Türkçe’deki Vatan-I

 

Hünkar Hacı Bektaş; din adamı, mütefekkir, mutasavvıf ve bir Türk Milliyetçisi idi. Bu özellikleriyle insanların gönüllerini feth etti.Hacı Bektaş, Suluca Karahöyük'ü bir irfan mektebi hâline getirdi. Geleceğin birçok mutasavvıf ve bilginleri de burada yetişdi. Bunları çeşitli diyârlara gönderdi. Bunlardan Yunus Emre'nin hocası olan Taptuk Emre, Sarı Saltuk, Geyikli Ahmet Baba, Abdal Musa, Ahî Evren, yıllar sonra aynı gönül ırmağından su içen Balkan ülkelerinde büyük hizmetler gören Kızıl Deli Sultan (Seyyid Ali), Anadolu’da Kaygusuz Abdal ve Pîr Sultan Abdal bunların arasında idiler.

Yunus Emre, millî dili ve tasavvufi fikirleri ile Türkçe konu­şan unsurun “Kutup Yıldızı ” oldu. Türk unsurunu yıkılmaktan ve yok olmaktan kurtardı. Kardeş kavgalarını önledi.  O dönem Yunus’un dünyaya geldiği Anadolu coğrafyasında millî dili, millî kültürü ihmal edenler vardı ve bunlar Selçuklu sarayında , devletin ve hükümetin içinde idiler.

“Anadolu’ya Selçuklular gelmeden önce; Milleti ve onun devletini parçalamak isteyenler, milletin içine, ayrı iki kültür demek olan yabgu (millî kültür) ve sultan (yabancı kültür) ikiliğini sokmuşlardı. Tuğrul Bey, 1063'de Bağdat'a gelip Halife­nin kızı ile evlendi. Kendi kızını Halife ile evlendirdi. Millî kültür­den, zaman içinde uzaklaştı. Yabgu kültürü (millî kültür) hor görüldü, saraydan uzaklaştırıldı. Yabgular, millî kültüre sahib olanlardı. Musa Yabgu etrafına toplanan kalabalık Türkmenler'le;  (1064) ve aynı milli zihniyet ve dü­şüncede olan Kutalmış Yabgu da, etrafına toplanan Türkmenler'le 1065'de Sultan Tuğrul'a isyan etti. 1071 Malazgirt savaşından sonra Yabgular ve bu arada Kutalmış Yabgu'nun oğlu Süleyman Yabgu, Hasan Yabgu ve İbrahim İnal Yabgu, etraflarındaki Türkmenler'le beraber, tabir caiz ise, impara­torluğu kuranlar, imparatorluğun batı sınırlarına (uçlara) sürüldüler. Bir İranlı olduğu halde Nizam-ül Mülk, bu ikiliğe, dolayısı ile da­hili isyanlara bir son vermek, daha kurulurken, yıkılışı önlemek için imparatorluğu kuran Yabgular'ın da, imparatorluk idaresine katıl­masını, Türkmen askerlerinin de sarayda ve orduda bulunmasının yararlı olacağını, bu devlette onlarında hisseleri bulunduğunu söy­ledi. Fakat sultanlardan fazla dinleyen olmadı. İmparatorluğun batı sınırına sürülmüş olan Yabgular, başların­da Süleyman Yabgu (Şah) olduğu halde, Anadolu'ya girip 1078'de Anadolu Selçukileri'ni kurdular. Büyük Selçukiler de önce dörde bölündüler. Sonra 1157'de İran ve Arap kültürü içinde eridiler ve yok oldular. Bir devlet veya imparatorluk da, mille­tin, millî ve dinî kültürünü dejenere etmek, onun idare ettiği un­suru asli olan milletin yabancı kültürü içinde temessül (şekillenme) edilmesine lakayt kalmak, onu yok etmek için yeterli ve kâfidir. Büyük Selçu­kiler bu hatayı yaptıkları, yabancı kültür içinde yıkıldıkları gibi, Anadolu Selçukiler'i de aynı hatayı tekrar ettiler. Yabancı kültür içinde yıkıldılar. Ebül Gazi Bahadır Han, Secere-i Türki'sinde "Büyük Selçukiler, Türkmenler' e karındaşız de­diler. Fakat karındaşlarına bir faydaları dokunmadığı gibi, karındaşlarını Anadolu'ya sürdüler. Karındaşlarının kendilerinden uzak tuttular. Düşmanlarını, karındaş edindiler" diyor” (1) 

