Warning: ob_start(): output handler 'ob_gzhandler' conflicts with 'zlib output compression' in /home/esocakorg/public_html/inc.php(56) : eval()'d code(1) : eval()'d code(1) : eval()'d code(1) : eval()'d code(1) : eval()'d code(1) : eval()'d code(1) : eval()'d code(1) : eval()'d code(1) : eval()'d code(1) : eval()'d code on line 17

Notice: ob_start(): failed to create buffer in /home/esocakorg/public_html/inc.php(56) : eval()'d code(1) : eval()'d code(1) : eval()'d code(1) : eval()'d code(1) : eval()'d code(1) : eval()'d code(1) : eval()'d code(1) : eval()'d code(1) : eval()'d code(1) : eval()'d code on line 17
Kerkük’teki Vatan (1)

Kerkük’teki Vatan (1)





“Bugünkü Irak devletinin sınırlarını oluşturan topraklar Osmanlı idarî bölünmesindeki Musul, Bağdat ve Bas­ra eyaletlerini içine almaktadır. 1500 yıla yakın bir zamandır coğrafî ad olarak Bağdat ve Basra, "Irak"; Musul bölgesi ise "El cezire" adları ile bilinmektedir.

Büyük Selçuklu İmparatorluğu döneminde, Dicle Nehrinin sağından İran'ın dağlık kesimlerine kadar olan bölgeye "Irak-ı Acem" (Acem Irak'ı) denilmekte idi. Anadolu Selçuklu Devleti, Moğollar, Karakoyunlu, Ak koyunlu ve nihayet Irak'ı İran'a bağlayan Safevî Hükümdarlığı dönemlerinde Irak, hiçbir zaman siyasî coğrafyayı temsil eden bir kavram olarak kullanılmamıştır. Osmanlı İmparatorluğu döneminde "Irak" diye anılan bölge, yalnızca coğrafî bir nitelik taşımakta ve genellikle merkezi Bağdat olan "Irak-ı Arap" ve merkezi Hemedan sayılan "Irak-ı Acem" gibi kavramlar, yukarıda belirtilen sahaları kapsa­maktaydı.Ancak Birinci Dünya Savaşı'nın sonu­cunda İngiliz siyasetine ve menfaatine uygun olarak, her bakımdan birbirinden ayrı olan El cezire ile "Irak" bölge­leri, Irak adı altında birleştirilmiştir. Böylece sun'i bir ku­ruluş olan bu devletin kendisi kadar, görüldüğü üzere devlet adı da İngilizlerin siyasî amaçlarına göre uydurul­muş olmaktadır. Bu bakımdan halen "Irak Türkleri" diye kullanılan ifadenin de, yerinde olmayan bir kullanış ve yu­karıda sözü edilen sun'i yakıştırmadan kaynaklanan bir hata olduğunu da hemen belirtelim. Zira Türkler esasen Irak'ta değil, Musul, diğer bir deyişle El cezire bölgesinde yurt tutmuşlardır. 1923 Lozan ve 1926 Ankara Antlaşmalarının metinlerinde de görüldüğü üzere, bu bölge Türk­lerine, yakın zamana kadar "Musul Türkleri" denilirdi.

Ancak günümüzde bir milyona yaklaşan nüfusu ile Irak'ta yaşayan bütün Türklerin kültür merkezi ve kalbi durumunda olan Kerkük şehrinin adı, son 40-45 yıldan beri bölge Türklerinin sembolü olduğundan dolayı, bazı araştırmacılar haklı olarak "Kerkük Türkleri" deyimini kullanmayı tercih etmektedirler.

Bugün Türkiye'nin güney komşusu olan Irak'ta yaşayan soydaşlarımıza, genel olarak "Türk" demekle beraber son yıllarda daha da sıklaşarak kullanılmağa başlanan “Türkmen” deyimi de ilgi çekmeğe başlamıştır. 1918'de sona eren Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra Türkiye'den koparılıp, Irak adı ile kurulan devletin vatandaşları olarak varlıklarını sürdüren soydaşlarımızdan, uzun yıllar "Türkler' diye söz edilmiştir. Ne var ki 1959 yılından sonra, Irak’ta yaşayan Türklerin Türkiye ile olan kan ve kültür bağlarını unutturmak için, soydaşlarımıza devlet tarafından resmî olarak "Türkmen" denilmeğe başlanmıştır. Bu uygulama, daha önce İngilizler tarafından da ele alınmış, ancak bundan bir sonuç alınamamıştı. Türkler, bilindiği gibi, Lozan Konfe­ransı sıralarında İngiliz heyeti tarafından da "Türkmen­ler" olarak ifade edilmişlerdi. O zaman Türk heyeti baş­kanı olan İsmet Paşa, "Türkmen" ve "Türk"ün eşanlamlı olduğunu, hatta bu anlamda Türkiye Türklerinin de Türk­men olduklarını söyleyerek, sonuçta bunun bir politik manevra konusu yapılamayacağını ileri sürmüştü. Böyle­ce İngiliz tezi, daha o sıralarda çürümüştü. Irak yönetimi de, hiç bir şekil ve surette sonucu değiştiremeyecek olan bir yola başvurmuştur. Buna karşılık Irak'ta yaşayan soy­daşlarımız, yönetim tarafından kendilerine verilen "Türk­men" adından, rahatsızlık duymamışlar, hiç yadırgama­dan da bu deyimi kullanmaktan çekinmemişlerdir. Zira "Türkmen" deyimi, geniş ve bilindiği anlamda batıya göç eden Türkleri, yani Oğuzları, ayrıca İslâmiyeti kabul eden Türkleri ifade eder ki, bu anlamda günümüzde Türkiye, Azerbaycan, Balkan, Kıbrıs, Suriye ve Irak Türklerini de içine alır.” (1) 

