ÖRGÜTLENME BİLİNCİ VE GİRİŞİMCİLİK KÜLTÜRÜ

 

İnsanlığın, tarihte görüldüğü zamandan bu yana, önceki zamanlara göre çok büyük bir refah ve rahatlık yaratmış olan önemli bir ilerleme ve gelişme göstermesi, büyük ölçüde insanların birer sosyal varlık olarak işbölümü ve işbirliği içerisinde hareket etmelerinin sonucudur. İnsanların, genelde daha rahat ve kolay bir hayat yaşamak, özelde belirli amaç ve hedeflerini etkili ve verimli bir şekilde gerçekleştirebilmek için süreklilik içerisinde veya geçici olarak, bütün zamanlarda çeşitli adlar altında bir araya geldikleri görülmektedir. İşte, çeşitli insan ve grupların, aynı amaç için birlikte davranma iradesini göstermelerine ve bu doğrultuda da işbölümü ve işbirliği yapmaları sürecine, genel olarak “örgütlenme” denilmektedir.

            Örgütlenme, insanların, çok çeşitli sebeplere bağlı olarak sosyal bir hayat yaşamalarının bir tür mayasıdır.  Toplumsal bağlamda, aile, kabile, boy, millet ve devlet gibi sosyolojik; askeriye, polis, mahkeme, belediye, vilayet gibi resmi; lonca, vakıf, dernek, sendika ve siyasi parti gibi sivil; dükkân, atölye, mağaza, ofis, fabrika, iş merkezi gibi çalışma örgütleri,  insanların hayatında daima önemli ölçüde yer almışlardır. Aslına bakılırsa, genel olarak her türlü örgütlenme çabası ve eylemi, bir anlamda girişimcilik etkinliğidir. Belirli kişi ya da kişilerin inisiyatifi ile başlayıp, birden fazla insanın ve diğer maddi imkân ve kaynakların bir araya getirilmesi ile yeni bir “örgütlenme” eylemine girişmeye ve bunu maksadına uygun bir şekilde sonuçlandırmak suretiyle faaliyete geçirme işlemlerinin tümüne birden “girişimcilik” denilmektedir. Bu bakımdan, bir aile kurma çabası da, bir dernek kurma çalışması da, bir okul yaptırma faaliyeti de, bir işletme kurma etkinliği de, farklı konu ve işlemler üzerinden gerçekleştirilen “girişimcilik” sayılmaktadır. Ancak, “girişimcilik” kavramı, özellikle 20. yüzyılın başından itibaren -“teşebbüs” adıyla- ekonomik ve işletmecilik faaliyetlerine dair yeni örgütlenme ve iş kurma çalışmalarına verilen özel bir ad hâlinde kullanılmaya başlanmıştır. Böylece, geçen yüzyılın ve günümüzün “girişimcilik” kapsamındaki bütün örgütlenmelerinde, öncelikle iş ve çalışma hayatına dair ekonomik ve işletmecilik faaliyetleri akla ve dile gelmektedir.

            Örgütlenme ile girişimcilik kavramları arasında, birbirini tamamlayıcılık ve karşılıklı etkileşim açısından büyük bir özdeşlik söz konusudur. Girişimcilik, mevcut durumda bulunmayan yeni bir durumu tasarlamak ve bu doğrultuda yeni imkan ve kaynakları harekete geçirme ve bütün bu hususlarda risk alma sürecidir. Girişimcilik sürecinin bir alt işlevi olan örgütlenme ise niyetlenilen ve tasarlanmış olan yeni durumu gerçekleştirmek üzere ilgili maddi ve manevi kaynakları bir araya getirmek suretiyle yeni bir bileşim meydana getirmektir. Bu çerçevede, geleceğe yönelik olarak yeni amaç ve hedeflerin elde edilmesine aracılık edecek olan faaliyetler zincirinin başlangıcından, sonuçların elde edildiği sürecin sonuna kadar olan her aşamaya dair işlem ve etkinliklerle ilgili düşünce ve bilinci harekete geçirme sürecine girişimcilik diyebiliriz. Buna karşılık, örgütlenme kavramı, harekete geçme niyet ve tasarımına bağlı olarak, öncelikle yapılması gereken işleri, bu işleri görecek olan iş görenleri, bütün bunların gerçekleşebilmesi için gerekli olan her türlü imkanın (mesela, etkinlikleri kavrar. Girişimcilik, yeni bir sürecin ilk başlangıcında harekete geçilmesi konusunda daha yoğun bir düşünce ve bilinci temsil etmekle beraber, sürecin her aşamasında, başta örgütlenme olmak üzere, her türlü yönetim ve organizasyon süreçlerine dair etkinliklerin yürütülmesinde, en büyük bedeni, zihinsel ve ruhsal (yani manevi)   enerjiyi sağlayan bir güç kaynağıdır. Bu anlamda, iş ve çalışma örgütlerinde, girişimcilik yeni veya mevcut bir sürecin içerisinde yer alan ortalama her kişiyi ilgilendirir bir vasıf ya da niteliktir. Ancak, her şeyden önce birçok insanın bir işbirliği ortamında bir arada bulunması, çalışması ve çaba göstermesi doğrudan doğruya bütün bu süreçleri, başından sonuna kadar, süreçte yer alacak olan diğer kişilerin iç girişimciliğini de idare edecek olan bir baş girişimciye ihtiyaç vardır. Bu baş girişimci, riski alarak örgütlenmeyi gerçekleştirecek ve süreci işler hale getirip devamlılığını sağlayacaktır.