“Bu arada, Karamanoğulları'nın Milli Kültür açısından 1235-1500 arasında 265 sene devam eden (eko­nomik, sosyal, siyasî ve özellikle millî kültür ve yaban­cı kültür mücadelesinde olan ve bundan kaynaklanan tarihi olu­şum ve gelişim mücadeleleri zinciri içinde) rollerini unutmamak gerekir.  Anadolu Türk'ünün, yabancı kültür ile eriyip yok olmak üzere iken, millî dil, millî kül­tür, millî âdet, ananeleri, ile yabancı kültürün karşısına çıkmaları, onunla hayatları bahasına mücadele etmeleridir. Böyle bir mücade­le zincirinde Karamanoğulları devri altın bir halka devridir. 13-15. asırlarda, Anadolu Türklüğü, İran Selçukileri, Suriye Selçukileri gi­bi Arap ve İran kültürü içinde yok olurken ve de buna mâni olacak etrafta kimse de yokken, bir avuç Oğuz Türk'ünün başına geçen Karamanoğlu Mehmet  Bey,"milli kültür ve istiklâli, millî gelenekler içinde ortaya atılmış ve 1277'de Konya'yı zabtetmiştir. Bir ferman ile "Bugünden itibaren Divânda, Dergâhta, Bargâhta, çarşıda, pazarda, yolda ve sokakta Türkçe'den başka dil kullanılmayacaktır" diyerek Arapça ve Fars­ça dillerini yasaklamış, Türkçe'yi resmî dil ilân etmiştir. Mehmet Bey'den sonra gelen evlâtları ve torunları Şemseddin, Fahreddin, Bedreddin, Burhaneddin, Seyfeddin gibi unvanlar kullandıkları gi­bi medreselerinde Arapça, edebî eserlerinde Farsça dil kullanmaya devam etmişlerdir.  

 Büyük çoğunluğu Oğuz boylarından Salurlar'ın Karaman uruğundan gelen Karamanoğulları kimlerdi?
Miladî 920'den son­ra Harzem Maveraünnehir ve Horasan havalisine inerek muhte­lif Müslüman Türk devletlerinin hizmetlerinde çalışmaya başla­yan Kınık Oğuzları ile birlikte, Karamanlılar'ın mensub olduğu Salur Oğuzları' da, Kınıklarla karışık ve onlarla beraber aynı ha­valiye indikleri, aynı devletlerin hizmetlerinde çalıştılar. Bu arada 984 tarihinde İslâmiyeti kabul etmişler. 1015 tarihinden itibaren de Anadolu'nun fethi için yapılan muha­rebelere iştirak etmişlerdir. Yine Selçuklular ve daha birçok Oğuz kabileleri ile birlikte Anadolu'ya gelip yerleşmişlerdir. 24 Oğuz boyunun bütün şubelerine Anadolu'da, daha geniş bir de­yişle, Ön asya'da tesadüf edilmesinin sebebini, aynı hâdiselere tekmil boyların iştirak etmesinde, yeni fethedilen yerlere önce göçebe, sonra yarı göçebe, daha sonra da tamamen yerleşmiş ol­malarında aramak lâzımdır. Bu itibarla büyük kabilelerin olduğu gibi Selçuklular'ın mensub olduğu Kınık kabilesiyle Karamanlı­lar'ın mensub olduğu Salur kabilesi aynı tarihî hâdiseleri yaşa­mış, aynı içtimaî ve iktisadî mukadderatı paylaşarak yaşayıp gel­mişlerdi. Bir misâl olarak şunu arzedelim ki bir Türk devleti, bir Oğuz boyu -kabîlesi- veya şubesi tarafından kurulmamış, sevk ve idare edilmemiştir. Buna 24 Oğuz boyunun bâzan yarısının, bâzan üçte ikisinin katıldığı tarihî bir hakikâttir. Selçuklu devle­tinin Osmanlı devletini yalnız Kınık'lar veya yalnız Kayılar kurup idare etmediği gibi Akkoyunlular'ı yalnız Akkoyunlu kabîlesi, Karakoyunlular'ı yalnız Karakoyunlu kabîlesi. Karaman devleti­ni yalnız Salur kabîlesi veya Karamanlılar kurmamışlardır.Karamanlılar'ın sadece Salurlar'dan değil, tarihçe meşhur olan Avşarlar'dan gelen oymakların bulunduğu da kabul edilmektedir.

