(N)isyan…

Hatırlayabildiğim kadarıyla, Muhtıra’dan sonra, birdenbire ortalığa bir sükûnet havası hâkim olmuştu. İnsanlar, sanki nizâmiyesi olmayan bir kışlada, disiplin altında yaşıyorlarmışçasına davranmaya başlamışlardı. Öyle ki, insanların giyim kuşamlarında bile hissedilir bir değişim olmuş, nedendir bilmem, bâzı insanlar -eskiye nazaran- daha mazbut giyinmeye başlamışlardı. En azından, o sırada yaşadığımız Karabük’te bu böyle idi. Meselâ, bir Samim Ağabeyimiz vardı. Bizim de yakınımız olan zengin bir ailenin çocuğuydu. Biraz şımarık, havâî bir gençti. Çok da yakışıklıydı. Elvis Presley’e özenirdi. Bol paçalı pantolonları, uzun saçları ve neredeyse yüzünün yarısını kaplayan uzun ve geniş favorileriyle, Karabük’ün gezinti mekânlarında kızlara çalım satardı. O güne kadar oğlunun havâî tavırlarına “gençlik hevesidir, gelir geçer” diyerek göz yummuş olan rahmetli Ahmet Amca, muhtıranın hemen ertesinde, Samim Ağabey’i, kendi ifadesiyle “ensesinden tuttuğu gibi” berbere götürmüş ve “delikanlı traşı” yaptırmıştı. Samim Ağabey’i, kısacık saçları ve daracık pantolonuyla gördüğümüzde, biz çocuklar nasıl da katıla katıla gülmüştük… Hey gidi Samim Ağabey… Tosya’nın bu yiğit evlâdı, bir müddet sonra “aslına dönmüş”, yaman bir Türk Milliyetçisi olmuş, MHP ve Ülkücü Kuruluşlarda teşkilât başkanlıkları yapmıştı. Kendisini milletine, ülkesine ve dâvâsına öylesine adamıştı ki, 12 Eylül öncesinin o gerilimli ortamında, daha delikanlı denilebilecek bir çağda, bir kalp krizi -maalesef- O’nu aramızdan alıp götürdü. Allah (C.C), cümle şehitlerimizle birlikte, gani gani rahmet eylesin; ruhu şâd, mekânı cennet olsun.

 

12 Mart günlerine ilişkin hatıralarımın sınırlı olmasına mukabil, dokuz yıl sonra Evren ve avânesi tarafından gerçekleştirilen 12 Eylül darbesini, milyonlarca insan gibi ben de “tam göbeğinde” yaşadım.

 

Darbeden birkaç gün sonra Üniversite’ye başlamıştım. Netameli günlerdi. İnsanlar, sebepli-sebepsiz, tek tek ya da toplu olarak “içeri” alınıyor, işkence tezgâhlarında “ötmeye” zorlanıyordu. Direnenler, üstüne atılan suçlamaları her ne pahasına olursa olsun kabûl etmeyenler ise, anasından doğduğuna pişman ediliyordu. Bu yüzden, avukatlar, müvekkillerine -bulabildikleri ilk fırsatta- sıkı sıkıya tembihatta bulunuyorlardı; “sakın yiğitlik taslamaya kalkma, ne derlerse kabûl et, mahkemede itiraz ederiz.” Bir de -başlarında izbandut gibi bekleyen- gardiyanlardan fırsat bulabildikleri ölçüde, ifâdenin işkence altında alındığını kanıtlamaya yarayacak teknikler konusunda nasihatler yapıyorlardı.

 

Basın baskı altındaydı. Olan bitenler hakkında doğru dürüst bilgi alma imkânı yoktu. Bu yüzden de, “baskı” dönemlerine mahsus “fısıltı” gazetesi -deyim yerindeyse- tiraj rekorları kırıyordu!  Hemen herkesin en az bir yakını, komşusu ya da tanıdığı darbe idâresinin “hukûksuz” muamelelerine maruz kaldığından, tedirginlik had safhadaydı. Hele, darbe öncesinde “siyâsî” nitelikli bir teşekkülle bağlantısı olanlar, henüz “dışarıda” iseler, âdeta diken üstünde, tutuklanacakları günü bekliyorlardı. Darbeden önce, kızıl tedhişin memleketi kana buladığı günlerde, her sabah evlerinden ocaklarından sevdikleriyle “helâlleşerek” ayrılan insanlar, bu defa da âniden tutuklanma ihtimâli vârit olduğundan, “mapus” bohçalarını hazırda tutuyorlardı. Zira, “hadi gidiyoruz” denildiğinde, bırakın hazırlık yapmayı, çoğu zaman çoluk çocuğa “Allahaısmaldık” deme imkânı bile bulunamayabiliyordu.

