Bu tespiti yapmadan hem uluslararası ilişkilerdeki hem de ABD ve İsrail siyasetlerindeki dalgalanmaları anlamlandırabilmemiz çok zor. Ancak günümüzde belirli kesimlerin, sloganlaştırarak içeriği boşaltılmış bir “anti-emperyalizm” adına karşımızdaki somut gerçekliği şiddetle reddettiklerini görüyoruz. İşgal ve askeri müdahalenin Batıya her zaman kazandırdığı varsayımına dayalı illüzyon, doğrudan güç projeksiyonu dışındaki ilişki biçimlerinin birçok bağlamda kârlı nüfuz alanlarının oluşumuna hizmet edebileceği gerçeğini gözlerden gizliyor. Söz konusu tavrın ardındaki Pragmatik siyasî kaygılardan uzun uzadıya bahsetmeyeceğim. Fakat ABD dış politikasına dair değerlendirmelerden önce, emperyalizm teorisinin tarihiyle ilgili bazı bilgi eksikliklerine kısaca değinmek istiyorum.

Genel kanaatin aksine, daha 18. yüzyılda ve öncesinde, Londra gibi başkentlerde emperyalizmin ekonomik bakımdan ne kadar zararlı olduğunu savunan etkili kesimler vardı. Sömürgelere bağımsızlık verilmesinin maliye üzerindeki yükleri azaltacağını, ticareti de arttıracağını ileri sürüyorlardı. İmparatorluğunu dağıtmanın Ingiltere’yi daha zengin kılacağını savunan bu yaklaşım, 20. yüzyıla kadar varlığını sürdürerek pek çok çevreyi etkilemiştir, örneğin Lenin, emperyalizmle ilgili ünlü eserini yazarken, İngiliz radikallerinden Hobson’un çalışmalarındaki amprik malzemeyi bolca kullanmıştır. Yaşadığı çağda Ingiliz emperyalizmine karşı çıkan Hobson, topladığı verilere dayanarak genişlemenin durdurulmasını ve imparatorluğun gönüllü tasfiyesini öneriyordu.

ABD-Ortadoğu ilişkilerinin sicili de bize, Beyaz Saray’ın benzer nitelikte bir stratejik bakışa hiç yabancı olmadığını, ancak değişik sebeplerle söz konusu yaklaşıma uygun adımlar atamadığını gösteriyor. Örneğin, 11 Eylül 2001 öncesinde VVashington’un inşâ etmeye çalıştığı, benzer unsurlar taşıyan dış politika vizyonu, saldırıların yarattığı yeni iklim yüzünden hayata geçememişti. Bu yüzden, hafızalarımızı biraz tazelersek. Amerikan devlet gemisini ihtiyaç duyduğu yeni sulara götürmeye çalışanların 12 Eylül 2012’de niçin irkildiklerini daha kolay anlayabiliriz.

George W. Bush’un ilk seçim kampanyasını inceleyenler, ABD’nin uzak coğrafyalarda üstlendiği misyonlardan huzursuz bir Başkan adayı portresi görürler. 2000 yılı kasımında seçmen karşısına değişen dünyada, değişen Amerika’nın yeni önceliklerine cevap verme sözüyle çıkılmıştı. Dünya düzeni, ekonomik bakımdan çok merkeziliğe doğru kalıcı biçimde evrilmekteydi. Yükselen Avrupalı ve Asyalı aktörler, er ya da geç zenginliklerini siyasi etkinliğe dönüştürmek isteyeceklerdi. ABD, ulusal çıkarlarını çok az ilgilendiren bölge ve konulara enerji harcamak yerine gücünü ve kaynaklarını bu rekabeti göğüslemek üzere yeniden örgütlemeliydi.

Üstelik ABD de değişiyordu. Artan Hispanik ve Asyalı nüfusun beklentileri, bölgeselleşmeyi destekleyen ekonomik rüzgârlarla örtüşüyordu. Avrupa kökenli seçkinlerin yine Avrupalı akrabalarıyla sürdürdükleri ilişkilerden ibaret bir dış politika vizyonu, Amerika’yı yarınlara taşıyamazdı. Nitekim Bush, Başkanlık döneminin ilk gezisini Meksika’ya, İkincisini Amerikalar Zirvesi toplantısı için geldiği Kanada’ya yaptı. Şöyle diyordu Ouebec’te: “…Ülkem, bizi birleştiren akraba¬lık, ticaret ve kültür bağlarını her zamankinden daha çok hissediyor…’Yüzleşmek zorunda kaldığı en ciddi kriz, Çin yakınlarında bir casus uçağının düşmesiyle patlak vermişti. Tâ ki yeni muhafazakârları, Bush yönetimindeki ikincil pozisyonlarından sahneye taşıyan 11 Eylül’e kadar… O tarihten itibaren, küresel ve ulusal dinamiklerin gerektirdiği yeniden konumlanma arayışı Ortadoğu macerasının gölgesinde kaldı.

