Rózsadomb

Viyana’dan kalkan tren yaklaşık iki buçuk saat sonra Budapeşte’ye ulaştı. Tarif ve tasvir edemeyeceğim duygular ve düşünceler içindeyim. Çünkü buralar bir zamanlar ecdadımızın at sırtında dolaştığı coğrafyalar. Aklımın değil hislerimin hâkimiyeti altındayım. Bir buçuk asır elimizde bulundurduğumuz Macaristan’a herhangi bir ülke nazarıyla nasıl bakabilirim?

Tren İstasyonunun karşısındaki bir oteldeyiz. Otelin sahibi olduğu anlaşılan Macar Hanıma iki geceliğine oda kiralamak istediğimizi ifade ettik. İlk söylediği fiyatta cüzi bir indirim yaptıktan sonra: “Nerelisiniz?” diye sordu. Türk olduğumuzu belirttik. Bunun üzerine samimi ve içten bir tavırla “Türkseniz size fiyat bu olur” dedi ve hatırı sayılır bir indirim daha yaptı. Bu küçük hadise bana bir kere daha gösterdi ki, buralarda atalarımın kredisi, referansı ve itibarı hâlâ çok büyük.

Arkadaşlarımızla “Ey Osmanlı sen ne büyük bir devletsin, senin adını duyan bir otelci dahi sana hürmet gösteriyor” konulu diyaloglar eşliğinde odalarımıza çıktık ve eşyalarımızı yerleştirdik.  Kısa bir dinlenme molasından sonra Budapeşte yollarına düştük.

Hava soğuk. Gün, ikindiden akşama doğru hızla evriliyor ve guruba yakın esmer tonunu hafifçe gösteriyor. Zaman ilerliyor biz ilerliyoruz. Tren İstasyonu tarafından merkeze doğru başlayan seyahatimizin cazibesi ve heyecanı her mesafe alışta bir kat daha artıyor. Zira asırlar öncesinin yapılarını görürken adeta tarihe dokunmanın inanılmaz heyecanını tüm zerrelerinizde hissediyorsunuz. Devasa mabetler, muhteşem kale manzarası, harika bir görsel şölen sunan köprüler, heykeller, hürriyet tepesi, müzeler ve Tuna Nehrinin kenarındaki görkemli Parlamento binası sizi büyülüyor.

Tuna’yı görünce ruh haletimiz değişiyor. Sevinci ve kederi aynı anda yaşıyoruz. Ne de olsa bizden bir parça bu nehir. Muazzam Türk zaferlerine şahitlik etmiş, tarihimizin en müstesna hatıralarını bağrında barındırmış bu nehir. Atalarımın nur yüzünü gören, dedelerimin, atlarının nal seslerini işiten bir nehir Tuna. Hasretle, özlemle baktım; ben de görür müyüm bu gül yüzlüleri, ben de iştir miyim o nal tıkırtılarını, kılıç şıkırtılarını diye. Göremedim sizi, duyamadım sizi ama gözyaşlarımı akıttım Tuna’ya size götürsün diye,  selamımı yolladım size getirsin diye, karşınızda el pençe divan durdum, kemal-i edeple ellerinizi öptüm size iletsin diye.

İyice soğuyan hava ve yorgunluk emareleri “bugünlük yeter” düşüncesini aklımızın merkezine doğru yerleştirmekte. Ve vaziyet bize, istikametin artık otel olması gerektiği yönünde salık vermekteydi. Ama hayır! Bu imkânsız! Çünkü bekleyenimiz var. Gözleyenimiz var. Ona, selam vermeden, ziyaret etmeden, sarılmadan, bir nebze olsun özlem gidermeden nasıl olur da otele dönebiliriz?

Budapeşte’ye ayak bastığımız andan itibaren yüksek bir tepeden gülümseyen gözlerle izlendiğimizin farkındayız. Daha fazla beklemek ve bekletmek olmazdı. Gideceğimiz yerin adı Macarca ifadesiyle Rózsadomb’du. Yani Gültepe. Ziyaret edeceğimiz büyüğümüzün adı ise Gül Baba. Kendisi birçok savaşa katılmış ve başta Kanuni Sultan Süleyman olmak üzere ordu üzerinde çok müessir bir derviştir. Mütemadiyen başının üstünde gül taşıyan ve elinden tahta kılıcını eksik etmeyen yüce bir zattır.

Gül Baba, Kanuni’nin isteği üzerine Budin Seferine iştirak eder. Budin’de on yıl yaşar. Kısa zamanda bölge halkının sevgilisi olur. Fakat Budin savaşında şehit düşer. Cenaze namazına ikiyüzbin kişi katılır. Namazı Şeyhülislam Ebusuud Efendi kıldırır. Kanuni’de hazır bulunanlar arasındadır. Cenazesi türbesinin bulunduğu yere defnedilir.