“Irak’ta yaşayan Türkler, Irak'ın kuzey batısından güney doğuya  doğru uzanan ve Araplar'la Kürtler arasındaki bölgelerde yaşarlar. Musul şehrinin batısında «Telafer» ilçesi ve civarındaki köylerden başlayarak doğuya doğru MUSUL karşısında ve Dicle nehrinin doğusun­da YUNUS PEYGAMBER «KARAKOYUNLULAR», Erbil, ALTINKÖPRÜ, KERKÜK, Tazehurmatu, sonra gü­neye doğru DAKUK (Tavuk), TUZHURMATU, KİFRİ, KARATEPE ve Himrin dağlarını güneye bırakarak, KIZLARBAT. Buradan güney doğuya HANAKIN; MENDELİ, BEDRE ve güneyde ŞAHRABAN'da sona erer.

Ancak, bu Türkler Irak'ın yerli Türkleridir. Bağdat'ın Kâzimiye kısmında, daha güneyde KERBELÂ, Necef, Kûfe'de yaşayan şiî mezhebine bağlı ve İran Azerbaycanı'ndan hicret etmiş Türkleri de katmalıyız.” (2)

Kerkük Türklerinin tarihi incelendiğinde; acıları, katliamları, bir milletin nasıl yok edilmek istendiğini görürüz. Türkiye’den ayrı düştüğünden beri, Türkiye’ye hasrettir. Atatürk döneminde Musul vilayeti için çok şeyler yapılmak istenmiştir. Fakat sınırlarımıza katmak mümkün olamamıştır.
Irak Türkleri ilk defa 1924 tarihinde katliam yaşadı. Bunu 1939, 1941, 1946 ve 1959 katliamları izledi. Saddam'ın ,ABD ve işbirlikçilerinin işgal dönemi katliamlarını ise anlatmakla bitiremeyiz. Bu katliamlardan biri olan 14 Temmuz 1959 yılında Molla Mustafa Barzani öncülüğünde komünist kürtçülerce Musul ve Kerkük Türklerine yapılan katliamı yüreklerimiz yanarak anlatmaya başlayalım.  Katliam şöyle gerçekleşmiştir : 14 Temmuz 1958 yılında Irak’ta Monarşi devrilmiş General Kasım Cumhuriyet ilan etmiştir. Darbeden 3 ay sekiz gün sonra, 22 Ekim1958 de KDP (Kürdistan Devrim Partisi) başkanı Molla Mustafa Barzani, Türklerin yaşadığı Kerkük bölgesini adamlarıyla ziyaret ederken provokasyonlar olur. Süleymaniye'den Kerkük'e gelen Barzani ve beraberin­deki bazı Komünist Kürt gruplar, Kerkük'te olaylar çıkarırlar. Türklerin yoğun olarak yaşadığı Kerkük sokaklarında "sloganlar atarak, halkı tahrik ederler" KDP'li Komünist Kürtçü militanların “Kirkuk şari kurdane bader bıçi bigane” (Kerkük Kürt şehridir, yabancılar dışarı) sloganları ve ardından gazinola­ra saldırmaları, Kerkük Türkleri'nin iş yerlerini taşlamala­rı ve tahrip etmeleri üzerine Türkmenler de tepkilerini or­taya koymuştu.