Sekiz yıl sonra Obama halefinden, kaynaklarını sonuçları belirsiz savaşlarda tüketerek yorulmuş bir ülke ile hayli kuvvetlenmiş rakipler devraldı. ABD için rasyonel olanı yapmayı denedi. Savaşları sonlandırmalı, azalan kaynaklarını içerde ve dışarda yeniden dağıtarak Amerika’yı şekillenmekte olan dünya gerçekliğine hazırlamalıydı. Göreve gelir gelmez çıktığı Ortadoğu ve Avrupa turları, sorumlulukları paylaşarak geri çekilme niyetinin ilanı gibi okundu. Tarih, dengeli şekilde küçülen imparatorlukların, emperyal çekirdeğe yeni sıçramalara imkân verecek enerji ve kaynaklar bıraktığını anlatıyor. Ancak bu tarz stratejiler, gereksiz çatışmalar sonlandırılıp müttefiklere imkânlarını gönüllü biçimde sunacakları hareket alanları açılabildiği durumlarda başarı şansı yakalayabilirler. Nitekim Obama’nın ünlü Kahire konuşması, Avrupalılar ve Türkiye ile oluşturmaya çalıştığı yeni ilişki biçimleri bu gözle değerlendirilebilecek adımlardı. ABD’nin Asya’daki askeri ağırlığını arttıracağını ilan eden strateji belgesi de çizdiğimiz resimde eksik kalan son kareyi tamamlıyordu. Ortadoğu’da profilini düşüren Amerika, küresel politik ekonominin gerçeklerine göre pozisyon almak üzere harekete geçmişti.

Arap uyanışının ilk evresi, bu tarihi sürecin başlangıcına denk düştü. Bölgede değişen rol dağılımının en somut izlenebileceği sahne ise Libya operasyonuydu.
Müdahalenin meşruiyet zeminini Amerika’nın başını çektiği girişimler değil Arap Ligi ve İslam Konferansı örgütü’nün BM’ye yaptıkları çağrılar tesis etti. NATO, ancak Fransa Akdeniz’in güneyindeki komşusunu vurmaya başladıktan sonra harekâtın merkezine yerleşti. Tüm bu gelişmeler sırasında kendisini üçüncü planda gösteren ABD, hem aralarında Türkiye’nin de yer aldığı bölge içinden güçlerin desteğini aradı hem de iç çatışmaların başladığı ülkeyi “yakın çevreleri” kabul eden Avrupalı müttefiklere rol vererek önlerini açtı. Yeni stratejinin bazı aksaklıklara rağmen işlediği görüldü. Chicago’daki son NATO Zirvesi, değişik programlar çerçevesinde örgütle ilk kez ortaklıklar kuran Ortadoğu ülkelerine ev sahipliği yaptı.

Bu arada Japonya ve Avustralya ile askeri işbirliğini güçlendirmeye hazırlanan ABD, örneğin Güney Çin Denizi’ndeki ihtilaflarla daha aktif biçimde ilgilenmeye başladı. Pentagon bütçesi yapılandırılırken, Asya’yla ilgili planlamaların altı çizildi. İçerde krizin açtığı yaralar sarılmaya, Amerikan toplumu ve ekonomisini sarsan çalkantılar dindirilmeye çalışıldı. Nihai başarı için yapılmaması gereken ilk şey, Ortadoğu’da Irak tipinde yeni bir çatışmanın içine çekilmekti. Beyaz Saray, Suriye’de patlak veren krize de ilk günden itibaren bu gözle baktı.

Nitekim bölgedeki müttefiklerinin eleştirilerine kulak tıkayan Washington, kendisi açısından arzu ettiği dengeyi tutturmayı Rusya’nın Doğu Akdeniz’e iyice yerleşmesine göz yummak pahasına başardı. Yeni dış politika yaklaşımı, izlenen rotayı değiştirecek ilk ciddi tehlikeyle ise seçim zeminine girildiğinde yüzleşti.İsrail Başbakanı Netenyahu’nun İran’ın nükleer tesislerine yönelik acil bir askeri harekât için ısrarı öyle boyutlara ulaştı ki, Amerikan yönetimi şu günlerde eski oyuna tekrar çekilebileceği kaygısını taşıyor. 12 Eylül’de Libya büyükelçiliğine yapılan saldırı ve sonrasında yangın gibi Ortadoğu’nun tamamına yayılan protesto dalgası bu kaygının ne kadar büyük bir hızla korku eşiğine dayanabileceğini gösteriyor. Amerika, görünen varlığını küçültmek istediği coğrafyayla ilişkilerini yeniden düzenlemenin hiç de kolay olmadığı gerçeğiyle bir kez daha yüz yüze. Karşısında ise izleyebileceği iki yol var. ABD, uluslararası politik ekonominin rasyonel parametrelerine dayanarak çizdiği yol haritasına sadık mı kalacak, yoksa olayların ardından mı sürüklenecek?

ikinci seçenek özel bir çaba sarf edilmeksizin hakikat olabilir. Diğer yolda yürümeye devam etmek isteyen bir Amerikan yönetimi ise içerde toplumsal dışarıda da bölgesel ittifaklarını doğru kabuller üzerinden güçlendirmek zorunda. Bunun için de örneğin, Islamofobinin çatışma ve kaos yaratma potansiyelini iyi değerlendirmesi gerekiyor. Yoksa İsrail Sağı’nın ve şu an için bir kısmı Romney in etrafında bulunan bazı çevrelerin savunduğu güvenlikçi perspektif, ABD’yi bölge halklarına kan ve gözyaşı getirirken kendisine yeni yüzyılı kaybettirecek hamlelere zorlamak için fırsat kolluyor. Bu husustaki rekabet öylesine büyük ki, ABD seçimleri öncesinden yeni Amerikan Başkam’nın işbaşı yapacağı güne kadar geçecek yaklaşık yüz günlük sürede, önümüzdeki dönemin parametrelerini belirleyecek sürpriz gelişmelerle karşılaşabiliriz, ihtimaller listesinin Türkiye’yi en çok ilgilendirenler kısmında; İran’la, İsrail’in başlatıp ABD’nin de dâhil edileceği bir çatışma süreci yer alıyor. Kötümser senaryolar hakikate dönüşürse, devlet gemisi yakın tarihimizin en zorlu sularına girmiş olacak.

TÜRK YURDU EKİM 2012 SAYI:302

PAYLAŞ