetin, temel karakteri, toplumuna kişisel hesap ve çıkarlarının üzerinde faydalı olmakla birlikte, hiçbir zaman fedakârlık ve ülkücülük tavrından vazgeçmemiş olması halidir. İşte, toplumları kötü eğilimlerden ve bozulmalardan koruyacak, onları doğruluk ve iyilik üzerine yükseltecek olanlar, varlıklarıyla büyük bir şahsiyet olmayı başarmış olan entelektüel kimselerdir (Özakpınar, 1997, 28-31)

 

c) Entelektüel olmanı n temel kıstaslarından bir diğeri, toplumun, tabiatın ve insanlığın temel meseleleri ve değerleri ile sürekli olarak meşgul olmak, belli başlı ekonomik, sosyal, siyasi, askeri ve ekolojik meseleler karşısında, eleştirici bir tavır takınabilmek ve duruş sergileyebilmektir (Dereli, 1974, 29). Yakın bir zamana kadar, entelektüellerin, entelektüel bir niteliğe sahip olduklarının göstergesi olarak, içinde yaşadıkları toplumun güç ve iktidar odaklarına, hakikat, hak ve adalet adına, sorgulayıcı, eleştirici ve muhalif bir tavır göstermeleri yeterli olmaktaydı. Ancak, 1990’lı yıllardan sonra, hızlı bir şekilde bütün dünya toplumlarını saran küreselleşmeyle birlikte, entelektüellerin meşgul olması gereken meselelerin artması yanında, bir entelektüel olarak muhalefet etmeleri ve direnmeleri gereken, küresel güç ve iktidar merkezlerinin sayısı da çoğalmıştır. Bu yönüyle gerçek entelektüeller, kişisel çıkar gözetmeden, hak, hakikat ve adalet değerlerinin etkisiyle zayıfları savunan, her türlü haksızlığa ve ahlaksızlığa karşı çıkan; ayrıca, hiçbir otoriteye boyun eğmeyen ve hatta meydan okuyan kimselerdir (Said, 1995, 23).

Entelektüel olmanın temel kıstasları olarak belirtilmiş bulunan bu nitelikler, aynı zamanda “entelektüel olmanın” asgari şartları sayılmalıdır. Sosyal ve kültürel zemin ile kişisel yetenek, nitelikli bilgi ve yüksek ahlak gibi değer ölçülerinin ve yargılarının, kuvvetli bir irade ve hakikat sevgisinin bir araya gelmesi ile entelektüel olmanın ortamı doğmuş olacaktır. Fakat entelektüel olmaya dair bütün bu şartların varlığı, eğer entelektüel olma bilincine, azmine ve yürekliliğine dönüşürse, ancak o vakit bir entelektüel hareketlilik meydana çıkacaktır.

  


 