KDP'liler Kerkük'teki Provokasyonun ardından kendi­lerini aklayan, Türkmenleri suçlayan bir bildiri yayınlaya­rak olaylardan Kerkük Türkleri'ni sorumlu tutarlar. KDP bildirisinde; "büyük vatansever savaşçı Molla Mustafa Barzani'nin Kerkük'ü ziyaret etmesinden sonra Turancılar Kerkük'te büyük fitne çıkardılar. Bu olaylarda suçlu Turancılar'dır. Turancılar büyük miktarda silah toplamışlar Kerkük'ü ikinci Kıbrıs yapacağız demişlerdir." KDP'lilere göre olayları çıkartan Türkmenlerin arkasında Türkiye vardı. KDP bildirisinden bu konu ile ilgili bir cümle: "Bu Turancılar vatanlarına (Irak’a) bağlılıktan çok, faşist Türkiye'ye bağlıdır." (Serbesti Kerkük Özel Sayısı, Sayı:10,10 Aralık 2002, s. 8) (3)

Molla Mustafa Barzani'nin oğlu, şimdiki KDP lideri olan Mesut Barzani de "Kerkük olayları" başlıklı bir yazıda dö­nemin KDP'sinin kullandığı suçlamaların aynısını yapı­yordu. Oğul Barzani'ye göre de olayların sorumlusu ba­basına suikast girişiminde bulunmak isteyen "Turancılar"dı.
 
Halbuki bir yıl sonra 14 Temmuz 1959 günü, General Kasım İhtilâlinin senesi devriyesinde Molla Mustafa Barzani'nin adamları Kerkük şehrinde Türkleri katletmeye başladılar:
“Şehir tam bir bayram ha­vası içinde idi. Herkes dükkanlarını süslemiş, eğlenceler, şenlikler ve gösteriler yapılıyor. Bütün bu merasim için­de gayri tabiî olan tek şey var. Komünist Kürtler postalar halinde kamyonlara dolmuşlar, ellerinde ipler, sopalar, taşlar ve silahlar olduğu halde şehri dolaşıp, Türkleri tehdit edi­yorlar ve hakaret ediyorlar. Yer yer hadiseler patlak veri­yor. Bu arada bir patlama ve silah sesi bahane edilerek (Türkler ayaklandı ve kaleye sığındı) şayiası Komünist Kürtler ta­rafından ortalığa yayılıyor. Bu katliamın başlama işareti­dir. Bir kamyon komünist bir Türk kahvesini basıp içerdekilere ateş ediyorlar, ilk şehit veriliyor: Kahveci Os­man. Hınçlarını tatmin edemiyorlar, şehidimizi bir ara­banın arkasına bağlayıp, caddelerde sürüklüyorlar. Der­hal sokağa çıkma yasağı konuluyor, tabii sadece Türkler için. Zira, Komünist Kürtler silahlı olarak ellerini kollarını sallaya­rak, hatta hükümet kuvvetlerinden yardım ve teşvik gö­rerek katliamlarına devam ediyorlar.

Sokakta yakaladıkları bütün Türkleri vahşi bir tarzda barbarca öldürüyorlar. İşkence ediyorlar, direklere asıyor­lar, açtıkları çukurlara diri diri gömüyorlar. İki bacağın­dan iki ayrı arabaya bağlayıp parçalıyorlar. Eşine ender rastlanır bir sadizm ve vahşet fırtına gibi sokaklarda esi­yor. Sokakları temizleyince (!) daha önce hazırladıkları listelere göre Türk ileri gelenlerini (askeri merkezden çağrıldıkları) bahanesiyle evlerinden çıkarıp karargaha götürmeden hemen orada öldürüp vahşice parçalıyorlar. Bu zulüm, eşi az görülür bir zulümdür. Bu arada Türk­lere ait bütün dükkanlar tahrip ve yağma ediliyor.
Bütün bunlardan sonra zaten hızlarını almış ve yapa­cağını yapmış olan Komünist Kürtler'e sözüm ona hükümet kuv­vetleri müdahale ediyor ve katliam durduruluyor.” (Şehit Nejdet Koçak Albümü, “Bir Ülkücünün hayatı”,s.9-10) (3)

Bugünlerde, Bakanlar nezdinde davetler alarak hayli itibar gören Marksist Kürtçülerden PSK (Kürdistan Sosyalist Partisi) Başkanı Kemal Burkay 1959 olaylarını "Anılar"ında şu parağrafla geçiştiriyordu: "1959 yılında Musul'da bir bölüm Türkmen'in katıldığı gerici ayaklanma patlak verdi ve Bağdat Hükümeti, Kürtlerin desteğiyle bunu bastırdı" (Kemal Burkay. "Anılar", Belgeler, Cilt 1, Deng Yayınları. 2002.s.110) (3) 
 
 Savunmasız sivil insanlara reva görülen bu işkence ve öldürmelere sözde demokratik dünya ile Türkiye(!) de  sessiz kalmıştır. Katliamdan birkaç gün sonra Türkiye radyoları: “Kerkük’te vuku bulan olaylarda İngiliz kolonisinin bir zarar görmediği bildirilmektedir.” Irak Türkleri Kültür ve yardımlaşma derneği ile MTTB (Millî Türk talebe Birliği) katliamı tel’in etmek istemiş lâkin, İstanbul valiliği hükümet emri ile müsaade vermemiştir. Bunun üzerine Irak Türkleri: “ Bizi öldüren düşman kurşunu değil fakat Türkiye’nin sükûtudur.” demişlerdir (2). 