 

O yıllarda insânî ilişkiler bugünkü gibi “zayıf” değildi. İnsanlar birbirlerine gidip gelirlerdi. “Komşuluk” ve “hısım-akraba” ilişkileri -günümüzle kıyaslanamayacak ölçüde- güçlü ve diri idi. Ancak, darbeden sonra, ortalığa bir korku havası hâkim olmuş, bilhassa komşular arasındaki gidip gelmeler birden bire asgârî seviyeye inmişti. İnsanların, herhangi bir ortamda, bir kasıt olmaksızın sarfettikleri alelâde bir söz bile, başlarına hiç tahayyül etmedikleri dertler açabiliyordu. Darbeciler, önceki dönemde siyâsi nitelikli faâliyetlerde bulunmuş olanları potansiyel suçlu olarak gördüklerinden, emniyet ve istihbarat kuruluşlarına yapılan ihbarların mesnedi yeterince araştırılmıyor; “içeri” alınanlar, kökleşmiş hukûk kurallarının aksine, masumiyetini ispat etmekle yükümlü addolunuyordu. Asılsız bir ihbar ya da “zan” üstüne içeri tıkılan pek çok mâsum insan, kendisini aklayıncaya kadar, aylarca bazen yıllarca hapishane köşelerinde ömür tüketiyordu. O boz bulanık ortamda derdini anlatıncaya kadar iş işten geçiyor; işini gücünü, itibarını, makam ve mevkiini kaybeden bu insanların yalnız kendisi değil ailesi de pes perişan oluyordu.

 

Bilhassa “siyâsî” nitelikli bir suç iddiası ile açılan dâvâların önemli bir kısmı hukûk târihimize kara bir leke olarak geçecek cinstendi. Meselâ bir kişi, aynı anda hem Edirne’de, hem de Kars’ta cinayet işlemekle suçlanabiliyordu. Keza, her zanlıya onlarca, bazen yüzlerce suçlama yöneltiliyor, sonra da “bu suçları işlemediğini ispatlaması” isteniyordu. İsnad edilen eylemin gerçekleştiği sırada “nerede” ve “kiminle” olduğunu, “ne” yaptığını ispat edemeyen insanlardan bir kısmının hayatı darağacında son bulurken, geri kalanlardan pek çoğu ölmekten beter durumlara düşmüşlerdi.

 

Darbeciler için, darbe öncesinde “siyâsî bir teşekkülle bağlantılı olmak” suçlu addolunmak için yeterliydi. Dolayısıyla, bu durumdaki insanların “hangi sebeple” içeri tıkıldıklarının önemi yoktu. Bu, işin yalnızca “formalite” tarafı idi. İçeri tıkılsınlar ve debelensinler! Anlayış bu idi. Hukûk, âdeta, yönetimin tasarruflarına bir kılıf uydurma mekanizması hâlini almıştı.

 

Bazen, daha da iğrenç hadiseler oluyordu. Meselâ, ömrü boyunca çakı bile taşımamış bâzı insanların bağında bahçesinde “silâh deposu” bulunuyor ve -pek tabii- mülkün sahibi veya kiracısı soluğu mapusta alıyordu. Tabiî, “silâh deposu” tâbiri, darbecilerin borazanlığını yapmakta yarışan -ki, bunlardan bir kısmı şu sıralar liberallik yarışındalar(!)-  bâzı basın yayın organlarının uydurmasından başka bir şey değildi. Hattızatında, bulunanlar, umumiyetle üç beş tane çakaralmazdan ibaretti. Yakalanan kişi, “Bunlar benim değil. Ben gömmedim. Ömrüm boyunca çakı bile taşımadım. Tavuk bile kesemem, silâhı ne yapacağım?” diye feryat etse de, ne çâre… Kişi, suçsuzluğunu ispat edinceye kadar, akla karayı seçiyordu. Tabiî, edebilirse… Sözkonusu silâhların “kim” tarafından ve “ne zaman” gömüldüğü, umumiyetle muamma olarak kalıyor, halk arasında “bazı gizli güçlerin, darbe yönetiminin hoşlanmadığı kişileri / kesimleri suçlu gösterebilmek amacıyla, bu silâhları bizzat gömdükleri,” şeklinde yorumlar yapılıyordu. Fırsattan istifâde, bu yönteme, zaman zaman bâzı ahlâksızlar da başvuruyor; bunlar “hoşlanmadıkları” insanların evine, işyerine yahut da bağına-bahçesine “yasak bir şey” gömdükten yahut gizledikten sonra, imzasız bir mektupla ihbar ediyordu. Bu yüzden, memlekette -deyim yerindeyse- tam bir ihbar furyası başlamıştı.