4- Azgelişmiş Ülkelerde Entelektüel Olmanın Zorluğu

Azgelişmiş ülke olma gerçekliği ile entelektüel olmaya dair nitelikler, aslında paradoksal bir durum arz etmektedir. Buna göre, azgelişmiş ülke olmanın çok sayıdaki sebeplerinin çoğunun arkasında, bilimsel zihniyetin yetersizliği ile aç gözlü yönetici sınıfın duyarsızlığı vardır. Bu tür ülkelerin, yönetim ilişkilerinin ve karar alma merkezlerinin, yapıcı ve yaratıcı bir entelektüel grubunun zihinsel faaliyetleri ile beslenmemesi ve desteklenmemesi sonucunda, telafisi mümkün olmayan çok büyük hatalar ortaya çıkmaktadır. Ancak, azgelişmiş ülkelerin sömürgeleşmiş sosyo-ekonomik, siyasi ve bürokratik yapıları, bağımlı ve güdümlü bilgi sistemleri ile niteliksiz kitle kültürü özellikleri nedeniyle bu toplumlarda, entelektüel vasıflara sahip kimselerin çıkmasına pek müsait bir sosyal ve kültürel zemin yoktur. Bu tür ülkelerde, toplumun sosyal kaderini yapıcı bir şekilde harekete geçirecek entelektüel bir hareketin doğmasını engelleyen en önemli nedenlerden birisi, o ülkeyi ve o toplumu merkeze alan bir zihinsel faaliyet tecrübesinin yetersizliğidir. Azgelişmiş ve dolayısıyla da çoğunluğu sömürgeleşmiş ülkelerde, genel geçer ve egemen bilgi sistemlerinin, çağdaş batı topluluklarından tercüme ve aktarma yoluyla gerçekleşiyor olması, yerli ve milli bir düşünce sisteminin doğuşunu önlemektedir. Bu durumda, entelektüel olma potansiyeline sahip olan kişiler, özgün ve sağlam bir düşünce iklimi oluşturamamaktadırlar. Bunlardan bir kısmı, sadece Batı merkezli,  kapitalist ideolojinin uzantısı, oryantalist eğilimli, popüler ve magazin türü bilgilerin taşınması ve yayılmasında oynadıkları rol icabı, olsa olsa nakilci ve tercümeci bir aydın grubu sayılırlar. Ayrıca, azgelişmiş ve sömürgeleşmiş ülkelerde, zengin batılı ve küresel güçlerin,  içerideki nüfuz ajanları gibi çalışan bazı resmi ve sivil iktidar odakları aracılığıyla yerli ve milli düşünce eksenli kişilere, sürekli baskı ve tahakküm kurmaları sonucunda, yine entelektüel bir oluşumun doğması, daha işin başında bastırılmaya çalışılmaktadır. Aslına bakılırsa, bu gibi ülkelerde, entelektüellerin yetişmesini önleyen en büyük etken, bizzat azgelişmiş ülkelerin “sürüleşmiş” ve “kitle toplumu” haline gelmiş olan kendi ahalisidir. Çünkü bu kitle toplumu halkı, kendilerini yakından ilgilendiren konularda dahi ilgisiz ve kayıtsız kalan, varsa yoksa kısa vadeli ve anlık çıkarlara odaklanmış olup, çoğunlukla ciddi değer yargıları ve düşüncelere karşı soğuk duran geniş halk kitleleridir. Bu anlamda, azgelişmiş ve sömürgeleşmiş ülkelerde, aslında entelektüel hareketlere çok büyük bir ihtiyaç olmasına karşılık, halkın büyük bir çoğunluğunun, entelektüel düşünce ve hareketler karşısında, duyarsız ve kayıtsız olması, entelektüelleri muhatapsız bırakmaktadır. Azgelişmiş ülkelerin toplumları, çoğunlukla pozitivist ve modernist eğitim sistemi ve kitle iletişim araçlarıyla, kendi geleneksel değerlerinden koparılarak, birer kitle ve magazin toplumu haline gelmişlerdir. Geçmişten kopmuş ve usanmış, gelecekten ümitsiz ve habersiz, sadece “anı yaşamaya” ayarlanmış ve şartlanmış bu kitle toplumu, entelektüel düşünce ve hareketleri algılayacak ve bu yönde bir tavır geliştirecek zihin yapısından büyük ölçüde mahrum kalmıştır.

  


 

