Türk Kadını’nda Vatan (1)

 Türk kadınının tarihte “Vatan” için yaptıklarını anlatmak; değil bu sayfalara kütüphanelere sığmaz. Onlar; Türk’ün “hârim-i ismet” ine* el değdirtmemiş kahramanlardır.1877-1878 Türk-Rus Savaşı esnasında, Nene Hatun’un Erzurum’daki Aziziye Tabyası’na hücumu destansı bir hadisedir. 1877 yılında,Osmanlı vatandaşı olan ermeni çeteleri Erzurum Aziziye Tabyası'na girmeyi başarmışlardı. Tabyayı koruyan Türk askerlerini uykuda yakalayıp kılıçtan geçirdiler. Bu sırada arkadan gelen Rus askerleri ise hiçbir zorlukla karşılaşmadan tabyayı ele geçirdiler. Baskından yaralı olarak kurtulan bir er haberi Erzurumlulara ulaştırdı. Sabah ezanından hemen sonra "Moskof askeri Aziziye Tabyası'nı ele geçirdi" şeklinde minârelerden Erzurum halkına haber verildi. Bu haberin ardından halkdan silahı olan silahını, olmayanlar ise balta, tırpan, kazma, kürek, sopa ve taşları ellerine alarak Tabya'ya doğru koşmaya başladılar. Koşanlar arasında, erkeği cephede çarpışan Nene Hatun da vardı. Ağabeyi Hasan bir gün önce cepheden yaralı olarak gelmiş ve kollarında can vermişti . Nene Hatun üç aylık bebeğini emzirdikten sonra, "Seni bana Allah verdi. Ben de Ona emânet ediyorum." diyerek vedâlaştıktan sonra bir kaç saat önce ölen ağabeyinin tüfeğini alarak sokağa fırlamıştı.

”Şehrin kadınlarını toplayarak erkeklerle birlikte Aziziye Tabyası'na doğru koşuyorlardı. Tabyaya yerleşmiş olan Rus askerleri, gelenlere yaylım ateşi açtı. Ön sıradakiler o anda şehit oldular. Arkadakiler, geri çekilmek yerine daha bir kararlı ve hızlı olarak ileri atıldılar. Demir kapılar kırılıp içeri girildi. Göğüs göğüse bir savaş başladı. Mükemmel silâhlarla donanmış Rus ordusu, baltalı-tırpanlı, taşlı-sopalı halk karşısında yarım saat tutunabildi..

“Nene Hatun, 1877 Aziziye baskınını uzun seneler sonra şöyle anlatmıştır:

«Muharebe gürültüleri ile uyandık. Kocam baltasını kaptığı gibi dışarı fırladı. Biraz sonra dönerek: Nene, Rus tabyalara girmiş, sen çocuğa bak, arkamdan gelme. Biz Rus'u durdururuz. Eğer düşman şehre girerse, siz kendi­nizi boğun!» diyerek gitti. Biz daha onbeş gün evvel Pasinler’in Çepelli köyünden küçük bir çocuğumuzla birlik­te köyümüzün Ruslar tarafından istilâsına tahammül ede­mediğimizden dolayı Erzurum'a gelmiştik- Bütün mem­leketin boşaldığı, herkesin Rus'u karşılamağa, vatanı kur­tarmağa gittiği bugün, ben nasıl evde kalabilirdim. Ufak yavrumu Allah'a emânet ederek, evde bulunan satırı al­dım, ve sel gibi akan kalabalığa karışarak tabyalara doğ­ru koşmağa başladım.

Mecidiye Tabyalarını aşıp alçağa indiğimiz zaman düşmanın kulaklarımızı sağır eden tüfek ateşleri altında, yaralanan ölene bakmadan ileri atıldık, bazen satırla, ba­zen taşla vuruyor, önümüze çıkan her Rus’u devirerek tabyalara doğru ilerliyorduk.

