Menfaatleri için sadece insanlara değil, tabiata da acımasız davrandıklarını, Kızılderili reisi Seattle’ın topraklarını satın almak isteyen Amerika Birleşik Devletleri’nin başkanına yazdığı mektupta veciz bir şekilde anlatıyor: “…Gökyüzünün, toprağın sıcaklığını nasıl satabilirsiniz ya da satın alabilirsiniz? Beyaz adam, topraktan almak istediğini almaya bakar ve sonra yoluna devam eder… Toprak insana değil, insan toprağa aittir… Bir gün bakacaksınız, gökteki kartallar, dağları örten ormanlar yok olmuş… Her yer insan kokusuyla dolmuş. İşte o gün, insanoğlu için, yaşamın sonu ve varlığını sürdürebilme savaşının başlangıcı gelip çatmış olacak…”

Ciddi bir bilim adamı olan rahmetli Muhammed Hamidullah Bey’den Peygamber Efendimiz’in çevreye dair görüşlerini öğreniyoruz. Mekke ve Medine’nin belli bölgelerindeki ağaçları kesmeyi yasak eden Peygamber Efendimiz, Taiflilerle yapılan anlaşmaya da şöyle bir madde koydurmuştur: “Vadiler bütünü ile kutsaldır ve yasak, orada, Allah adına, vahşi ağaçlar ve av hayvanları üzerinde, her baskı, her tecavüz ve fenalık haramdır.” Bununla yetinmeyip müminlere şöyle bir bildiri yayınladığını yine M. Hamidullah’ta okuyoruz: “Vace vadisinin ne dikenli ağaçları ne de çalıları tahrip edilmeyecektir. Av hayvanları da öldürülmeyecektir.”

Peygamber Efendimiz’in çevreye verdiği önemi medeniyetimizin diri olduğu dönemlerde bizde de görmekteyiz. Mevlânâ Hazretleri tabiata hakimiyete kalkışmanın yanlış olduğunu, tabiatın zılgıtını davet edeceğini belirtiyor. Sultan II. Mehmed İstanbul’u fethedince, alelacele Hızır Bey’i belediye reisi tayin etti. O da ilk icraat olarak Haliç sırtlarında hayvan otlatmayı, Boğaz’da balık tutmayı yasakladı; çünkü hayvan tırnaklarının yuvarladığı toprakla bir gün tabiat harikası olan Haliç dolabilirdi. Boğaz’daki balıkların cinslerine göre avlanma zamanları tespit edilecekti.

O zaman İstanbul halkının hemen hemen tamamı Hıristiyan’dı. Sokağa tükürüyorlardı. Hatta o dönemde Fransa’da “Müslümanlar niçin sokağa tükürmüyor?” diye bir kitap yazıldı; tabii bununla da kendilerinin tükürmeleri kınanıyordu. Herhalde şimdilerde aksinin yazılması gerekir. Fatih, sokaktaki tükürüklerin üzerine kireç serptirmek için bir vakıf kurdu. Buradan şunu çıkarıyoruz ki o zaman biz hem mikrobu, hem de kirecin mikrobu öldürdüğünü biliyormuşuz. Tıp tarihçileri bunun üzerinde durmalı, bugüne dek yazdıklarını gözden geçirmelidirler.

İngiliz, Fransız, Hollanda imparatorluklarının çekildikleri sömürgelerine, bir de kendilerine bakarsak, oraları nasıl talan ettiklerini idrak ederiz. Osmanlı Devleti de Avrupa’nın içlerine kadar yayıldı; dağılınca ana unsur kendinden kopanlardan fakir kaldı. Bunu amiyane tabirle “enayilik” olarak görenler var. Osmanlı, menfaatinin nerede olduğunu görmüyor muydu? Elbette görüyordu; fakat onu hak duygusu frenliyordu. Bugün Afrika’da açlık varsa, bunda yıllarca oraları sömürge olarak kullananların payını kim inkâr edebilir?

Günümüzde küresel ısınmanın insanlığı tehdit etmesi Peygamber Efendimiz’in, Seattle’ın bakış açılarının ne kadar doğru olduğunu ispat ediyor. Yaklaşan tehditten Batılılar da payını alınca, çevreciliği cereyan olarak gündeme getirdiler. Bunun bir moda hareket kalmaması, insanlığa zarar veren üretimlerini düzenlemeleriyle mümkündür. Bu da ancak dünya görüşlerini sigaya çekmeleriyle kabildir.

m.niyazi@zaman.com.tr

PAYLAŞ