Tekke, Budin düştükten sonra Hıristiyan din adamlarının tasarrufuna bırakılır. Sonraki dönemde Sultan İkinci Abdülhamit’in çabalarıyla restore edilerek tekrar türbe haline getirilir. 1910’da Türbenin hemen yanına cami yaptırma girişimimiz hem bizi, hem de Macarları sevindirir ama Balkan Savaşı nedeniyle bu mümkün olmaz. Türbe Sultan Abdülaziz tarafından bizzat ziyaret edilir. Gül Baba, halen Türk Macar dostluğunun sembol bir ismidir.

İşte kısaca hayat hikâyesini nakletmeye çalıştığımız büyüğümüzü ziyaret etmek için yeniden yollardayız. Elimizdeki haritanın gösterdiği yönü takip ediyoruz. Yaklaşık bir buçuk saat daha yürüyoruz. Aldığımız ve verdiğimiz nefesin, attığımız adımın ve kalplerimizin ritmi her geçen dakika biraz daha artıyor.  Çünkü çok yaklaştık.  Son engelimiz çok dik bir yol. Bunu da aşmak için “Bismillah” diyerek davranıyoruz.

Türbeye vardığımızda saat 21.00 dolaylarındaydı. Yani türbe kapanmıştı. Ne yapacaktık şimdi? İçeri giremeyecek miydik? Yanına varamayacak mıydık? Sandukasına dokunamayacak mıydık? Bu ne büyük bir talihsizlik! Bu nasıl bir ızdırap Allah’ım! Tam bu esnada türbe içinden sesler gelmeye başladı. Kapı birden açılıverdi. Karşımızdaki şahıs türbe görevlisi olan bir Macar’dı. Adama yalvaran gözlerle baktık. Gül Babanın ceddimiz olduğunu, dedemiz olduğunu anlattık ve içeri girmemize müsaade etmesini istedik. Anladı bizi. Gülün yanında kalana yakışır bir gülümsemeyle açtı kapıyı. Girdik içeri. Sandukanın başındayız. Hayatım boyunca böylesine güzel kokan bir mekâna rastlamadım. Ben deyim enfes gül kokusu siz deyin cennet kokusu.

Ve Gül Dedemiz karşımızda. “Hoş geldiniz evlatlarım, nerede kaldınız” hitabını duyarcasına gecikmenin hicabını yaşıyoruz. İlk sözümüz “Esselamunaleykum” oldu. Başka bir âlemdeyiz sanki. Akıl yok başta. Bedenimiz hislerimize, heyecanlarımıza teslim. Manen sarıldık dedemizin eline. Asırların hasretiyle öptük. Kucakladık onu sevginin, muhabbetin en saf ve en temiz haliyle. Yasinler, Fatihalar okuduk gözyaşlarıyla. Ey Gül Baba! Yüce bir dava, ulu bir ideal getirmişti seni buralara. Mefkûren “Güldü”.  Davan, Gül’ün ismini duyurmaktı. Gayen; Hâristanları Gülistanlara çevirmekti. Ya bizler, size layık olamayan torunlarınız! Yüzümüz yok yüzünüze bakmaya. Gücümüz yok gözünüze bakmaya. Davamızı davası bilmeyenlerden davacıyız demeyin sakın. Affeyleyin bizi! Affeyleyin!

Daha fazla kalmak görevlinin inceliğini suiistimal olurdu. Veda vaktiydi artık. Geç kavuşmuştuk tez ayrılacaktık. Hüznün en ağır halini yaşıyorduk. Firak duygusu yüreğimizi kor bir ateşe düşürmüştü. Son bir defa daha göz göze geldik, tuttuk ellerini, kapandık ayaklarına, eşsiz kokusunu çektik ciğerlerimize. Elveda Gül Baba! Elveda! Asude baharımız kısa sürmüştü. Gül Dedemizi yabancı bir memlekette tek başına garip olarak bırakmanın vicdan azabı içinde kalbimizi orada bırakarak çıktık türbeden

 Selam gönderdi Türkiye’deki torunlarına. Sizi çok sevdiğini, çok özlediğini, muhabbetle gözlerinizden öptüğünü söyledi.

 

Diğer Köşe Yazıları

Perşembe Sohbetleri

Konu: EKİM AYINDA BAŞLAYACAKTIR
Konuşmacı:
Tarih:
Saat:
Yer:

Sosyal Medya

Gençlik Kolları
Cumartesi Sohbetleri

Konu: EKİM AYINDA BAŞLAYACAKTIR
Konuşmacı:
Tarih:
Saat: 14:00
Yer: Ayvaz Gökdemir Toplantı Salonu

Eskişehir

Eskişehir Hava Durumu

Tavsiye Linkler

Gün Olur Asra Bedel Fatih Harbiye Ömer Seyfettin Seçme Hikayeler
Türk Ocakları| Türk Ocakları Tarihçe| Türk Ocakları Kurucuları| Atatürk ve Türk Ocakları| Türk Ocakları Tüzüğü| Türk Ocaklarından Haberler
Copyright @ Eskişehir Türk Ocağı & Türk Ocakları Eskişehir Şubesi & Türk Ocakları Eskişehir Şubesi