Asker kardeşlerimiz bir taraftan, biz bir taraftan tabyalara girdik. Bu arada tabyanın bir tarafında yaralı olarak kardeşim Hasan'ı gördüm. Ağlayarak üzerine atıl­dım. Kardeşim Hasan, «Abla ağlama anamız bizi bu gün için doğurmuştur, ben de dedem gibi şehidlik mertebe­sine yükselmeği her zaman istemiştim. Rus’u kovduk ya gayrisine gam yemem!» dedi ve gözlerini yumdu.»

Nene Hatun o gün evde bıraktığı oğlu Nâzım ve da­ha sonra doğan üç oğlundan sonuncusu hâriç diğerlerini Birinci Dünya Harbi'nde şehid vermiştir.” (1)

Nene Hatun ve arkadaşları bu savaşcı ruhunu, Vatan Aşkını ecdadından tertemiz miras olarak almıştı. Kazan Hanlığının son melikesi
Süyüm bike'dir (1519-1557). O, oğlu Ötemiş Giray Han (1546-1566) ile beraber 1551 yılının Ağustos ayında Rus Çarı Korkunç İvan'a savaşarak esir olmak durumunda kalmıştı. Korkunç İvan’ın  Süyembike ve Tatar Türklerinden intikamı çok büyük oldu. Rus’u ya yenmek ya yenmek zorundaydınız. Anadolu Türkü olan Nene Hatun belki Süyüm Bike’yi bilmemiş, duymamış olabilirdi. Fakat  Süyüm Bike’nin şu sözleri bizlere adeta "Ata-Ana" mirasıydı. Diyordu ki Şanlı Süyüm Bike: “vatan sevgisini vatan kaybedenler bilir”, “Her şeye sahip oldum, hepsini kaybettim. Her türlü acıyı çektim; acıların en büyüğü vatan acısı imiş”. (2)  

Nene Hatun “karşı minarelerden 'Moskof Aziziye'ye girdi' diye haykırışlar başlayınca, kardeşimin alnını öpüp, 'Seni öldüreni öldüreceğim' diye and içtim. Yavrumu Allah'a emanet ettikten sonra, ağabeyimin tüfeğini ve satırımı alıp dışarı fırladım. Sel gibi Aziziye'ye akıyorduk. Tabyanın mazgallarından düşman ölüm yağdırıyordu. Düşmanda iyi silah vardı, bizde de iman. İleri atıldım. Dadaşlar arasına karıştım. Satırım durmadan kalkıp iniyordu.” derken Moskof ve işbirlikçisi Ermeni Çetelerinin ne kadar acımasız olduğunu biliyordu.
Süyüm Bike; Türkleri yıllar öncesinde adeta uyarmış, bunları Nene hatunlar anlamış fakat yöneticilerimiz anlayamamıştı. Bike’nin şu sözü Türklere uyumayın diyordu:

“Körü körüne itimat en büyük budalalık, itimada ihanet ise en büyük alçaklıktır” (2)

Maalesef budalalık ve alçaklık, Türk Milletini yöneten bazı yöneticilerinin  ve tebasından bazılarının oynaya geldikleri ve  tekrar ettikleri; sosyal bir  hastalık trajedisidir.

“Doksan üç Harbi denilen Türk - Rus Harbinde tema­yüz eden kadınlardan biri de, Kara Fatma'dır. Kara Fat­ma, bir aşiret reisinin kızı idi. Genç yaşında etrafına kendisi gibi mücâhide kadınları toplayarak adetâ gönüllü bir alay teşkil etmişti. Onları disiplinli bir ordu efradı gi­bi sevk ve idare ediyordu. 1878 Türk-Rus muharebesin­de Kara Fatma'nın gösterdiği kahramanlıklar müstakil bir kitap teşkil edebilecek kadar çoktur. Başka milletler­de olsa böyle mevzuulardan nice roman ve film senaryo­su çıkarırlar. Bizde bir müddet konuşulduktan sonra tarihin kalın nisyân (unutkanlık) perdesi altında kaybolup gider. Ni­tekim Kara Fatma'da böyle olmuştur.