5- Türkiye’de Yönetim İlişkileri ve Entelektüel Kıtlığı

Tarihi süreç içerisinde, son yüzyıllık dönemin, (bu yüzyılın da özellikle son elli yılında), genelde Türk toplum yapısı, özelde Türk yönetim ilişkileri bakımından ortaya çıkan en bariz gerçeklerinden birisi, birkaç örneğin dışında, entelektüel niteliklere sahip kimselerin pek çıkmamasıdır. Entelektüel vasıf ve kıstaslara sahip olan kimseler de, ya batıcı-resmi ideolojinin jakoben yöneticileri tarafından ağır bir baskıya maruz bırakılmış, ya da batıcı bürokratik sistem tarafından yıldırılmış geniş ahali kesimince kısa sürede bilinmezliğe terk edilmiştir. Bu çerçevede, Türkiye’de yeterince entelektüel yetişmemesinin, birçok sebep yanında asıl sorumlusu (aslında suçlusu), etnik anlamda olmasa bile, (yine, birkaç örnek dışında)  kültür ve kimlik olarak Türk milli değerlerine yabancılaşmış, ama aynı ölçülerde de Batıcılaşmış, Türk yönetim mekanizmalarını elinde tutan bir yönetici kadronun varlığı ve baskısıdır. Türk Milletinin lokomotifi konumunda bu kozmopolit tabaka, temel yönetim tarzı olarak modernleşme sürecini, Türk Milletinin değerlerini ve ihtiyaçlarını göz önüne almadan, doğrudan doğruya “Batılılaşmak” şeklinde somutlaşan kendi atıf sistemlerine göre yürütmeye çalışmıştır. Osmanlı Türk Devletinin son zamanlarında ve Cumhuriyet -özellikle, Atatürk’ün vefatından sonraki- döneminde, İbni Haldun’un bir toplumun yükseliş-çöküş çizgisini belirleyen ”tavırlar teorisi” bağlamında,  “millet-yönetici” ayrımı son derece keskin bir farklılık göstermiştir. Türk yönetim tarihinde belirgin bir şekilde dikkat çeken “devşirme-dönme” ağırlıklı “merkez” ile devletin gerçek temsilcisi ama “sürü” konumuna indirgenmiş halk tabakasının “çevre” olduğu bu toplumsal ikilem, aynı şekilde “millet-aydın” ilişkilerine de yansımıştır (Türkdoğan, 2003, 56-60). Milleti aşağılayan ve millete yabancılaşan “merkezi yönetim”, ülkedeki her türlü eğitim ve öğrenim kanallarının yanında, diğer iletişim araçlarını da denetiminde tutmasından dolayı kendine bağlı ve güdümlü bir “aydın sınıfı” yaratmıştır. Bu çerçevede, bu batıcı yönetici kadrolar, pozitivist ve modernist paradigmalar doğrultusunda, yeni bir “Türk Ulusu” inşa etme projesi kapsamında (ki, bu projenin asıl sahibi Batılı karar merkezleridir) bu  “aydınları”, kendi batıcı ideolojilerinin ülke halkına zorla benimsetilmesinde birer araç olarak kullanmışlardır.

       Türkiye’de, genel olarak geniş halk kesiminde, aydın ve aydın konumunda olanlara karşı, çok açıktan olmayan ama örtülü ve ısrarlı bir tepki söz konusudur. Anadolu’nun çeşitli yerlerinde, “cahil” kavramını, diplomasızlar için değil, hayat tecrübesi yeterli olmayan gençler için kullanırlar. Burada, resmi eğitim sisteminden geçmiş kişilerin, toplumun ruh halini anlayamadıklarına dair çok ince bir toplumsal eleştiri ve kanaat olmalıdır. Bütün bu gözlem ve tespitler, Türkiye’deki eğitim ve öğrenim faaliyetlerinin en yüksek düzeyini temsil eden üniversitelerden de, pek entelektüel çıkmayacağının işaretini vermektedir. Belli ki, Türkiye üniversitelerindeki eğitim ve öğrenim faaliyetleri, belki bazı insanların entelektüel olmasını sağlamıyor ama bir kısım kişilerin, bazı konuların diplomalı “zanaatçısı” yapıyor (Kayalı, 2005,143). Gerçekten de, Türkiye’deki üniversitelerin mevcut bilgi metodolojisi, bilimsel araştırma stratejisi ve bilgi kaynakları ile aşırı merkeziyetçi hiyerarşik yapısı, entelektüel yetiştirmekten çok, nakilci ve tercümeci bir akademisyenlik anlayışı içerisinde, güçlü ve zengin toplumların çekim alanından kendini kurtaramayan güdümlü bir aydın sınıfı üretmektedir.

