Türkçe’deki Vatan-II

                                                                                                                                                                                                                     

Türkistan topraklarında “1070’de Balasagunlu Yusuf Has Hacib tarafından Kaşgar hükümdarı Buğra Ebu - Ali Hasan Han’ın ismine telif olunmuş Kutadgu Bilîg kitabı Türkçemizin şahaserlerinden birisidir. Türk hükümdarlarınca ideal devlet idare sisteminin ne olduğundan bahseden bu büyük eserin konusu İranlılarca Şehname-i Türkî, Turanlılarca Kutadgu Bilig olarak isimlendirildi. Yani “Kutadgu (kut edgü-mesut edi­ci) bilig” ismi Cengiz Han’a nisbet edilen devlet idare felsefesine, nasihatlere ait esere de isim olmuştur.

Karahanlılar zamanında vücude getirilen diğer bir mühim eser de Mah­mud Kaşgarî'nin 1077 de tasnif ettiği Türkçe-Arapça lügat kitabı Divanü lügat it-Türk'dür. Aslen Barsganlı olan müellif üç cilt teşkil eden eserinde zengin Türkçe lügat şeklinde bilhassa Kaşgar Hakanî Türkçesinî, Çigilce ve Oğuzcayı önümüzde canlandırmış, ve bundan başka da Bizans hududundan Çin hududuna kadar uzayan Türk illerindeki müteaddit kabilelerin lehçele­rinden numuneler vermiş; Türk ilinin coğrafyasına, Türk etnografyasına, Türk iktisadî ve içtimaî hayatına, eski Türklerin akidelerine ait paha biçilmez kıymette malûmat bıramıştır. Eserde eski Türk sav'ları, keza bize vasıl olmıyan edebî eserlerden, eski destanlardan ve halk edebiyatından, hattâ Arap edebiyatına takliden vücude getirilen şiirlerden numuneler veril­miştir (1).

Mahmud Kaşgarî: Peygamberimiz, Türk dilini öğreniniz! Çünkü onların uzun sürecek saltanatları olacaktır, buyurmuş... Bu hadis doğru ise Türk dilini öğrenmek vacip demektir Eğer uydurma ise o zaman da akıl ve iz 'an (Türk dilini öğrenmeyi) icap ettirir...” yine kitabında: “Türkçe, Arapça ile koşu atları gibi yarış edebilir...” diyordu.

Divanü Lügat-it Türk'teki şu sözleri Türklere ve nice millete asırlarca nasihat olmuştu: “Gördüm ki, yüce Tanrı, devlet güneşi’ni Türkler’in burçlarından doğurmuş. Göklerdeki dâireleri, onların devletleri çerçevesinde döndürmüş. Onlara Türk adını kendisi vermiş. Onları yeryüzünün Kağanı kılmış. Asrımızın kağanlarım hep onlardan çıkarmış. Bütün milletlerin dizginlerini onların eline vermiş. Onları her halka üstün eylemiş. Doğrulukta onlara her zaman yardımcı olmuş. Onlara katılanları, onlara hizmet edenleri hep azîz kılmış. Bütün dileklerini yerine getirmiş; böyle kimseleri kötülüklerin şerrinden korumuş (2). Kültür tarihimizin büyük kaynaklarından biri  olmak itibariyle Mahmud  Kaşgarî'nin eseri ancak Göktürk yazıtlariyle ve kendisinden sonra gelenlerden Ali Şir Nevaî ve Kâtip Çelebi gibi Türk büyüklerinin eserleriyle bir sıraya konulabilir (1).