Türkiye'de DP(Demokrat Parti) İktidarı Kerkük Katliamına seyircidir. Bakanlar Kurulu 21 Ekim 1959 tarihinde aldığı kararla 14-16 Temmuz 1959 tarihinde Kerkük Türklerinin katliamı ile sona eren olaylarla ilgili döküman, film vb’lerinin Türkiye’ye girmesini ve dağıtılmasını yasakladı( 3).  Benzer bir şekilde yıllar sonra Nejdet Koçak ve arkadaşlarını şehit eden Saddam’la görüşen MSP (Millî selamet Partisi) genel başkanı Necmettin Erbakan Irak’tan dönüşü sırasında adeta Saddam’ın BAAS partisi sözcüsü gibi konuşmuştu. İşte Erbakan'ın idam edilen kahraman Kerkük'lü Türk liderlerle ilgili söylediği utanç dolu sözler: 
“Irak yetkilileri istismar edilen (!) olayların mahiyeti­ni izah ettiler. Gerek hudut, gerekse Kerkük'te cereyan eden olayların, ırk farkı gözetmekten dolayı olmayıp terö­rizme karşı her ülkede tatbik edilen umumi mahiyette muameleler olduğunu belirttiler. Münhasıran Türk ol­dukları için Türklere yapılan bir zulüm söz konusu değil­dir. Irak'ta idam edilen Türklerin bomba atmak, cinayet işlemek ve camilerde namaz kılanların yüzlerine kezzap atmak gibi suçlar işledikleri bana bildirilmiştir. Esasen ırk ayrımı yapılarak, bir ırkın diğer ırkı ezmesine taham­mül etmemiz mümkün değildir.” (Tercüman, 15 Ağustos 1980) (3)

Ahmet Kabaklı, Erbakan'ın bu utanç verici açıklamalarını "Vicdanınıza Sığdırabilir misiniz?" adlı makalesinde şöyle eleştiriyordu:

"Okuyunuz ve düşününüz: Milletimizi derin bir ele­me gark eden Irak cinayetleri karşısında, Türkiye'de bir parti başkanının böylesine katı, böylesine sadık Irak söz­cüsü gibi konuşmasını vicdanınıza sığdırabilir misiniz?

Kerkük Türk liderlerini kurşuna dizmek ve sınırda iş­lenen küstah cinayetler karşısında, Irak hükümeti yetki­lileri ve sözcüleri bile böylesine açık ve taraf tutucu konuşmamışlardır.

İyi bir Müslüman demiyeyim artık dürüst bir insan, elini vicdanına koyarak konuşur. Erbakan, Iraklıların sırf Türk liderleri oldukları için, yıllarca hapis azabından sonra idam ettikleri muhterem alayı, doktoru ve ilim adamlarına (Korkut Özal'dan olsun) sormuş, araştırmış mıdır?

Türkiye'de lider geçinenlere, bin kere İslamlık ve in­sanlık dersi verecek güçte olan o şehitler "Bomba atmak, cinayet işlemek, namaz kılanların gözüne kezzap atmak" gibi iğrenç ve süfli hareketleri yapacak insanlar mıdır?

İktidar hırsı ve biçarelik kompleksi ile, belki milletleri­nin, hakikatlerin ve bizzat İslamlığın gözlerine kezzap atacak mahluklar mevcuttur. Fakat Kerkük şehitleri, yal­nız Irak, Türkiye ve dünya Türkleri'nin değil, Irak, Arap ve bütün ülkeler müslümanlarının da ebediyen iftihar edeceği seçkin kişilerdir.

Erbakan ırkçılığa, bir ırkın diğerini ezmesine karşı imiş. Kendini bilen herkes öyledir. Iraklı yöneticilerin, iş­ledikleri ırkçılık suçunu, Erbakan gibi bir sözcü ve propa­gandacı peydahlayarak affettirmeleri ise asla mümkün değildir.

Bir nokta daha var. "Irkçılığa karşıyım" denilerek Türk milletine düşmanlık etmek ve başka ırkların propa­gandasını yapmak, kimsenin haddi değildir.” (Tercüman 22 Ağustos 1980) (3) 