Türkiye’deki yaygın aydın sınıfının,  kendi zihin sistemleri yoluyla içinde yaşadıkları toplumun sosyal yapıları ve kültür değerleri hakkında ortaya koydukları dikkate değer herhangi bir düşünce tarzı mevcut değildir. Bu çerçevede, Türkiye’deki en iddialı aydınların dahi savundukları görüş ve düşünceler, çoğunlukla batıcı, kapitalist ve oryantalist bakış açısıyla ele alınmış olan dış kaynaklı nakiller ve analitik boyutu olmayan popüler yorumlardan meydana gelmektedir. Ayrıca, Türkiye’deki aydınların, güçlü ve haksız otoritelere karşı, hak, hakikat ve adalet adına ortaya koymuş oldukları, yine birkaç örnek dışında, fazla bir tavır ve hareket de yoktur. Türkiye’nin aydınlarının istikametini tayin eden esas itici güç, genellikle uluslar arası ilişkilerdeki güç ve iktidar ilişkileridir. Bu bağlamda, Türkiye aydınları, Dünya ekonomisinde ve siyasetinde Fransa güçlü ise Fransa’yı, İngiltere güçlü ise İngiltere’yi, Almanya güçlü ise Almanya’yı, Sovyetler Birliği yukarıdan tazyik ederse Rusya’yı, Humeyni popüler olursa hemen bir kısmı İran’ı, hatta çöl kabadayısının yıldızı parlarsa Libya’yı, 1990’lardan sonrada illaki ABD ve AB’yi kutsallık(!) derecesinde (bu sonrakiler, sağcı, solcu, dinci, ulusalcı, laikçi bilumum batıcıların ortak kutsalları oluyor) yüceltir ve bu uğurda çaba göstermeyi, kendilerine en büyük “MİSYON” edinirler.

  


 

6- Sonuç: “Sizden önceki asırlarda, yeryüzünde (insanları) bozgunculuktan alıkoyacak faziletli kimseler bulunsaydı ya! Fakat onlardan kurtuluşa erdirdiğimiz az bir kısmı müstesnadır (bunlar görevlerini yaptılar). Zulmedenler ise kendilerine verilen refahın peşine düştüler. Zaten günahkâr idiler.” (Hud Suresi, 116)

Geçmiş yüksek medeniyetlerin tamamı ile şimdiki çağdaş batı medeniyetinin yükselme dönemlerinde, her türlü yönetici kadroların önemli karar ve icraatlarının arkasında, büyük ölçüde entelektüel düşünce ve önerilerin katkıları vardır. Entelektüeller, doğrudan doğruya yönetim ve iktidar merkezlerinin etki altına girmezler. Çünkü, güç ve iktidar sahiplerinin gölgesinde, hiçbir özgür ve özgün düşünce ortaya çıkma fırsatı bulamaz. Bu durumda, bulundukları mevki ve makam itibarıyla toplumsal süreçlerin kaderinde etkili olan kararları almakta olan yönetici kadroların, bir şekilde entelektüellerin şimdiki zamana ve geleceğe dair bilimsel görüş ve öngörülerinden faydalanmayı bilmeleri gereklidir. Yönetici kadroların, entelektüel düşünce, eleştiri, öneri ve uyarılardan uzak durmaları, onları kısa zamanda güç ve iktidar taşkınlıklarına yöneltir. Bu bakımdan, entelektüeller, başta yöneticiler olmak üzere, aslında bütün toplumsal dokuların aklını ve vicdanını temsil ederler. Bunlara karşılık, hem geçmiş medeniyetlerin, hem de şimdiki çağdaş batı medeniyetinin yükselme eğiliminin sonuna gelerek çöküş merhalesine geçişinin arkasında, çok sayıda faktör etkili olmakla birlikte, en belirleyici etken, bu medeniyetlerin yönetim ilişkilerinin entelektüel düşünce ve eleştirilerden mahrum kalmalarıdır. Başka bir ifade ile insanlığın ortak izmihlalinde rol oynayan çok sayıdaki faktörün ana sebebi, “iyiliği emreden, kötülükten sakındıran” entelektüellerin yeterli ölçüde yetişmemiş olmasıdır.