Türkistan Türklüğündeki Türkçenin merkezî şahsiyetlerinden biride; Herattaki Temürlü’lerin büyük beylerinden olan Ali şir Nevayi’dir. Doğu Türkçesi'nin bütün güzel söyleyişlerini şahsında toplayan Ali Şîr Nevaî , Horasan Hanı Hüseyin Baykara’nın çocukluk ve okul arkadaşı idi. Ali Şîr Nevaî(1441 - 1501)nin babası 'Kiçkine Bahadır' veya 'Kiçkine Bahsi' diye anılan Giyaseddin Kiçkine'dir. Devlet adamı olan babasının durumu gereği Nevaî, küçük yaşta doğduğu yerden ayrılıp Irak'a gitti. Çocukluk dönemi Irak'ta geçti. Babasının ölümü üzerine, Ebü'l Kasım Babür'ün himayesinde iyi bir eğitim gördü. Meşhed, Semerkant gibi devrin önemli bilim ve kültür merkezlerinde yetişti.

Horasan Hanı Hüseyin Baykara, Nevaî'ye yüksek devlet görevleri verdi. Baykara, öyle fermanlar yayınladı ki; bu fermanlar, o devrin sanatçıya verdiği değeri belgelemektedir. Baykara, yayınladığı fermanında, “Nevai'ye gösterilecek saygının kendisine gösterilmiş sayılacağını” ilân etti.

Hüseyin Baykara, Nevaî'nin çok büyük bir sanatçı olduğunu biliyordu. Zaten kendisi de sanatçıydı. Baykara'nın zemin hazırlamasıyla Nevaî, Herat şehrinin bilim ve kültür hayatım alışılmadık şekilde canlandırdı. Sultan Baykara'nın etrafında, Nevaî'nin öncülüğünde toplanan sanat meclislerinde ruhlar daha bir incelir; fikir daha bir yücelirdi. Zaten, Herat mevcut haliyle böylesine faydalı çalışmaya hazırdı. Çünkü Molla Cami gibi büyük bir bilgin Hatifî gibi büyük bir şair, Devletşah gibi meşhur tezkîreci Herat'ın kültür ve sanat kaynakları olarak ortadaydı. Ve bu güzel ortamda Nevai, Doğu Türkçe'sini şaha kaldırdı. Öyle bir çığır açtı ki şiirlerinde kullandığı Türkçe'nin ağızı “Nevai dili” olarak edebiyatımızda yer aldı. Sadece kültür ve sanat alanında değil; Hüseyin Baykara'nın âdeta bir “Başbakanı” olarak yaşadığı kenti, hanlar, hamamlar, medreseler, hastanelerle donatarak, çalışkan bir devlet adamı kimliğiyle de kendisini gösterdi. Nevâî, Türkçe'nin âşığı idi. Türkçe üzerine titizdi. Ancak, bu titizliği ile halkın anlayamayacağı bir dil politikası gütmedi. Türklerin anladığı Arapça ve Farsça kelimeleri de eserlerinde kullanarak, Türkçe'nin büyüklüğünü göstermeye çalıştı. Nevaî’nin dördü Türkçe, biri Farsça beş divanı var. Türk edebiyatında beş mesnevi yazan ilk şairdir. Beş ile de yetinmeyip altıncı mesnevisini de yazdı. Sadece edebiyatın şiir dalında değil, diğer edebî türlerden bilimlik eserler de verdi. Toplam eserlerinin sayısı otuzu aşmaktadır (2).