Sadece bu iki örnek gösteriyorki;
“Türkiye’yi yönetenlerin (istisnalar olsa da) genel bir zaafı vardır; dünyanın herhangi bir yerinde Müslüman Türk’ün kanı dökülürken kayıtsız kalmalarıdır( Bu tutum ve davranış modeli sosyal piskologlarca incelenecek boyuttadır) Günümüzde de değişen fazla bir şey yoktur. Şanlı Mehmetçiğimiz yanlış politikalar, kifayetsiz siyasetçiler yüzünden yıllardır, çapulcu hainler ve destekçileri tarafından şehit edilmektedirler. Türkiye’de insanlar “Hepimiz Türküz, Hepimiz Müslüman Türküz” diye haykıramamaktadır. Bırakın haykırmayı konuşturulmamaktadırlar. Yine bırakalım “Kerkük Türktür, Türk kalacaktır” demeyi; günümüzde Taraf Gazetesi “Türkiye Türklerindir” vecizesine şaçmalık diyebilmektedir(4). Diğer taraftan Irak Kürdistan Demokratik Partisi Başkanı Mesud Barzani rahatlıkla, Türkiye’yi hesaba bile katmadan: “Kerkük bir Kürt şehri ve Kürdistan‘ın da kalbidir” demekte, Kürdistan Yurtseverler Birliği Başkanı Celal Talabani de Kerkük konusunda benzer açıklama yapmaktadır(5). 
Lâkin gafiller ve hainler şunu bilmiyorlar ki: bugün Türk Milletinden olup da uyuyanlar, bir gün uyanacaktır. Türkiye şehit vermede, Irak’a benzetilmek istenmektedir. Haince pusu kuranlarla, mertçe savaşan Mehmetçiği aynı kefeye koymak isteyenlere dur! denecek günler gelecektir. O günlerin gelmesini bir gün, bu satırların yazarı ile aynı zaviyeden düşünenlerden ziyade şimdi seyirci kalıp ekranlardan akıl danelik taslayanlar isteyecektir.

Bilene Niyazi Yıldırım GENÇOSMANOĞLU’ nun şu şiiri Türk’ü anlatma da ne kadar anlamlıdır:

"Yer gök deniz tükenir,

 Oğuzda er tükenmez,

 Oğuzda er tükense,

 Alemde şer tükenmez..."

Kerkük Türkleri de, yıllarca hor görülmüşlerdir, her fırsatta katliam ve sürgünle karşı karşıya gelmişler, yok edilmek istenmişlerdir. Yöneticilerden gelen gideni arattırmış, Türkiye ise seyirci kalmıştır. Saddam’ın zulmü bitmeden, ABD ve işbirlikçileri kat be kat zulümlerini sürdürmüşlerdir, sürdürmektedirler. Yukarda bahsi geçtiği gibi, 16. Ocak. 1980 yılında Kerkük’ün yetiştirdiği değerli aydınlardan Necdet KOÇAK ağabeyimiz ve arkadaşları, suçsuz ve masum bir halde Bağdat’ta Saddam tarafından idam edilmişti. Mezar taşındaki şu kitabe yüreklerimize neler anlatmıyor ki?

“Koçak der ki adım kalsın yadigâr                 
 

Üzülmeyin bana yoksa bir mezar

Bize destan yazılmasa ne çıkar

Kerkük üste gezinen bir bayrağım

Elbet bir gün âzâd olur toprağım”
“Hasretin adı Kerkük” adlı eserinde Suphi Saatçi’nin şu satırları ile son yıllarda Irak’ta yaşayan Türklerin çektikleri çileleri okuyalım. Okuyalım da bir nebze olsun, onların acısını anlamaya çalışalım. Körfez krizinden sonra Suphi Saatçi, vatan topraklarını ziyaretini aşağıdaki ifadelerle anlatır:- “Kerkük'te dolaşırken, elime bir kâğıt tutuşturulmuştu. Akşam üstü kâğıda göz atabildim. Bir Türkmen şairi "Uyan Ankara Uyan" başlıklı şiiri ile bütün Türkmen top­lumunun duygularına tercüman olmuştu. Reşit Bostancı' ya ait şiirde diyor ki:  

Acı dolu dünyada

 Mutluluklar rüyada

 Uyan Ankara uyan

Kerkük gitmesin yâda

Yatan düşman uyandı

Kerkük kana boyandı

Uyan Ankara uyan

Ezildi Türkmen yandı

Düşmanın yok amanı

Öldürür seni beni

Uyan Ankara uyan

Geldi Kerkük zamanı

 

Orduda yiğit asker

Kerkük yolunu bekler

Uyan Ankara gitmeden

Musalla, Korya, Begler (Kerkük’te mahalleler)

Çok ağırdır yükümüz

Bir olalım ikimiz

Uyan Ankara uyan

 Gitmesin Kerkük'ümüz

Odun yâda

Hiç vermem odun yâda

Kerkük gitse af olmaz

Ankara o (öbür) dünyada

 

Suçlu dur

Bizden ırak suçlu dur

Kerkük gitse tarihe

Yaz Ankara suçludur”  