    Türkiye’deki aydın sınıfının, entelektüel olmaya dair tecrübesinin, en azından yakın tarih itibarıyla oldukça zayıf ve yetersiz kaldığı görülmektedir. Bu durumda, Türkiye’deki mevcut aydınlar, bir rüzgârgülü gibi, egemenlik ve iktidar rüzgârlarının yönüne göre, rasyonel ve ahlaki herhangi bir gerekçe olmaksızın, görüş ve yorum değiştirmeyi, bir alışkanlık haline getirmişlerdir. Bütün bunlardan dolayı Türkiye’deki aydınlardan, kolay kolay bir “Türk Entelektüeli” çıkmamaktadır. Belki, Türkiye’deki aydınlar, sadece çok sıradan vatandaşlara göre, daha fazla okur-yazar olan kişilerdir. Bu “okuma-yazmalar” da, çoğunlukla batı merkezli, pozitivist, kapitalist, oryantalist, popüler ve magazin ağırlıklı bilgi malzemelerinden meydana gelmektedir. En azından son iki yüzyıllık tecrübeyle sabittir ki, bu bilgi malzemelerinin, Türk ülkesinin çok yönlü ve karmaşık meselelerini çözüme götürecek gerçek bir düşünce sistematiğini oluşturamadığı, açık ve seçik olarak ortaya çıkmıştır.

         Yukarıda, Türkiye’deki mevcut eğitim-öğretim faaliyetleri ve egemen bilgi sistemleri ile yönetim ilişkilerinin, diğer sebeplerle beraber, bir Türk entelektüelliğinin doğmasını nasıl önlediği ve bir şekilde ortaya çıkmış olan entelektüel şahsiyetleri, nasıl boğmaya çalıştığı hakkında, analitik bilgiler verilmeye çalışıldı. Bütün bunlara rağmen, teorik ve kavramsal olarak ortaya konan entelektüel olmaya dair niteliklerin ve kıstasların, birer referans noktası ve mukayese temeli olarak kullanılması suretiyle Türk akademik ve kültür dünyasında,  ender de olsa bazı Türk entelektüellerinin yetişmiş olduğu görülmektedir. Ancak, bu ender entelektüellerin ortak kaderi, yaşadıkları zamanın yönetim ve karar merkezlerinin başında bulunan kadrolar tarafından ya görmezlikten gelinmesi, ya da hiçbir makul sebep olmaksızın taciz ve yıldırma amaçlı kovuşturmalar geçirmeleridir.

                 Görünen odur ki, bürokratik ve siyasetçi kimlikleriyle Türk yönetici kadrolar, bağımlı ve güdümlü olan devşirme kılıklı aydın çevresiyle ülkeyi yönetmeye çalışmaktadır (Aslında, gereği gibi yönetememektedirler). Aynı şekilde, Türk toplumunun, bu türedi aydın kesimini, genel hayat görüşünün ve tarzının şekillenmesinde, kendisine kılavuz edinmesi, sosyolojik olarak “millet” olma vasfını bozucu olumsuz sonuçlar yaratmaktadır (Aslında, millet oma niteliği ile birlikte aile, din, eğitim ve devlet gibi sosyal kurumların içinin boşalmasıyla ortaya çıkan postmodernleşme durumu, bu bozgun halini her geçen gün biraz daha artırmaktadır). Bütün bu yönetim krizi ve toplumsal bozulmanın, birinci dereceden sorumlusu, ülkede belirli miktarda ve nitelikte entelektüel bir iklimin olmamasıdır. Bu durumda, Türkiye’nin kendi özüne uygun entelektüel bir düşünce sistematiğini oluşturması, yöneticilerinin karar mekanizmalarının etkinliğinde ve yönetilenlerin yani genel olarak toplumun hayat tarzının düzeltilmesinde çok büyük bir katkı sağlayacaktır.

                  Sonuç olarak, bir Türk entelektüel düşünce sistematiğinin oluşumuna katkı sağlayabilecek entelektüellerde aranması gereken en önemli vasıflar şu şekilde sıralanabilir: Entelektüel kimse, hayatının her alanında, haksız ve yersiz otoritelere karşı bir direnme ahlakı koymalı; ne pahasına olursa olsun güç ve iktidar sahiplerine karşı hiç “eyvallah etmeyen ülkücü” bir duruşu temsil etmeli (Ancak, yerli ve ulusal haksız güçlere karşı çıkarken, kendini beynelmilel güçlerin taşeronu ve işbirlikçisi konumuna düşürmemeli); “hiçbir kınayıcının kınamasından korkmadan” ve çekinmeden iman ettiği gibi yaşamalı; her zaman “Hakkı ve sabrı tavsiye eden” bir önder olmalı; dünyanın neresinde zulme uğrayan Türk, Müslüman, başka insanlar ve diğer canlılar varsa onların derdiyle hemhâl olmalı;  her türlü şartlarda “Hak, Hakikat ve Adalet “ sevdası ile iletişimde bulunduğu bütün insanlara “iyiliği emretmeli ve kötülükten sakındırmalıdır”.