Ali Şir Nevai  toplam 64000 mısra tutan beş büyük manzum eser, bir de 55000 mısradan ibaret Türkçe lirik şiirler külliyatı, tasavvuf ve edebiyat tarihine ait ayrı mensur ve manzum eserler ve dostlarına ait hâtıralar bırakmıştır. Ali Şir bu motiflerden bazılarını meselâ Ferhad u Şirin eseri Harezm ve Hoten Türklerinin ve Çinlilerin hayatından alınan bir roman şekline sokmuş, ve kendisi bu nevi eserleri ve divanı sayesinde bütün Türkler arasında bir genel millî şair ola­rak tanınmış olduğunu da bu Ferhad ve Şirin'in sonunda şu cümlelerle an­latmıştır: “Türk ulusu ister bir kabile, isterse yüz ve bin kabile olsun, bu­nun hepsi muhakkak, ki benimdir. Ben, hiç ordu sevketmeden, Çin ülke­sinden Horasan'a kadar uzanan yerlerdeki tekmil Türkleri kendi fermanım altına aldım. Yalnız Horasan (Türkü) değil Şiraz ve Tebriz (Azerbaycan) Türkünün devrini dahi benim kalemim, şeker döken bir şekilde tatlı kalmış­tır. Benim sözüme Türk milleti gönlünü vermiştir yalnız gönlünü değil ca­nını dahi vermiştir; yalnız Türk değil Türkmenler de benim sözüme gönlü­nü ve canını vermiştir. Ben bu (Türk) ülkelerini zaptetmek için bir ferman gön­dermiş değilim, ben ancak bir Divan, (yani şiirler mecmuası) gönderdim. Bu Divan, bu memleketi öyle zaptetdiki hiçbir hükümdarın “divan” ı ve defterleri bu şekilde zapt ve tanzir edemez”.

Ali Şir Nevâî, İskender romanına ait eserini de Türk tarihine ait levhalarla dol­durmuş ve bütün eserlerini  Türk ressam­ları tarafından yapılan minyatürlerle süsleyerek Türk kültür hayatının şaheserleri şekline sokmuştur. Ali Şir bu eserinde rüyasında görmüş olduğunu anlattığı İskender'in kendisine “Ben dünya imparatoru İskender isem, sen de Türk dilinin Sahip kıranı (yani Temürü) sın” diye tebşir ettiğini (müjdelediğini) de şu şekilde şairane ifade etmiştir: “Hak Taalâ sana karşı çok lûtufkârdır, zira Türk dilini cihanda payidar etmiş ve bu dilde şiir söylemek umumun (hal­kın) işi olduktan beri muhakkak ki senin gibi (bir Türk şairini) daha halk etmemiştir: O (Tanrı), Türk ülkelerini senin hissen olarak yazmış, onların bir iradeye tâbi tek parça olmasını tâ ezelden nasip etmiş ve seni bu Türk ül­kesinin, süngü yerine kalem, kılıç yerine söz kullanan bir merzübanı (ülke muhafızı) olarak tâyin etmiştir, tâ sen bu memleketin bir kahramanı ve bu milletin talihi yaver olan rehberi Sahib Kıranı olasın” (1).

Nevâî, Türklüğünün şuurundaydı. Türk Milleti'nin büyük­lüğünü ve Türkçe'nin yüceliğini çok iyi biliyordu. Farsça'nın “Edebiyat dili” olarak tanınmış olmasına hayret ederdi. Muhakemetü’l Lûgateyn isimli eserinde, Farsça'ya adeta meydan okudu. Bu eserde saydığı yüz kadar Türkçe fiilin Farsça karşılığı olma­dığını ispat etti. Ve kitabında şöyle dedi:

“Türk'ün bilgisiz ve zavallı gençleri güzel sanarak Farsça şiir söylemeye özeniyorlar Gerçekten bir insan iyi ve derin düşünse, Türkçe 'de bunca zenginlik dururken, bu dilde şiir söylemenin, hüner göstermenin daha yerinde ve kolay olacağını anlar..." Ali Şîr Nevâî, fikirleriyle, eserleriyle pek çok konuda öncülük etti. Bir örnek olarak; Mecâlisü’n- Nefâis adlı eserinde, ilk kez, Türk edebiyatında "Şairler Tezkiresi" çığırını açtı.

Nevâî, Türklüğün bir bütün olduğunu biliyordu. Türk milletinin ayrı coğrafyalarda bulunmuş olması onun gönül ve fikir bağlarında hiçbir olumsuz etki yapmıyordu. Türklüğün Avrupa karşısında adeta bir "Uç Beyi" olan Batı Türklerinin "nereleri" zorladığını ve bu zorlayışın Türk dünyasına getireceği kazancı fark ediyordu. Bu sevgi, bu fark ediş ve bu örnek gönül bağıdır ki; yazdığı şiirleri Bizans Fatihi, Sultan Mehmet Han'a gönderiyordu. Türkistan'ın Türklük güneşi Ali Şîr Nevâî'nin bu hareketi, Türk birliğinin, Türkler arasındaki gönül bağının coğrafya tanımayan gerçeğini de ifade etmektedir.

