Fatih, Fetih ve Cihan Devleti

Fethin 560. Yıldönümünü, yeni fetihlere, cihanşumül medeniyet davamıza başlangıç olması dileğiyle kutluyor, bu vatanı bize emanet eden ecdadı ve şühedayı rahmet ve minnetle anıyoruz.

18 Şubat 1451’de ikinci kez Osmanlı tahtına oturduğunda II. Mehmed, ilk saltanat deneyiminin acı hatıralarını unutmamış, ama ihtiyatlı hareket etmeyi de ihmal etmemiştir. Veziriazam Halil Paşa’nın gücünü bildiğinden onu makamında bırakmış, küçük yaştaki kardeşi Ahmed’i boğdurtarak, ileride herhangi bir mesele çıkmasını önlemek istemiştir. Bilindiği kadarıyla, henüz çok küçük yaşta olan bir şehzadenin “nizam-ı âlem” için katlinin ilk örneği budur. Gerçek iktidar, genç sultan ile en yakınları olan Şihabeddin Şahin ve Zağanos Paşaların elindeydi.

Taht değişikliğini fırsat bilerek tekrar harekete geçen Karamanoğulları üzerine yapılan ve İbrahim Bey’in tekrar itaat arz etmesiyle neticelenen kısa bir seferden sonra Osmanlılar İstanbul’un fethi için hazırlıklara başladılar. Macar Saltanat naibi Jan Hunyad ve Sırp despotu ile anlaşmalar yapıldı. Venediklilerle ahidname yenilendi. Bizanslılara ise ellerinde tuttukları Şehzade Orhan’ın masrafları için gerekli tahsisatın verilmeye devam edeceği bildirildi. Bütün bunlar Genç hükümdarın stratejik dehasını ve yakın çevresinin siyasî basiretini ortaya koyan delillerdir.

Ancak, İmparatorun daha sonra bu tahsisatın arttırılmasını istemesi ve genç sultanın Rumeli hisarını yaptırmasına karşı çıkması ilişkilerde belli gerginliğe yol açtı. İmparator bunun İstanbul’un fethine yönelik bir hazırlık olduğunun farkındaydı ve hemen Hıristiyan dünyasından yardım talebinde bulunmaya başladı. Öte yandan genç sultan ve kurmayları ise Anadolu ve Rumeli’deki toprakları arasındaki bütünleşmenin önünde bir engel ve taht müddeileri için bir sığınak teşkil eden, ama her şeyden önemlisi evrensel imparatorluklarının ideal merkezi olacak olan bu kentin fethini şart görüyorlardı. İstanbul, asırlardır Müslümanların dünya hakimiyeti ülkülerinin bir sembolü, bir Kızıl Elma idi.

Genç sultan Rumelihisarı’nın inşası işini üç vezirine ısmarlamış ve Halil, Zağanos ve Saruca Paşalar yaptırdıkları üç burcun masraflarını kendi keselerinden karşılamışlardı(1452). Bu inşaata engel olamayacağını anlayan İmparator, çevredeki Rumların zarar görmemesi için Sultandan ricada bulunmuştu. Henüz açık bir savaş ilanı olmamakla birlikte bunun için bir bahane her zaman çıkabilirdi. Nitekim Bizans tebaası köylülerle(veya çobanlarla) Türk askerleri arasında çıkan bir münakaşa sonrasındaki gelişmeler bu bahaneyi sağladı. İmparator şehrin kapılarını kapatarak İstanbul’daki Türkleri esir etti. Sonradan özür dileyip bunları bıraktıysa da artık savaş kaçınılmaz hale gelmişti.

1452 yılı Aralık ayında Papanın isteği üzerine İstanbul’a gelen Rum asıllı Polonya kardinali İsidore’nin öncülüğünde kiliselerin birliği kabul edilirken Bizanslı din adamı Gennadios ve Grandük Notaras buna muhalefet etmişlerdir. Öte tarafta ise Macar asıllı Urban adlı bir ustaya büyük bir top yaptırtan Sultan Mehmed, kentin haritası başında kuşatmanın bütün ayrıntılarını planlamıştır. Mamafih bu büyük top kuşatmada pek rol oynamamış, asıl etkiyi küçük çaplı toplarla yapılan hücumlar sağlamıştır. Kara ve deniz savaşları için gerekli hazırlıklar kısa sürede tamamlandı. Rumelihisarı ile Bizans’ın deniz bağlantılarını büyük ölçüde kesen genç Sultan nihayet İstanbul’un savaşsız teslimini talep etti. Bu talebin reddiyle de 6 Nisan’dan 29 Mayıs’a (1453) kadar sürecek olan 54 günlük kuşatma başladı.