“İdeolojiler ve millî dâvalar, kararlı tavırlar, doğru yak­laşımlar ve sağlam temeller üzerine yürütülmezse, sonuç hüsran olur.” Türkiye’yi yönetenler Millî davalara, bu cümlede ifade edildiği gibi yaklaşmıştır. Körfez savaşı öncesi, Barzani ve Talabani aşiretleri Türkiye tarafından desteklenmiş ve silahlandırılmış, Türkmenlere ise “itidal, soğuk kanlılık  nasihatleri” ile “silahlı siyasî çabalardan uzaklaştırılma” usûlu uygulanmıştır. Sonra da pişkin pişkin, “Türkmenler” silahlı mücadeleyi bilmiyorlar diye Türkiyeli (!) stratejistler ahkam kesmişlerdir. Tarih bir gün Irak Türklerinin işgalci ABD ve işbirlikçilerine Telaferde, Felluce’de nasıl kahramanca çarpışarak şehit düştüklerini yazacaktır. Yine maalesef Türkiye televizyonlarından, millî hassasiyeten, millî şuurdan bîhaber olanlar o kahramanlara ABD ağzı ile terörist demişlerdir. Gerçekleri işitmeyen görmeyen; sağırlar ve körler unutmasın ki Irak’ta 5 milyon yavru yetim, 1 milyon canım analarımız dul kalmıştır. “Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır” diyen Resuller Resûlu, Fahri Kainat Efendimiz anlayana dosdoğru söz söylemiş, dopdoğru istikamet göstermiştir. İnanıyoruz ki bu hâdis bir gün muhataplarını çarpacaktır.

Suphi Saatçi’den Irak Türklerinin acılarını okumaya devam edelim “Özellikle 28 Mart 1991 tarihinde yaşanan Altunköprü Katliamı'nın acısını unutmak mümkün müdür? Bir saat içinde yüze yakın Türkmen kardeşimiz burada şehit düş­müştür. Bu olay Altunköprü'nün tarihinde yaşanan meş'um bir gün olarak tescil edilmiş ve Irak Türkmenlerinin yaşadığı en acılı günlerden biri olmuştur.

Kerkük ile Erbil arasında kalan Türkmen kasabası Altunköprü, Birinci Körfez krizinde yaşanan olaylar üzerine meydana gelen otorite boşluğu yüzünden, gerçekten bü­yük bir faciaya sahne olmuştu. Bütün Türkmenleri yasa boğan bu faciadan önce, bölgede yaşanan olaylar şöyle ge­lişmiştir:”

“ABD'nin  ve ortaklarının Irak'a yaptıkları saldırılar sonucu, Irak ordusunun yer yer dağılarak çözül­mesi üzerine, ülkenin bazı bölgelerinde boşluklar meyda­na gelmişti. Böylece Saddam'a bağlı askerî güçlerin çoğu, başkent Bağdat'ta toplanmışlardı. Ülkede anarşi başla­mış, kuzeyde Kürtler, güneyde de Şiiler ayaklanmışlardı. Başıboşluk ve arbede meydana gelmiş, güvenlik ve asayiş­ten eser kalmamıştı. Her tarafta çarpışmaların sürmesi ve özellikle müttefiklerin saldırılarını Bağdat üzerine yoğun- laştırmalarından ötürü, Bağdat yönetimi, bütün güçleri­ni, başkente çekmeğe başlamıştı. Bağdat'ta Saddam yöne­timinin düşme tehlikesinin artması üzerine, Kerkük böl­gesindeki askerî ve sivil otoriteyi temsil eden güçler de Bağdat'a çekilmişlerdi.

1991 yılı Martının ortalarına doğru durum son derece kritikti ve ayaklanmaların sınırları giderek genişliyordu. 18 Mart 1991 günü Kerkük, peşmergelerin (*) işgaline uğra­dı. Hükümet güçleri şehri boşaltmışlardı. “Barzani  ve Talabani’nin silahlı adamları”  karşısında duracak asker ve polis gücü yoktu. Hiçbir en­gelle karşılaşmayan “Barzani  ve Talabani’nin silahlı adamları”nın ayaklanması işgale dönüş­tü. Böylece Kerkük'te, bir hafta süreyle yağma, kundakla­ma, yangın ve saldırılar yaşandı. Şehri alt üst eden “Barzani  ve Talabani’nin silahlı adamları” önce Kerkük Nüfus Dairesi ile Tapu Dairesi'ni ve diğer resmî binaları ateşe verdi. Birçok sahipsiz ev, bi­na ve işyeri yağmalanarak talan edildi.