Ali Şîr Nevâî’nin Muhâkemetü'l Lûgateyn’deki ölümsüz sözleri bizlere birer miras olarak kaldılar:

“Anadilim üzerinde düşünmeye koyuldum: Türkçe'nin derinliklerine dalınca gözlerime on sekizbin âlemden daha yüksek bir âlem göründü.

Bu âlemin süsler, ziynetler içerisinde enginleşen göğü. Dokuz Gök'ten daha yüksekti. Orada nice faziletler, nice yücelikler hazinesine rastladım. Bu hazinenin incileri, yıldızların mücevherlerinden daha parlaktı.

Bu âlemin gül bahçelerine girdim. Gülleri feleğin güneşinden daha parlaktı. Her yanında göz görmedik, el değmedik daha neler ve neler vardı.

Ama bu mahsenin yılanı kan dökücü ve güllerin dikeni sayısızdı. Bunları görünce düşündüm ve dedim ki: Demek ki bizim Türk şairleri bu korkulu ve dikenli yollardan çekindikleri için Türkçe 'yi bırakıp gitmişler

Bu yol himmet istiyordu. Ben bu yoldan vazgeçmedim. Onun seyrine doyamadım. Bu yolda yürümekten korkmadım ve yılmadım.

Türkçe'nin fezasında tabiatımın atını koşturdum; hayâlimin kuşunu kanatlandırdım. Vicdanım bu hazineden nihayetsiz kıymetli taşlar, lâ 'ller inciler aldı. Gönlüm bu gül bahçesinin türlü çiçeklerinde, uçsuz bucaksız türlü kokular kokladı.

Zannedilmesin ki benim Türkçe 'yi övüşüm Türk olduğumdan ve tabiatımın Türkçe sözlere alışmasından ve Fârisî bilmeyişimdendir. Aslında Fârisî'yi öğrenmekte hiç kimse benim kadar gayret sarfetmemiş ve bu dilin doğrusunu yanlışını benim kadar iyi öğrenmemiştir...” (2).

Kaynaklar:

1-Zeki Velidi Togan.: Umumi Türk Tarihine Giriş. Cilt I.İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi yayınları. 3. Baskı. İstanbul.1986.

2-Mevlüt Uluğtekin Yılmaz.: Türk Budunlarının Ortak Ata babaları. Manas yayıncılık. Elazığ. 2008.

hilmi özden 22.10.2010

 

 

 

 

Diğer Köşe Yazıları

Perşembe Sohbetleri

Konu: Rus İhtilallerinden Sonra Türkiye-Kafkasya İlişkileri ve Türkiye’nin Kafkasya Politikası
Konuşmacı: Prof. Dr. Enis Şahin
Tarih: 3 Ocak 2018
Saat: 20:00
Yer: Türk Ocağı Binası

Sosyal Medya

Gençlik Kolları
Cumartesi Sohbetleri

Konu: Türk Birliğine Giden Altın Yol: Dil Birliği
Konuşmacı: Metehan Kaygı
Tarih: 11.12.2018
Saat: 20.00
Yer: Türk Ocağı Binası

Eskişehir

Eskişehir Hava Durumu

Tavsiye Linkler

Gün Olur Asra Bedel Fatih Harbiye Türkçülüğün Tarihi Ömer Seyfettin Seçme Hikayeler
Türk Ocakları| Türk Ocakları Tarihçe| Türk Ocakları Kurucuları| Atatürk ve Türk Ocakları| Türk Ocakları Tüzüğü| Türk Ocaklarından Haberler
Copyright @ Eskişehir Türk Ocağı & Türk Ocakları Eskişehir Şubesi & Türk Ocakları Eskişehir Şubesi