Surların koruduğu kentin savunmasını top ateşinin gücü ve havaleli kaleler, yer altından açılan lağımlar gibi çeşitli etkenlerle zayıflatmak planlanmıştı. Takriben 100.000 kişilik Osmanlı gücü karşısında 10.000 kadarı savaşçı, kalanları eli silah tutan halk olmak üzere 40-42.000 kişilik bir savunma kuvveti vardı. Kuşatmanın başarısız bir görünüm arz ettiği bir sırada Haliç’i baskı altına almak için daha önceden hazırlanmış gemiler karadan yürütülerek Haliç’e indirildi. (Bu olayın tam olarak nasıl vuku bulduğu tartışmalıdır) Neticede bu gemiler Bizans ve Latin müttefikleri arasında şaşkınlık ve korku yarattı. Toplarla kuşatmanın şiddetlendirmesi ve neticede 29 Mayıs sabahı yapılan genel saldırı ile İstanbul ele geçirildi. Şehre girdikten sonra yağmayı durduran ve Hıristiyanlara can ve mallarının güvende olduğunu bildiren II. Mehmed, Cuma günü ikinci girişinde Ayasofya’da namaz kılarak gelenek uyarınca burayı cami haline getirdi. Şimdi o artık yıllardır Müslümanların hayallerini süsleyen Konstantiniye’nin fatihi idi.

Genç sultan, İstanbul fatihi olarak artık çok kudretli ve itibarlı bir mevki kazanmıştı. Doğunun ve Batının bu genç hakanının fetihten sonraki ilk icraatı arasında ilk saltanatındaki tavrını hiçbir zaman hazmedemediği veziriazam Çandarlı Halil Paşa’yı tasfiyesi özellikle dikkat çekicidir. Önce azil ve hapis ettiği Halil Paşa’yı bir süre sonra- muhtemelen bir tepki gelmemesinin de verdiği cesaretle-, rüşvet ve düşmanla işbirliği iddialarıyla idam ettirdi. Bundan sonra veziriazamlık makamına, son veziriazamı Karamanî Mehmed Paşa hariç, kul kökenli vezirleri getirerek mutlak iktidarını pekiştiren II. Mehmed, Halil İnalcık’ın yorumuyla, İmparatorluğun hakikî kurucusudur.

Karadeniz ile Akdeniz bağlantısının tam bir denetim altına alınması ticarî açıdan büyük bir öneme sahipti. Doğu Roma’nın topraklarına sahip olan Fatih artık Roma kayserinin (imparatorun) tahtına sahipti ve şahsında İslam, Türk ve Roma hükümdarlık geleneklerini birleştirmişti.

İstanbul’un fethi, Osmanlılar açısından özellikle manevî yönüyle önemlidir. Hz. Muhammed’in İstanbul’un fethine dair hadisine muhatap olan Fatih ve ordusu, Avrupa’da Haçlıları bir üsten mahrum ederek onların maneviyatını bozmuş, Anadolu’nun fethiyle başlayan Türk korkusu ve Türk nefretini iyice pekiştirmiştir. Fatih’in Roma’yı fetih girişimi bu hasmane tavrı, Türk ve İslam düşmanlığını iyice körükleyecekti.

İslam dünyasında ise büyük bir sevinç ve memnuniyet yaratarak Müslümanlar nezdinde Osmanlıların itibarını üst seviyeye çıkarmıştır. Karakoyunlu Cihanşah, Memluk Sultanı ve Hicaz Emirine gönderilen fetihnameler büyük fethin haberinin İslam dünyasının bütün bölgelerine ulaşmasını sağlamış, büyük şenliklerle Hz. Peygamberin müjdelediği büyük ordu ve onun güzel komutanı tebrik edilmiştir.