Avşar, Oğuz Han'ın .üç oğlundan Yıldız Han'ın oğludur. Yıldız Han'ın oğlu Avşar'ın soyundan gelen veya onlara tabiî olan kabilelere Avşar ismi, alem olmuştur. Kınıklar ve Salurlar gibi Avşarlar da 920'den sonra -Üst Yurttan- Harzem, Mavera­ünnehir, Horasan havalisine inmişler ve 920'den sonra Müslü­manlığı kabul etmişlerdir. 920-1015'e kadar, İslâm aleminde ku­rulan Sâmânoğulları, Gazneliler, Karahanlılar hizmetinde Kınık­lar, Salurlar, Bayatlar gibi Avşarlar da çalışmışlardır. 1015'ten itibaren bunlar Önasya'nın ve bu arada Anadolu'nun fethine işti­rak etmişlerdir.

 Taht kavgaları sırasında; 15 Mayıs-Haziran 1276 da Karamanoğlu Mehmet Bey ile  Selçuklu şehzadesi Siyavuş birlikte Konya'ya girdiler. Şehrin ileri gelenle­ri gelip Siyavuş'a biat ettiklerine dair ant içdiler. Mehmet,Bey, Siyavuş'un saltanatını kurtarmak için sultanlar türbesinde bulu­nan sancak ile çetrin getirilmesini istedi. Bunlar getirildi. Siya­vuş bir merasimi mahsusa ile Selçuk tahtına çıkıp oturdu. Aynı gün büyük bir divan aktedildî. Divânda önemli kararlar alındı. Başlıcaları şunlardır:

1- Hutbenin Siyavuş namına okunmasına, paranın onun na­mına basılmasına karar verildi. Bu karar icabı olarak 22 mm. kutrunda 3,5 gr. Ağırlığında gümüş para darbedildi. Bu paranın ön yüzünde “Al-Sultan- alâzâm Alaüddünya v'el-din Abul Fetih Siyavuş bin Keykâvus" ibaresi vardı. Arka yüzünde ise "Almin-netüllah darabe be medine Konya Fi hamse su sitte / 675" yazılı idi'' Önemsiz gibi görülen bu küçük sikkenin bulunma­sıyla Siya­vuş’un Selçuklu hanedana mensup bir şehzade olup İzzeddin Keykâvüs'ün oğlu Siya­vuş olduğu da  kat'i olarak anlaşılmıştı. O tarihe kadar şehzadeliği konusunda tereddütler vardı.

2-     Resmî lisanın Türkçe olması, Arapça ve Acemce'nin kal­dırılması kararlaştırılmıştır. Bu karar bir fermanla her tarafa ilân edilmiştir. Fermanda "Bugünden itibaren Divanda, Dergâhta, Bar­gâhta, Mecliste ve meydanda Türkçe'den başka bir dil kullanılma­yacaktır."deniliyordu. Bu karar ile yalnız siyasî ve askerî bir za­fer değil, aynı zamanda kültürel bir zafer de ilân ediliyordu.