 

Evde, işyerinde “siyâsî içerikli yayın” bulundurmak da önemli bir risk unsuruydu. Tabiî, hangi yayınların “siyâsî içerikli” kabûl edileceği de ayrı bir mevzû... Meselâ, -o dönemde henüz SSCB yıkılmadığından- “Esir Türkler”den bahseden bir roman yahut seyahat yazısı, rahatlıkla siyâsî içerikli kabûl edilebiliyordu. Kazara evinize bir baskın yapılır ve böyle “muzır” kitaplar bulunursa, eyvahlar olsun. Artık, anlat derdini anlatabilirsen.

 

Bir akşamüzeri, mektepden eve vardığımda, sevgili anacığımın neredeyse evdeki bütün kitapları sobada yakmış olduğunu gördüm. Kâğıt ve mürekkebin birlikte yanması sonucunda insanın genzini yakan kesif bir duman ve is kokusu ortalığı kaplamıştı. Bu manzara karşısında çılgına dönmüş, ancak yine de sevgili anacığımın kalbini kırma korkusuyla, yalnızca “Nasıl kıydın ana bunlara?” diye inleyebilmiştim. O da, kendisinden hiç beklemediğim kararlı bir ses tonuyla, “Sana kıyamadığım için, kitaplarına kıydım.” diye cevap vermişti.

 

Anneciğimin hassasiyeti boşuna değildi. Etrafımızda olup bitenleri görüyor, duyuyor; hernekadar bana hissettirmemeye çalışsa da, tıpkı darbe öncesinde olduğu gibi “ciğerparesinin başına bir iş gelmesinden” korkuyordu. Üstelik, O, İnönü döneminin zulmünü de yaşamış, bir kitabın “insanın başına ne dertler açabileceğini” bizzat yaşayarak öğrenmişti. O dönemde, Kur’an-ı Kerim öğrenmek için çektikleri eziyetleri; “cendermelerin”  zaman zaman “eski yazı kitap aramak için” evlere yaptıkları baskınları; evlerde ocaklarda bulunan eski yazı ile yazılmış kitapların -ne kitabı olduğuna bakılmaksızın- Ulu Cami önündeki meydana yığılarak yakılmasını; evlerinde eski yazı kitap bulunanlara yapılan eziyetleri, sırası geldikçe -sicim gibi gözyaşları dökerek- tekrar tekrar anlatırdı. İşte bu yüzden, duyduklarının ve daha çocukluğunda edindiği tecrübelerin tesiriyle, bana bir ziyan gelmemesi için, -aynı durumdaki pek çok ana-baba gibi- kitapları fedâ etmişti. Hattızatında, anneme göre; kitaba, deftere ve kaleme abdestsiz dokunmak bile câiz değildi.

 

Hülâsa, 12 Eylül öncesinde yaşanan “can korkusu”nun yerini, darbeden sonra “hukûksuzluğa maruz kalma” endişesi almıştı.

 

Aradan bunca zaman geçtikten sonra şimdi bunları niçin hatırladım, doğrusu bilmiyorum. Aslında, bunları hiç unutmamamız gerekmez miydi? Hiç unutmamamız ve ders almamız… Fakat, hiç de öyle görünmüyor. Yoksa, hâlén şahit olduğumuz -ve, darbe dönemlerini hiç de aratmayan- kepazelikler başka nasıl izâh edilebilir?

 

Eskiler boşuna söylememiş; hafıza-i beşer nisyan ile malûldür, diye…

 

Mustafa TEZEL

15.03.2010

Benzer İçerikler

Perşembe Sohbetleri

Konu: Nitelikli Teknik İnsan Nasıl Yetişir
Konuşmacı: Doç. Dr. Osman Nuri ÇELİK
Tarih: 18 Nisan 2019
Saat: 20:00
Yer: Türk Ocağı Binası

Sosyal Medya

Gençlik Kolları
Cumartesi Sohbetleri

Konu: Ekim Ayında Başlayacaktır
Konuşmacı:
Tarih:
Saat:
Yer: Sivrioğlu Konağı

Eskişehir

Eskişehir Hava Durumu

Tavsiye Linkler

Gün Olur Asra Bedel Fatih Harbiye Ömer Seyfettin Seçme Hikayeler
Türk Ocakları| Türk Ocakları Tarihçe| Türk Ocakları Kurucuları| Atatürk ve Türk Ocakları| Türk Ocakları Tüzüğü| Türk Ocaklarından Haberler
Copyright @ Eskişehir Türk Ocağı & Türk Ocakları Eskişehir Şubesi & Türk Ocakları Eskişehir Şubesi