 

 

*Bu makale, 16 Ekim 2008’ de Hak’ka yürüyen Prof. Dr. Zahit AKSU için yayınlanmış olan “ Bilim ve Gönül İnsanı Zahit AKSU” adlı kitapta yer almaktadır. (Editör: Ahmet Faruk SİNANOĞLU, Malatya/ 2010)

  


 

KAYNAKÇA

1- Ayverdi, İlhan(2005)    : Misalli Büyük Türkçe Sözlük, Kubbealtı Neşriyatı, İstanbul

 

2- Bolay, Süleyman Hayri(1996): Felsefi Doktrinler ve Terimler Sözlüğü, 6. Baskı,Akçağ                                    Yayınları:182, Ankara

 

3- Dereli, Toker (1974) :Aydınlar, Sendika Hareketi ve Endüstriyel İlişkiler Sistemi, İstanbul Üniversitesi Yayınları: 1923, İstanbul

 

4- Eroğlu, Feyzullah (2009): Davranış Bilimleri,  Genişletilmiş 9. Bası, Beta Yayınları: 2048

 

5- Kayalı, Kurtuluş (2005) :”Üniversitede Entelektüel Barındırma Durumu Giderek Azalmaktadır”, Entelektüel ve İktidar, Editör: Kenan Çağan, Hece Yayınları:128, ss.143-151

 

6- Le Petit Robert (1968) : Dictionnaire, Société Du Nouveau Littré, Paris

 

7- Özakpınar, Yılmaz (2000):  Psikolojinin Kavramsal Yapısı, Ötüken Yayınları :457,İstanbul

 

8- Özakpınar, Yılmaz (1997): Batılıaşma Meselesi ve Mümtaz Turhan, 2. Baskı, Kubbealtı  Neşriyat :50, İstanbul

 

 9- Said, Edward (1995) :Entelektüel, Sürgün, Marjinal, Yabancı, (Çev. Tuncay Birkan), Ayrıntı Yayınları:119, İstanbul

 

10- Topçu, Nurettin (2002): İslam ve İnsan, Mevlana ve Tasavvuf, Dergâh Yayınları:173, İstanbul

 

11- Türkdoğan, Orhan (2003): Türk Toplumunda Aydın Sınıfının Anatomisi, Timaş Yayınları, İstanbul

Diğer Köşe Yazıları

Perşembe Sohbetleri

Konu: Abdullah Bin Mübârek Et-Türkî
Konuşmacı: Prof. Dr. Ahmet Kartal
Tarih: 13 ARALIK 2018
Saat: 20:00
Yer: Türk Ocağı Binası

Sosyal Medya

Gençlik Kolları
Cumartesi Sohbetleri

Konu: Türk Birliğine Giden Altın Yol: Dil Birliği
Konuşmacı: Metehan Kaygı
Tarih: 11.12.2018
Saat: 20.00
Yer: Türk Ocağı Binası

Eskişehir

Eskişehir Hava Durumu

Tavsiye Linkler

Gün Olur Asra Bedel Fatih Harbiye Türkçülüğün Tarihi Ömer Seyfettin Seçme Hikayeler
Türk Ocakları| Türk Ocakları Tarihçe| Türk Ocakları Kurucuları| Atatürk ve Türk Ocakları| Türk Ocakları Tüzüğü| Türk Ocaklarından Haberler
Copyright @ Eskişehir Türk Ocağı & Türk Ocakları Eskişehir Şubesi & Türk Ocakları Eskişehir Şubesi