3-    Mehmet Bey yine bu divanda Siyavuş'un vezirliğini res­men kabul etti. Vezir olan Mehmet Bey, devlet mekanizmasına elbetteki itimat ettiği an be asıl Türk kumandan ve beylerini getirdi. Böylece Mehmet Bey, muvakkat bir zaman için olsa bile memle­keti Moğollar'dan, devlet mekanizmasını dönmelerden, lisanı da îran ve Arap tesirlerinden temizledi.Mehmet Bey işleri kendi arzusuna ve emellerine göre idare etmekte idi. Za­ten Siyavuş vaktini çok defa ibadetle geçiren, arz konuşan atıl ça­buk karar vermeyen kimsenin incinmesini istemeyen bir adamdı. Halbuki böyle ihtilâl zamanlarında bu ruhtaki adamlar hâdise­lerden istifade edemezler. Vukuata yeni bir şekil veremezler. Onun bu halini Mehmet Bey de biliyordu. Lâkin başka kimseyi bulamadığı için'" Siyavuş da, Mehmet Bey gibi cesur, gözü pek, mücadeleci, mantık, az çok uzağı görür bir adam olsaydı, hâdise­lerin cereyan tarzı daha başka türlü olabilirdi. Etraflarına daha çok kuvvet toplarlar muvaffak olmak ihtimali olabilirdi. Siyavuş'un mânevi bir kuvvet olmaktan başka hiçbir faaliyeti görülmemiş hattâ, son zamanlara doğru, Mehmet Bey için bir yük olmaya baş­lamıştır. Bütün işler Mehmet Beyin gayreti ile olmuştur.

4- (Banş vergisi) is­miyle bir vergi tarhına karar verilmiştir. Bu kararın icabı olarak yalnız Konya halkından 40 bin akçe tahsil edilmiştir

5- Anadolu'nun her tarafına zafernameler yazılıp gönderil­mesine, kendilerine tâbi olmaları için fermanlar, yazılmasına ka­rar verilmişdir. Bu fermana uyanlar, muvakkat bir zaman içinde olsa Siyavuş ve Mehmet Bey'e tabiiyetlerini arz etmişlerdir. Böylece Mehmet Beyin kendi ülkesinden başka Konya, Ankara, Kütahya, Sivas ve mülhakatları. Kayseri, Amasya, Antalya, Sinop, Canik ve mülhakatları Mehmet Bey'in emrinde birleşmişlerdir.” (2)

Bu dönemin büyük ediplerinden Aşık Paşa’nın, (1272-1333).  Türk dilinin gelişmesi ve yayılmasında büyük hizmetleri bulundu., Bu uğurda ölümsüz eserler yazan ilk Türkçeci şairlerimizdendir. Âşık Paşa, tanınmış mutasavvıf Baba İlyas'ın torunudur. Baba İlyas, XIII. yüzyılın başlarında, birçok Türk bilgini gibi, Orta Asya'daki Horasan Türk bölgesinden Anadolu'ya göçmüş, Kırşehir ve çevresindeki Türkmen oymaklarının şeyhi olmuş, onlarla birlikte Selçuklu Sultanı II. Keyhüsrev'e karşı yapılan Babaî ayaklanmasına katılmıştır. Oğlu Muhlis Paşa, Osman Gazi'nin güvendiği ve saydığı adamları arasındadır. Kırşehir'de yerleşen Muhlis Paşa'nın üç oğlundan en büyüğü Alâeddin Ali'dir. Bu yüzden Alâeddin Ali, baş ağa, yani en büyük kardeş olarak tanınmıştır. Baş Ağa adı zamanla Beşe, sonra da Paşa olarak söylenmiş, şiirlerinde (Âşık) mahlasını kullandığı için de, asıl adı unutularak (Aşık Paşa) adı, her tarafta ün yapmıştır.

Âşık Paşa, din ve tasavvuf bilgilerini Kırşehir'li Şeyh Süleyman'dan öğrenmişti. Osmanlı Devletinin kuruluş yıllarında babası ile birlikte Osman Gazi'nin yanında hizmet görmüştü. Sultan Orhan'ın Osmanlı Beyliğinin başına geçtiği yıllarda, Kırşehir'e gelerek baba ocağına yerleşmiştir.Âşık Paşa, Kırşehir'de, Ahilik örgütünün büyük bir saygıyla bağlandığı “Mürşid”i olmuş, çevresinde toplanan Oğuz Boylarına, dostluk ve kardeşlik ilkelerini aşılamış, onlara Türkçe seslenmiş, eserlerini katıksız öz Türkçe ile yazmıştır. Âşık Paşa, çevresinde yalnız Türkçe ile konuşup, eserlerini Türkçe yazmamış, aynı zamanda, o güne dek moda olan Arapça ve Farsça’ya karşı Türk dilinin güçlü bir savunucusu olmuştur.

