Yine de oraya dönmek isteriz; yollar çetin, hava haşin ama gönüllerimiz fırından yeni çıkmış francala gibi yaşama sevinci başından tüten bir tazeleniş çırpıntısındadır. Soğuktan sıcağa, güvensizlikten emniyete, kaostan düzene, tedirginlikten huzura yöneliştir. Derûnunda merhaba vardır; kıymetini samimiyetinde bulan bir hoşgeldin durmalıdır her evin kapı arkasında. Günün nimeti -bir ekmek olsun- o merhaba ile eve girecek, omuzbaşları kar tutmuş paltolar şöyle bir silkelenecek, pabuçlar eşikte pat pat yere vurulacak ve kelebek kozasına çekilecektir.

Kahrı da lütfu da baş üstüne; gökten ne yağdı ki yer kabul etmesin

Kar yağıyor demek ne demek; gökten melekler iniyor hâzâ! Gökyüzü kar rengi, yeryüzü kar. Usul yağıyor ve refakatinde pencerelerde kamçı gibi şaklayan rüzgâr.

Böyle fırsat her zaman denk düşmez; birisi vardı, garip şiirler yazardı: “Yanarım denize düşen yağmura” diye bir şey kalmış hatırımda. Peki, gece yarısı kurt-kuş uykudayken kar meleklerinin bizi gaflette avlayıp yeryüzünü teşrif etmelerine ne buyrulacak? Bu nimeti, bu âyeti, bu bürhân-ı kat’ıyı hak etmek için ne yaptık ki biz? Hiç!

Çok şükür, hâlâ yağıyor! Buna meteorolojik olay diyenin alnını karışlarım ben.

Aç o pencereyi aç; kar dolsun odana, yüzüne, eline, masanın üstündeki kâğıtlara, kitaba, kaleme. Yüzüne kar değsin, tenine kar kristalleri konup usulca erisin. Çık oradan artık, yola düş, dağları görebileceğin yere kadar git; gafletin zamanı mıdır, ibâdet saatidir.

Gökten melekler inmektedir.

Sihirli bir ışık; hani o fotoğrafçıların bayıldığı cinsten, arzın her bir metre mikâbına eşit miktarda dağılmış bir ışık; kar sesi, kar ışığı… Yirmi-otuz metre ötesini muhayyel ve muhayyer bırakan bir şey. Muhayyel; orada ne olduğunu gönlünüzle ve muhayyilenizle siz çizeceksiniz. Muhayyer, dileyen gidip orada ne olduğunu nasıl istiyorsa öyle görür. “Gözlerimle gördüm arkadaş” diye şahitliğe sıvananlara demeli ki, “Hakikatte ne gördün arkadaş, nereye kadar gördün ve gördüğün ne idi?”

Aşk, tipiye de uyar, pencerede kırbaçlanan rüzgâra da, çay demliğinin neşrettiği buharın camlarda boncuklanmasına da; isterseniz camın buharlı yüzeyine “Sesin nerde kaldı kar içindesin” de yazarsınız; ötelerde bir şairin rûhu haberdâr ve şâd olur. Kar inmekte ki inmeyebilirdi; neyle kutlayacaksınız bu müstesnâyı? Henüz var olmak neş’esiyle ser-hoş olup kendinizden geçmemişseniz, usûl-i lisân ile gönlünüzü dolduran sevincin öteki adı “Kar âyini”dir. Âyin olsun fakat müşriklik hiç değil, kar cezbesiyle parkta yuvarlanan çoluk-çocuğun yaptığı başka bir şey midir a dostlar. Vatanından cüdâ can veren bir şairi söyleten de bu neviden “vecd” hâli değil midir?

“Lambayı yakma, bırak/ sarı bir insan baş düşmesin pencereden kara / Kar yağıyor karanlıklara / Kar yağıyor ve ben hatırlıyorum / Kar…/ Üflenen bir mum gibi söndü koskocaman ışıklar… / Ve şehir kör bir insan gibi kaldı/ Altında yağan karın. /Lambayı yakma, bırak! / Kalbe bir bıçak gibi giren hatıraların / dilsiz olduklarını anlıyor

Kar yağıyor / ve ben hatırlıyorum.

PAYLAŞ