Yaşanan arbededen sonra Bağdat yönetimine bağlı or­du birlikleri, Türkmen beldeleri olan Tuzhurmatı, Tavuk ve Tazehurmatı'yı top ateşine tutarak, Kerkük'e doğru yaklaştılar. Tank ve zırhlı birlikleri ile ordu, yolu üstündeki her yerleşim birimini ateş yağmuruna tutarak yaklaşı­yordu. Bu yüzden Tuzhurmatı ve Tazehurmatı'da bir çok Türkmen canını kaybetmiş ve yüzlerce kişi yaralanmıştı. “Barzani  ve Talabani’nin silahlı adamları”, bunun üzerine 26 Mart 1991 tarihinde, şeh­ri terk ederek kaçmağa başladılar. Bu arada yaklaşan ordu birliklerinin açtığı top ateşleri yüzünden, şehir halkı bü­yük panik yaşamış ve bazı Türkmen ailelerinin kuzeye Altunköprü ve Erbil'e doğru kaçışmağa başladıkları görül­müştür. 27 Mart tarihinde ordu birlikleri Kerkük'ü ablu­ka altına alarak ağır top atışları ve hava desteği ile şehre girdiler.

Halkı Kerkük'ten sonra da kovalamağa devam eden as­kerî birlikler, Altunköprü'ye doğru yola devam ettiler. Böylece Altunköprü'de yaşayan ve buraya sığınan Türk­men kökenli sivil halkın hayatı da tehlikeye girmişti. Altunköprü kasabasını ele geçiren Irak ordusu, kaçan “Barzani  ve Talabani’nin silahlı adamları”na ulaşamayınca, bu sefer burada yaşayan Türk­menler ile Tazehurmatı ve Kerkük'ten kaçan Türkmen gençlerini, gece vakti evlerden toplamağa başladılar. Saddam yönetimi, Körfez Savaşı sırasında ayaklanan Kürtle­re duyduğu öfkenin acısını, Altunköprü'de yaşayan Türk­menlerden çıkarmağa çalışmıştır.

Altunköprü'ye giren birlikler, dışarda gördükleri her­kese ateş açtıktan sonra evleri basmağa başlamışlardır. Bu arada evlerde çocuk, genç ve yaşlı ne kadar erkek var­sa toplamışlardır. Hiçbir şeyden haberi olmadan toplanan bu kişiler. Ramazan ayı olmasından dolayı henüz oruç­larını açmamışlardı. Aralarında 8-10 yaşlarında çocuk­ların da bulunduğu yüze yakın Türkmen alınıp götürül­müştü. Bir çoğu ömrünün baharını henüz yaşamamış gencecik yaşlarda, bir kısmı üniversitede okuyan öğrenci olarak, Altunköprü'deki akrabalarının yanma misafirliğe gelen kişilerdi. Suçlarının ne olduğunu, kendileri dahi bil­miyorlardı.

Toplanan bu kişilerin nereye götürüldükleri bilinmi­yordu. Yakınları her tarafı arayıp sormuş olmalarına rağ­men, toplatılanların akıbeti hakkında bilgi sahibi olama­mışlardı. Ramazan bitmiş, bayram olmuştu. Gidenlerden haber yoktu. Bayramdan 15 gün sonra Dibis kazasına yakın Kayabaşı olarak anılan yerde açılan bir çukurun içinde üst üste yığılmış cesetler bulundu. Cesetler, koyun güden çobanlar tarafından tesadüfen bulunmuştu. Şehit aileleri bölgeye varınca korkunç manzarayla karşılaştılar.

Bunu haber alan ve kayıplarını arayan herkes, çukurun bulunduğu yere koşmuştur. Kokuşmuş olan cesetler ta­nınmaz hâle gelmişti. Bulunan cesetler elbiselerinden teşhis edilmişlerdi ve hepsi Altunköprü'den toplananlar­dı. Hepsi kurşuna dizildikten sonra açılan çukura atılmış­lardı. Burada bulunan şehitlerin cesetleri alınarak, aske­rin kontrolü altında Altunköprü'nün Selahî semtinde toprağa verilmiştir. Hâkim tepede yer alan Altunköprü Şehitliği artık, Bağdat rejiminin insanlık ayıbı olarak, Türkmen toplumuna yapılan zulmü dile getiren bir anıtı simgeliyordu.

28 Mart 1991 tarihinde Altunköprü'de yaşanan Türk­men soykırımı, tarih takvimlerine düşen bir kara lekedir. Hiçbir şeyden haberi olmayan masum insanların şehit edilmesi, Irak'ta Türkmenlere karşı uygulanan mezalimin boyutunu gösteren korkunç bir örnektir. Saddam'ın vah­şetini gösteren ve yüze yakın Türkmen gencinin kurşuna dizildiği bu faciada, henüz küçük yaşlarda bulunan ve ne olduğunu anlamayan Türkmen çocukları da can vermiş­tir. Baba ile çocuklarının bir arada kurşuna dizilmeleri, ta- rihte benzeri görülmemiş vahşet sahnelerini dile getirir. Şehit edilenler arasında, kasabanın Türkmen albinosu olan Haşim ve Kasım Mehmet Tevfik adlı iki kardeşin yer alması, acımasızlığın derecesini gösteren tüyler ürpertici bir örnektir. Önündeki bir metrelik mesafeyi göremeyen özürlü insanlara kıymayı mazur gösteren hiçbir gerekçe olamaz.