Girişimcilik, dar anlamda ve işletmecilik kökenli bir kavram olarak,  mevcut üretim faktörleri ile çeşitli kaynakların yeni bir süreç olarak bir araya getirilmesi ve yeni bir mal ve hizmetin üretilmesi, yeni pazarların bulunması, yeni örgütlenmelerin sağlanmasıdır. Normal şartlarda, potansiyel bir imkân olarak ortalama her insanda girişimcilik ve örgütleme kabiliyeti, farklı derecelerde vardır. Her toplum ve kültür sisteminde, ancak çok az bir kısım insan,  girişimcilik ve örgütleme yeteneklerini harekete geçirebilmektedir. Toplum ve kültür sistemlerinde insanların çoğu, elverdiği imkânlar ölçüsünde, kendileri dışındaki kişi, kurum veya kuruluşların hazırladığı iş örgütlerinde çalışmaktadırlar. Oysa, toplumsal sürekliliğin ve rekabet üstünlüğünün sağlanabilmesi, ancak toplumun ihtiyaçlarını karşılamaya yönelik her türlü etkinliğin başarıyla yerine getirilmesi ile mümkün olabilmektedir. Başka bir deyişle, toplumların ekonomik, teknolojik, askeri, sosyal, siyasi ve kültürel güçlerinin artışı, bütün bu alanlarda son derece etkili ve başarılı çok sayıda girişimcinin, onların kuracakları organizasyonların, işyerlerinin ve diğer girişimci faaliyetlerinin varlığı ile yakından ilgilidir. Bu bağlamda, mevcut insan kaynaklarının ve diğer çeşitli kaynakların kullanımı ile bir takım etkinlikleri tertip etmek ve üretim faaliyetlerinde bulunmak, ortalama ve sıradan kişilik özelliklerinden biri olmanın ötesinde,  son derece bağımsızlık arzusu ile motive olan seçkin ve nitelikli bir hareket ve örgütlenme tarzıdır.

Günümüzde, ülke ve toplumların ekonomik refah ve zenginliklerinin artışı, siyasi istikrarın ve gerçek demokratikleşmenin sağlanması, istihdam ve ihracat imkânlarının artışı, gelir dağılımında adil bir paylaşım, dengeli bir orta sınıfın doğuşu, millet ve devlet olmanın sağlam temellere dayandırılması, büyük ölçüde çok sayıda işletmenin örgütlenmesine bağlıdır. Böyle bir örgütlenme için her toplumda, bütün bu konularda bilgi ve beceri ile donatılmış ve girişimcilik niteliklerine sahip olan en azından belirli bir kesimin bulunması gerekir. Kaldı ki, günümüz küresel ekonomik sistem gerçekliğinde, etkili ve başarılı bir girişimci sınıfın varlığı, yalnızca milli ekonomi kapsamında toplumun mal ve hizmet talebini karşılamak ve  faal nüfusun istihdam beklentilerini uygun şartlarda yerine getirmek için isteniliyor değildir. Bunların yanında, çok etkili ve dinamik bir girişimci sınıf gereği,  ülkenin yerli ve milli ekonomik aktörlerinin, dış ekonomik sistemlerden yüksek düzeyde gelir transfer edici faaliyetleri yürütmesi için de istenmektedir.