Âşık Paşa'nın en tanınmış eseri, 12.000 beyitlik Türkçe Garibnâme’sidir. Mesnevî biçiminde yazılan bu eser, on bölüm içinde, dinî ve tasavvufî öğütler veren bir ahlâk kitabıdır. Yıllar sonra, Mevlid sahibi Süleyman Çelebi, Garibnâme'yi görecek ve bu eserden esinlenecektir.Âşık Paşa'nın âruz ve hece ölçüsüyle yazılmış şiirleri, gazelleri, ilâhileri de vardır. Türkçe'ye verdiği önemi şu mısraları göstermektedir: 
"Türk diline kimse bakmaz idi,
Türklere hergiz gönül akmaz idi.
Türk dahi bilmez idi bu dilleri,
İnce yolu ol ulu menzilleri.

Bu Garibname eğer Gönül geldi bile,
Kim bu dil ehli dahi mana bile,
Yol içinde birbirini yermiye,
Dile bakıp manayı hor görmeye,
Ta ki mahrum kalmaya Türkler dahi,
Türk dilinden anlayanlar ol haki."  

Hoca Ahmed Yesevî’yi, Hünkar Hacı Bektaş-ı Veli’yi, Yunus Emre'yi, Aşık Paşa’yı, Karaman oğlu  Mehmet Bey'i, ve onun izini takip edenleri rahmet ve hürmetle yâd ederiz. 21. Asır Türkiye’sinde, Türkistan illerinde ve nice Türk Yurtlarında Onlar’ın temsilcilerine ihtiyacımız var. Aziz Vatanımızdaki lehçelerimizden yahut boy ve aşiretlerimizin şivelerinden “yapay diller” icat etmeye çalışarak Türkçemize yapılan yanlışa karşı  Hünkar Hacı Bektaş-i Veli’nin ““İline(devletine ve Milletine), Diline (Türkçe’ne), beline( soyuna) sahip çık” sözünü unutmamalıyız. O Hünkar Yine Buyuruyorlardı ki: “ Ey Türk oğlu bu Memlekette Türkçe  konuş, Türkçe yakar, ibadetini Allah'ın emrince yap!...” (3).

Kaynak.: (1) (2)Tahsin ÜNAL. Karamanoğulları Tarihi. Berikan Yayıncılık. 2.Baskı. 2007.Ankara.

              (3). Türk Kültürü ve Hacı Bektaş Veli. Türk Kültürü ve Hacı Bektaş Vakfı Yayınları.
Ayyıldız Matbaası.1988.Ankara. 

hilmi özden-9.Ekim.2010

 

 

 

Diğer Köşe Yazıları

Perşembe Sohbetleri

Konu: Rus İhtilallerinden Sonra Türkiye-Kafkasya İlişkileri ve Türkiye’nin Kafkasya Politikası
Konuşmacı: Prof. Dr. Enis Şahin
Tarih: 3 Ocak 2018
Saat: 20:00
Yer: Türk Ocağı Binası

Sosyal Medya

Gençlik Kolları
Cumartesi Sohbetleri

Konu: Türk Birliğine Giden Altın Yol: Dil Birliği
Konuşmacı: Metehan Kaygı
Tarih: 11.12.2018
Saat: 20.00
Yer: Türk Ocağı Binası

Eskişehir

Eskişehir Hava Durumu

Tavsiye Linkler

Gün Olur Asra Bedel Fatih Harbiye Türkçülüğün Tarihi Ömer Seyfettin Seçme Hikayeler
Türk Ocakları| Türk Ocakları Tarihçe| Türk Ocakları Kurucuları| Atatürk ve Türk Ocakları| Türk Ocakları Tüzüğü| Türk Ocaklarından Haberler
Copyright @ Eskişehir Türk Ocağı & Türk Ocakları Eskişehir Şubesi & Türk Ocakları Eskişehir Şubesi