Aralarında Tazehurmatılı, Kerküklü ve Altunköprülülerin de bulunduğu Türkmen şehitleri, hiç kuşkusuz o topraklarda bugüne kadar varlık gösteren Türkmenlerin mücadele bayrağı ve aziz hatırasıdır. Bu bakımdan şehit­lerimizin aziz hatıraları önünde saygıyla eğiliyor ve onları rahmetle anıyoruz.

Ömer Öztürkmen’in Kerkük Güldestesi'nden Altunköprü şiirini sizlerle paylaşarak bugünkü yazımızı noklayalım:

 Karış karış bu topraklar

Koca bir tarihi saklar

 Yok olsun düşman ayaklar

 Altunköprü Altunköprü

Türk diyenlere yol verdin

Sen başı boş hür gezdin

 Yeter artık anlat derdin

 Altunköprü Altunköprü

Ağlamasın altun taşın

 Bir gün coşar bu kardaşın

Yükselecek elbet başın

Altunköprü Altunköprü

Akan su dile gelecek

Seni Türk'e götürecek

Mert alnını öptürecek

Altunköprü Altunköprü” (6)

Kaynaklar:

  1. Suphi saatçi.: Irak Türkmenleri. Ötüken Yayınevi. İstanbul. 2003.
  2.  Enver Yakupoğlu.: Irak Türkleri. Boğaziçi Yayınları. İstanbul. 1976.
  3. Hakkı Öznur.: Cahşların savaşı. Altınküre Yayınları. Ankara 2003.
  4. Taraf - İstanbul - 01.06.2011 “Türkiye Türklerindir” saçmalığının nihayet sonu göründü.
  5.  http://www.habervitrini.com/haber.
  6. Suphi saatçi.: Hasretin Adı Kerkük. Ötüken Yayınevi. İstanbul. 2004. 

(*) Peşmerge: Farsçadan uyarlanmış bir isimdir. پيش  ön,  ileri ile;  مرگ ölüm kelimelerinden oluşturulmuştur. Ölüm öncüleri,  gerilla ( ölümü göze alan özgürlük savaşçıları) gibi anlamlara gelmektedir. Bu ifadeyi Barzani ve Talabani yıllarca aşiretlerindeki silahlı kişiler için kullanmıştır ve kullanmaktadırlar. Bizim bu kelimenin (peşmerge) anlamını dikkate almadan kullnmamız doğru değildir. Zaman zaman bir birleri ile aşiretleri savaşsa da Türkiye(!) nin diplomatik (!) girişimleri ile (Özellikle Körfez Savaşı - Turgut Özal döneminde) “Mesud Barzani  ve Celal Talabani’nin silahlı adamları” arasında barış sağlanmıştır. Aynı zamanda da Türkiye tarafından silah desteği sağlanmış, PKK’ya karşı Türkiye’ye yardımcı olacakları sanılarak bu silahlı kişilere Hükümetlerimizce maaş da bağlanmıştır. Bu silahlı kişiler de PKK ile birlikte Mehmetçiğimizi şehit etmişlerdir. Bu konuda yüzlerce belge vardır. Başlarının, ise bir zamanlar Türkiye’nin kırmızı pasaportunu taşıdığını bilmeyen yoktur. Artık, bir dipnot için daha fazla yazmayayım, ötesini ve bugünleri hepimiz seyirci olarak izlemekteyiz.


    Hilmi Özden
    22.Ekim.2011

 

Diğer Köşe Yazıları

Perşembe Sohbetleri

Konu: Rus İhtilallerinden Sonra Türkiye-Kafkasya İlişkileri ve Türkiye’nin Kafkasya Politikası
Konuşmacı: Prof. Dr. Enis Şahin
Tarih: 3 Ocak 2018
Saat: 20:00
Yer: Türk Ocağı Binası

Sosyal Medya

Gençlik Kolları
Cumartesi Sohbetleri

Konu: Türk Birliğine Giden Altın Yol: Dil Birliği
Konuşmacı: Metehan Kaygı
Tarih: 11.12.2018
Saat: 20.00
Yer: Türk Ocağı Binası

Eskişehir

Eskişehir Hava Durumu

Tavsiye Linkler

Gün Olur Asra Bedel Fatih Harbiye Türkçülüğün Tarihi Ömer Seyfettin Seçme Hikayeler
Türk Ocakları| Türk Ocakları Tarihçe| Türk Ocakları Kurucuları| Atatürk ve Türk Ocakları| Türk Ocakları Tüzüğü| Türk Ocaklarından Haberler
Copyright @ Eskişehir Türk Ocağı & Türk Ocakları Eskişehir Şubesi & Türk Ocakları Eskişehir Şubesi