O devrin uygulamaları gereğince üç gün yağma edilebilecek olan İstanbul’a girer girmez yağmayı durduran ve yeni başkentini ihya için hummalı bir faaliyeti başlatan genç hükümdar Anadolu’dan göçlerle Türkleştirdiği bu kentin ticarî ve iktisadî açıdan kalkınması için de çeşitli gayrimüslim unsurların iskânını da teşvik etmiştir. Vakfiyesinde imar ve inşa faaliyetlerini en büyük cihad (cihad-ı ekber) olarak tanımlayan Sultan Fatih yeni başkentinde iki saray (Eski Saray ve Topkapı Sarayı) ile meşhur külliyesini inşa ettirmiştir.

“Hüner bir şehr bünyad etmektir/Reaya kalbin abad etmektir” diyen cihan hükümdarı gerçek fethin ve cihadın kaleler, şehirler almak değil Allah rızasını ve halkın gönlünü kazanmak olduğunun şuurunda Bir Müslüman sultandı. Evet, o aynı zamanda cihanşumül iddiaları olan bir hükümdardı ama torunlarına Oğuz ve Korkut adlarını verecek kadar millî köklerinin şuurunda bir hakandı da. Oğullarından Cem’in şehzadeliğinde Saltukname’yi yazdırması, sürgündeyken Oğuzname’yi ihtisar ettirmesi bu millî şuurun yansımalarından başka bir şey değildir.

Fatih’in cihad ve gaza düşüncesi hakkında güzel bir anekdot Âşıkpaşazâde Tarihinde geçer. Yazar, Fatih’in Trabzon seferi sırasında bir elçilik heyeti ile yanında bulunan Uzun Hasan’ın annesi Sara Hatun ile genç Padişah arasında şöyle bir konuşmanın geçtiğini zikreder:

“[Uzun Hasan’ın annesi Sara] Hatun eyidür: “Hay oğul! Bir Durabuzunçün [Trabzon için] bunca zahmatlar çekmek nedür” dedi. Padişah cevab verdi kim: “Ana! Bu zahmatlar Durabuzunçün degüldür. Bu zahmatlar dîn-i İslâm yolunadur kim ahretde Allah Hazretine varıcak hacil olmayavuz deyüdür. Zirâ kim bizüm elümüzde islâm kılıcı vardur. Ve eger biz bu zahmatı ihtiyar etmesevüz bize gazi demek yalan olur.” dedi.”

İnanıyoruz ki, çağ açıp çağ kapatan ruhu, cihad-ı ekber anlayışını, millete ve insanlığa hizmet davasını günümüzde bilgi ile imanı birleştirecek ülkücü nesiller yeniden asrın idrakine söyletecektir. Yeni kuşakların, kendi çağlarının iletişim dili ve araçlarıyla Fethi ve Fatih’i yeniden yorumlaması ve zihin ve gönül dünyalarına nakşetmeleri Millî Eğitim siyasetimizin temel düsturu olmalıdır. Fethin 560. Yıldönümünü, yeni fetihlere, cihanşumül medeniyet davamıza başlangıç olması dileğiyle kutluyor, bu vatanı bize emanet eden ecdadı ve şühedayı rahmet ve minnetle anıyoruz.

Diğer Köşe Yazıları

Perşembe Sohbetleri

Konu: Ekim Ayında Başlayacaktır
Konuşmacı:
Tarih:
Saat: 20:00
Yer: Ocak Binamız (Dede Mah.Sivrioğlu Sok. No:2 / Odunpazarı

Sosyal Medya

Gençlik Kolları
Cumartesi Sohbetleri

Konu: Ekim Ayında Başlayacaktır
Konuşmacı:
Tarih:
Saat:
Yer: Sivrioğlu Konağı

Eskişehir

Eskişehir Hava Durumu

Tavsiye Linkler

Gün Olur Asra Bedel Fatih Harbiye Ömer Seyfettin Seçme Hikayeler
Türk Ocakları| Türk Ocakları Tarihçe| Türk Ocakları Kurucuları| Atatürk ve Türk Ocakları| Türk Ocakları Tüzüğü| Türk Ocaklarından Haberler
Copyright @ Eskişehir Türk Ocağı & Türk Ocakları Eskişehir Şubesi & Türk Ocakları Eskişehir Şubesi