«Kadınlar Dünyası» isimli gazetenin 20 Temmuz 1329 tarihli ve 100-1 numaralı sayısında bu büyük mücâhide hakkında şu bilgi verilmiştir:

«Kara Fatma, Malatya'ya bağlı Aladağlı'dır. Zayıf, orta boylu olup rengi esmer, gözleri ve kaşları siyahtır. Elbisesi, erkek elbiselerinin aynıdır.

Entari yerine geniş bir şalvar, ceket yerine ise «sar­ka» tâbir olunan bir nevi cepken giyerdi. Sesi erkek sesi gibi gür ve sertti. 
Yüzünü örtmez, ancak saçlarını, boynunu velhasıl başının yüzünden madâ bütün kısımlarını «leçel» tâbir olunan beyaz bir bezle kat kat sararak örterdi. Etrafın­dakiler üzerinde son derece nüfuza mâlik olup Ibo nâmındaki müşaviri bile Kara Fatma'nın hışım ve haşmetin­den ürperirdi. Zira O, cengâver olduğu nisbette de yu­muşaktı. Ancak onda yumuşaklık lüzumundan fazla de­ğildi. Kara Fatma, merhamete lâyık olanlara merha­metli, zâlim kuvvetlilerin müthiş düşmanı idi. Târihen sabit olan en mühim ve parlak muvaffakiyetlerini Rus­ya Muharebesi hengâmında göstermişti.

Rus orduları Erzurum'u muhasara ettiği esnada Ka­ra Fatma Aziziye Tabyası'nda maiyetindeki üç dört bin cengâverle savaşmıştır. Bu büyük İslâm validesi aske­rin içeceğini, yiyeceğini hazırlar, yaralıları tedavi eder omuzlarında yaralı askerleri hastaneye taşırdı- Düşman Aziziye Tabyası'nın her suretle müdafaasında gösterilen metanet ve şiddetin bertaraf edilemiyeceğini anlayınca hileye müracaat ederek bir gece yarısı askerlerimizin ko­ğuşu yakınma sokmuş olduğu bir nefere bir tüfek attırıp koğuşun lâmbasını söndürtmüş ve askerlerimiz kendile­rini düşmanın bastığını zannederek birbirlerini sabaha kadar katlettikten sonra düşman kolaylıkla tabyayı zabtetmişti. Bu korkunç hîle ve mağlûbiyetimizden son de­recede müteessir olan Kara Fatma, hemen Erzurum içer­lerine gitmiş ve topladığı erkek, kadın genç ihtiyar bir­çok vatandaşı tüfenk bulamadığından evlerden buldur­duğu balta, satır ve kılınçlarla silâhlandırıp Aziziye Tabyası'na hücum ve gülle kurşun yağmurları altında asla yılmayıp binlerce kişisi şehid edildiği halde yüz çevirme­miş ve tabyanın hendeklerini düşmanın leşleriyle dol­durarak Azizi'ye Tabyası'nın kurtarılmasına muvaffak olmuştur.» (1)

Kara Fatmalar üç tanedir. Biri bu, diğeri de Millî Mücâdelede kahramanlıklar göstermiş olan Kara Fatmadır. Üçüncüsü ise, da­ha önce Kırım Muhârebesi'nde temayüz etmiştir. Bu so­nuncusu hakkında meşhur Gazi Ahmed Muhtar Paşa şöy­le demektedir:

«1282 tarihinde, Bereket ve Kozana gönderilen Fırka-i îslâmiyenin reisi olarak gittiğim zamanda Kara Fat­ma'ya rastladım. Kara Fatma Çukurova üzerindeki dağ­cılarda oturan Giritli aşiretine mensuptur. Bir ara Amik üzerinden Bereket Dağı'nın Adana cihetine geçtiğimiz zaman Kara Fatma 16 atlı ile bizi karşıladı. Kendisi gü­zel bir ata binmişti, ayağında çizmeler, başında tülbent sargı, belinde silâhları vardı. Elinde kırbaç taşıyordu. Bu kadının erkekten hiç bir farkı yoktu. Yüzü güneşten esmerleşmişti. Göğsü bir erkek göğsü kadar me­tin görülüyordu. Biz Osmaniye şehrini kurup askerleri­miz ile Çukurova’dan Ceyhan Nehri'ni geçerek Sis'e gidi­yorduk, fakat her taraf otla kaplı olduğundan geçit bulamıyorduk. Kara Fatma burada da bize yardım etti. Ken­di adamlarından etrafı iyi bilen on atlı gönderdi. Bunlar otları yakıp askerlerimize  geçidi hazırladılar.»