Türk toplumsal yapısında, sahip olunan potansiyel örgütlenme ve üretim gücünü, Türk Milleti’nin hak ettiği hayatı sağlayabilecek bir düzeye yükseltecek girişimci bir sınıf ortaya çıkmamıştır. Bu durumda, elbette birçok etken rol oynuyor olsa da, bunların başında, uzun bir süredir Türk yönetim tarzındaki toplumsal değerleri dışlayan yanlış modernleşme ve batılılaşma politikaları gelmektedir. Türk toplumsal yapısının, alt yapı kurumlarını öncelemek yerine, çoğunlukla üst yapı kurumlarını temel alan bu yanlış “modernleşme ve batılılaşma” politikalarının yol açtığı son derece dramatik ve travmatik kültür değişmeleri sonucu, bireysel ve sivil inisiyatife dayalı örgütlenme ve girişimcilik tavırlarında büyük bir kırılma yaşanmıştır. Ayrıca, Türk Milleti’nin yine  uzun bir süredir, özellikle Batı merkezli saldırılara, böyle bir şey olmadığı zaman da içeride bağlantılı oldukları bir kısım sosyal grupların çıkardıkları etnik fitnelere bağlı olarak, sürekli bir şekilde kendi vatan ve egemenliğini savunma mecburiyetinde kalışı, başta ekonomik etkinlikler olmak üzere, her alanda örgütlenme ve girişimcilik inisiyatifinin gelişmesine ket vurmuştur. Prof.Dr. Orhan Türkdoğan, “Türk Toplumunda Aydın Sınıfın Anatomisi” adlı eserinin ilk sayfasında şöyle bir anekdottan bahsetmektedir: “ Atatürk, 17 Mart 1923’te Mersin sahillerinde gezerken kıyıdaki birbirinden güzel yalılar ve köşklerin, Ermeni, Rum ve Yahudi vatandaşlara ait olduğunu öğrenince, o sırada yanından geçen ak sakallı, yaşlı bir Mersin’liye yaklaşarak  Baba! Bu adamlar şehrinizin en değerli yerlerine bu güzel binaları yaparken sen neredeydin? Diye sordu. Yaşlı Mersin’li ise Yemen’de, Sarıkamış’ta, Çanakkale’de çarpışıyordum Paşam! Diye cevap verdi”. Aslında, bu anekdot, sadece o yılları ve günleri anlatıyor olmanın ötesinde, Türk Milleti’nin 17. yüzyıldan bu yana, özellikle de şu sıralardaki mâkûs talihini çok açık bir şekilde resmetmektedir.

Türk Milleti’nin uzun bir süredir çok yönlü ve karmaşık iç ve dış çatışmaların içerisine sürüklenmesi, geleceğe dair sürekli bir belirsizlik ve derin kaygılar içerisinde bulunması, çok yaygın bir şekilde her şeyi devletten bekleme tarzında gevşek bir toplumsal psikolojinin doğuşuna yol açmıştır. Ayrıca, Atatürk’ün Türk yönetim uygulaması üzerindeki karizmatik liderliğinden sonraki dönemde, toplumsal değerleri açıktan açığa dışlayan tek partili dönemde, totaliterliğe varan sert uygulamalar nedeniyle toplumdaki girişimcilik eğilimleri, büyük ölçüde bastırılmıştır. Daha sonraki çok partili dönemdeki sözde demokratik, gerçekte popülist politikalar sayesinde üretken bir girişimci sınıf yerine, rantçı ve türedi bir iş adamı güruhunun desteklenmesiyle, yine devletten göreceli olarak bağımsız ve sivil bir girişimci sınıfın doğuşuna ket vurulmuştur. On yılda bir, çeşitli sosyal olaylar ve çatışmaların varlığı bahane edilerek,  Türk toplumu üzerinde örtülü bir tahakküm yaratılması ve 1984’den beri otuz yıldır önlenmeyen etnik bölücü terörün psikolojik yorgunluğu da, yine toplumsal örgütlenme ve girişimcilik yönünde etkili bir hareketin varlığını engelleyen en önemli faktörler arasındadır. 1990’lı yıllardan sonra ise medya-bürokrasi ağırlıklı postmodern darbelerin ya da medya-iktidar- bürokrasi merkezli yürütülen “algılama yönetimi” tarzında yürütülen “psikolojik savaşın” yarattığı gerilim, hâlihazırda Türk Milleti’nin tam olarak önünü görebileceği bir “girişimcilik ve örgüt kültürü” oluşmasını önleyici etkiler yaratmaktadır. Bütün bunlar, Türk Milleti’nin “her şeyi devletten bekleme” şeklindeki sosyal alışkanlığı üzerine eklemlenince, Türkler arasında zaten yaygın olan “öğrenilmiş acizlik psikolojisi” daha fazla derinleşmiştir. “Öğrenilmiş acizlik psikolojisinin” en önemli toplumsal sendromu ise yeterince örgütlenememek ve harekete geçememek ile potansiyel girişimcilik eğiliminin dumura uğramasıdır. 