Cevded Paşa, Mâruzât isimli eserinde Kara Fatma'­dan şöyle bahseder:

«Kara Fatma Cirit aşiretine mensuptur. Bu aşiret Tecelliye nispetle zararsız bir halk olup Kırım Muhârebe­si'nde istanbul'a gelip orduya girmiş olan Kara Fatma bu aşiretin bir ocağının kâhyasıydı.»

Meşhur Sivastopol Destanı'nda Kara Fatma'dan şöy­le bahsedilir:

Beş altı gün sonra geldi Kara Fatma-i gazi

       Nisalar kahramanı, şeref-râzı

 

    Beş altı yüz kişiyle geldi o an,

    Kamusu hep süvâri-i namdarân.

 

Onların nâmı var Türkmen ilinde

 Kılıç belinde, kargı kollarında.

 

 Onlar çok kırdı düşman, döktü kanın

 Şehid oldu karındaşı nisânun.

 

O hâtûn kendi dahi yaralandı

Onuldu yarası hoş varlandı.

 

 Ömer Paşa olup Şumnûda kâim

  Onlara gönderir cephane dâim.

Kara Fatma bu harpte yüzbin kişilik düşman ordusunun karşısında geceli gündüzlü harbederek Türk ordusunun en ileri hatlarına kadar giderek askere cesaret aşılamış­tı. Bu harpte bir ara yaralanmış ve kardeşini kaybetmiş­ti. (1)

Balkan savaşında, daha sonra da I.Dünya Savası’nda ve Milli Mücadele’de binlerce insanımız şehit düşmüştür. Türk Kadınları; eşlerini, kardeşlerini, oğullarını, babalarını kaybetmişlerdir. Bundan dolayı her evde büyük bir üzüntü yaşanmıştır. Acı dolu Türk Kadını, Türk anası; yavrularıyla ve kocalarıyla birlikte düşman üstüne yürüdüler. Onlar yürüdüler ve şehit oldukları için  bizler bugün yürüyebiliyoruz. Fakat onları ve fedakarlıklarını biliyormuyuz? Hatırlıyormuyuz. Hatırlasak böyle olmazdık.

*  mübarek evine-namus ocağına

Kaynaklar

1-Aynur Mısıroğlu.Kuva-yı Milliyenin kadın Kahramanları.Sebil yayınevi.İst.1976.

2-Ilgaz Vahap Nevruzhan.Süyüm Bike.Burak yayıevi.İst.1984.

hilmi özden

Diğer Köşe Yazıları

Perşembe Sohbetleri

Konu: Nitelikli Teknik İnsan Nasıl Yetişir
Konuşmacı: Doç. Dr. Osman Nuri ÇELİK
Tarih: 18 Nisan 2019
Saat: 20:00
Yer: Türk Ocağı Binası

Sosyal Medya

Gençlik Kolları
Cumartesi Sohbetleri

Konu: Ekim Ayında Başlayacaktır
Konuşmacı:
Tarih:
Saat:
Yer: Sivrioğlu Konağı

Eskişehir

Eskişehir Hava Durumu

Tavsiye Linkler

Gün Olur Asra Bedel Fatih Harbiye Ömer Seyfettin Seçme Hikayeler
Türk Ocakları| Türk Ocakları Tarihçe| Türk Ocakları Kurucuları| Atatürk ve Türk Ocakları| Türk Ocakları Tüzüğü| Türk Ocaklarından Haberler
Copyright @ Eskişehir Türk Ocağı & Türk Ocakları Eskişehir Şubesi & Türk Ocakları Eskişehir Şubesi