Türk toplumsal yapısı üzerinde, özellikle Batıcı aydın ve siyasetçiler tarafından bir şeylerin bahane edilerek yürütülen propagandalar yoluyla, Türklerin ve Türklüğün sürekli olarak aşağılanması,  yaygın bir “suçluluk psikolojisinin” hissedilmesine neden olmuştur. Böyle bir aşağılanma ve suçluluk psikolojisi ise Türklerin kolektif bilinç altlarına kendine güvensizlik ve çaresizlik duygularının yerleşmesine yol açmıştır. Bütün bunların etkisiyle ortaya çıkmış olan “öğrenilmiş acizlik psikolojisi”, özellikle devlete bağlılık ve güven derecesi yüksek olan Türkler üzerinde, yeterince örgütlenememe ve sivil inisiyatife yönelememe olgusunu beslemiştir. Bu durum, özellikle devlete bağlılık ve güven derecesi düşük olan kesimlerde ise tam aksi yönde sosyal eğilim ve davranışlara yol açmıştır. Bu bağlamda, Lozan antlaşması kapsamında azınlıklar ile Türk devletinin yanlış bürokratik uygulamalarından dolayı kendilerini Türk Milleti’nin daimi bir parçası gibi görmeyen alt kültürlere mensup sosyal gruplarda, çok daha fazla örgütlenme ve girişimcilik tecrübesi söz konusudur.

Türkiye’nin, şu sıralarda içerisinde bulunduğu sosyo-ekonomik ve siyasi durum, Türk kimliği konusunda duyarlılık gösteren insanların, özellikle her şeyi devletten bekleme alışkanlığı şeklinde görülen  “öğrenilmiş acizlik psikolojisinden” çıkmasını gerektiriyor.  Böyle bir davranış ataletinden sıyrılmanın en etkili yolu, her fırsatta ve konuda, en fazla da ekonomik ve işletmecilik alanlarında örgütlenmek ve harekete geçmektir. Tek başına çaresizlik ve kimsesizlik sendromu yaşamak yerine, bir şekilde -konusu ne olursa olsun- örgütlenmek suretiyle başka insanlarla işbirliği ve birlikte hareket etme tecrübesi kazanmak, ekonomik amaçlı örgütlenme veya girişimcilik hususunda da cesaretlendirici ve harekete geçirici bir psikolojinin duygusal ve zihinsel alt yapısını oluşturmaya katkıda bulunur. Unutulmamalıdır ki, girişimciliğin en önemli özelliklerinden biri de “bağımsızlık isteği ve bu konudaki çabasıdır. Fikri, girişimsel faaliyetleri, örgütlenme süreci ve örgüt kültürü bağımsız olmayan girişimcilerin ülkelerinin de özellikle ekonomik bakımdan bağımsız olması günümüz şartları itibariyle mümkün görülmemektedir. Elbette ki, ekonomik bağımsızlığı olmayan bir ülkenin de gerçek anlamda bağımsız olmasından söz edilemez. Bu açıdan bağımsızlık duygusuyla hareket eden girişimcilerin ülkelerinin gelişiminde önemli bir rol oynadıkları açıktır.

            Sonuç olarak, Türkiye’nin önünde çok ciddi sorunlar; ama Türk Milleti’nin ufkunda büyük bir Türk Dünyası gerçeği bulunuyor. Yeni dünya şartlarında, ülke sorunlarının çözümünde ve milletlerin geleceğinde en etkili süreçler, örgütlenme bilinci ile girişimcilik kültürü olurken, bütün bu konularda en stratejik sosyal aktörler grubu ise Türk coğrafyasının bağımsız bilim insanları ve iş adamlarıdır.

Diğer Köşe Yazıları

Perşembe Sohbetleri

Konu: Nitelikli Teknik İnsan Nasıl Yetişir
Konuşmacı: Doç. Dr. Osman Nuri ÇELİK
Tarih: 18 Nisan 2019
Saat: 20:00
Yer: Türk Ocağı Binası

Sosyal Medya

Gençlik Kolları
Cumartesi Sohbetleri

Konu: Ekim Ayında Başlayacaktır
Konuşmacı:
Tarih:
Saat:
Yer: Sivrioğlu Konağı

Eskişehir

Eskişehir Hava Durumu

Tavsiye Linkler

Gün Olur Asra Bedel Fatih Harbiye Ömer Seyfettin Seçme Hikayeler
Türk Ocakları| Türk Ocakları Tarihçe| Türk Ocakları Kurucuları| Atatürk ve Türk Ocakları| Türk Ocakları Tüzüğü| Türk Ocaklarından Haberler
Copyright @ Eskişehir Türk Ocağı & Türk Ocakları Eskişehir Şubesi & Türk Ocakları Eskişehir Şubesi