Nevzat Kösoğlu’ndan Önemli Bir Konferans: “Milliyetçiliğimiz Ve Avrupa Kültürü”

Nevzat Kösoğlu’ndan Önemli Bir Konferans: “Milliyetçiliğimiz Ve Avrupa Kültürü”

Aziz Türk Ocaklılar, Sevgili Okuyucular;
10 Ekim’ta kaybettiğimiz ve 11 Ekim Cuma günü Ankara Kocatepe Camiinde Cuma namazından sonra cenazesini uğurladığımız son dönem en büyük düşünürlerimizden Aziz Ağabeyimiz Nevzat Kösoğlu, geçtiğimiz yıl 29 Aralık 2012 Cumartesi akşamı Kahramanmaraş Türk Ocakları'nın konuğu idi.

Konferans için gelmişti ve konu fevkalâde orijinal olduğu kadar Nevzat Bey'in de bu ölçüde ilk defa ele aldığı bir husustu: "Milliyetçiliğimiz ve Avrupa Kültürü".

Bir gün önce (cuma gününden) şehrimize gelmişti ve o akşam Türk Ocağı şubemizde geniş yelpazeli uzunca bir sohbet olmuştu. Cumartesi ise Gaziantep'i ziyaret etmiştik; öğleyin orada Türk Ocaklarında bir buçuk saate yakın – milliyetçiliğin güncel meseleleri üzerinde - konuşmuştu. Gidiş-dönüş iki buçuk saat, yol boyunca sohbet cabası... Akşamına da bahsettiğimiz konferans…

Bizler, - sanki fırsat ele geçmişken - 72 yaşındaki bir insanı  iki gün içerisinde üç defa konuşturmaktan dolayı mahcubane özür dileyip, "sizi çok yorduk" dedikçe o gayet zinde bir görünüşle, "hayır, yorulmadım" diyordu. Hepimiz gıpta etmiştik ve son yıllarda üst üste çıkardığı kitaplarının bu zindelik sayesinde olduğunu düşünerek sağlığının devamı için dua etmiştik.
10 Mayıs Cuma günü ise Türk Ocakları Genel Merkezi'nin Ankara'da düzenlediği "Tarihî Buluşma" toplantısında görüşmüş, "ayak divanı"nda zevkli sohbetine nail olmuştuk; orada da ayni zinde görünüşteydi.
Bu, o kadar canlı, sağlıklı ve zinde görünüşlü "dağ gibi" adam, nasıl olmuştu da bundan 2 ay sonra habis bir tümör teşhisiyle hastaneye yatmışı ve 3 ay gibi kısa bir zamanda göçüp gitmişti?.. Nazar mı etmiştik? Oysa bakışlarımızda dualarımız mündemiçti. Ne var ki, emr-i Hakk vaki olmuş, o güzide insan Rahmet-i Rahman'a kavuşmuştu.
Ancak, gün hayıflanmakla yetinmek değil, o ve benzeri büyüklerden yararlanarak yeni Nevzat Kösoğlu'ların yetişmesi için gayret etmek günüdür. Otuza yakın ciltler dolusu kitapları okunmak, anlaşılmak ve özümsenmek için akıl ve irade sahibi idealist gençleri beklemektedir.
Şimdi biz, siz değerli okuyucularımıza o büyük insanın 29 Aralık akşamı Maraş'ta Necip Fazıl Kültür Merkezinde irad ettiği fevkalâde özgün konferansın geniş bir özetini yeniden takdim ediyoruz. (Ses kaydı da Kahramanmaraş Web Sitesinin "Konuşmalar" penceresinde hâlen bulunmaktadır; tamamı izlenebilir. Metni ise Türk Yurdu’nun Nisan 2013 Sayısında yayımlandı.)
Bu vesileyle Nevzat Kösoğlu Bey'e bir daha Allah'tan rahmet diliyor ve hâtırası önünde hürmetle eğiliyoruz.
Dr. Mustafa KÖK (K. Maraş Türk Ocağı Şubesi Hars Heyeti’nden)

KONFERANS METNİ
Büyük fikir ve dâva adamı Nevzat Kösoğlu, Maraş’taki konferansına Türk milliyetçiliğine karşı özellikle 1960-80 arası yapılan propaganda niteliğindeki saldırıları anlatarak başladı ve özetle şöyle devam etti:
Bizde şiddetli bir propagandanın etkisiyle o dönede milliyetçilik, korkulan bir şey haline getirildi. Aslında milliyetçilik, bir sınıfı veya grubu esas alan, onlara dayanan bir fikir hareketi değildir. Milliyetçilik gayet basit şekilde tanımlanırsa, milletinden yana olmak demektir. Milletinden yana olan her insan milliyetçidir. Bu bütün milliyetçilikler için de böyledir. Kendi milletinin menfaatlerini başkalarınınkine tercih etmek, kendi milleti tehlikeye düştüğü zaman onu savunmak için işbirliği ve dayanışma içine girmek gayet tabii bir davranıştır. Ve bu gibi tabiî duyguların temelinde ilk sosyolog sayılan İbn Haldun’un “asabiye” kavramı vardır ki, bugünkü anlamıyla “toplumsal gerilim”, yahut Z.V.Togan’ın ifadesiyle “bir toplumun iş yapabilme kabiliyeti” demektir. İbn Haldun, bir kabilenin kendi iç dayanışması ve başkalarına karşı kendini savunmasına “nesep asabiyesi”, bir milletin bir inançtan dolayı bir araya gelmesine de “sebep asabiyesi” diyor. O, sebep asabiyesinin toplumlarda sonradan teşekkül ettiğine inanıyor. Dolayısıyla milliyetçilikte söz konusu olanın hem “nesep”, hem “sebep asabiyesi” olduğunu belirtmemiz gerekir. Sebep asabiyesinin temelinde kültür vardır; onunla insanlar birlik ve dayanışma içerisine girerler. Millî asabiyeler, her millette kendi tarihlerinden kaynaklanarak farklı tezahür ederler. Kiminde çok eski, kiminde yenidir. Meselâ, Bahaeddin Ögel, Türklerde bu tür asabiyeye dayalı kültür birliğinin ta Hunlar dönemine, yani 2000 yıl önce gidebildiğini yazar. Türklerdeki asabiyenin tezahürü olarak şu örneği verebiliriz: Doğu ile Batı Göktürk Hakanlarının kavgasında, Doğu Göktürk Hakanı, Çinlilerden yardım ister. Çin imparatoru der ki; “saç biçiminizi, giyim tarzınızı vb. değiştirmeyi vaat ederseniz size yardım ederim.” Göktürk Hakanı cevap verir; “sana atlarımı vereyim kullan yahut oğullarımı vereyim köle olsunlar, fakat benden atalarımdan miras kalan geleneklerimi değiştirmemi isteme, çünkü onlar benim değil milletimindir.” Burada Göktürk Hakanın tepkisi ve ruh gerilimi, körü körüne bir gelenekçilik değil, kimliğini koruma hassasiyetidir. Çünkü bir toplumun millî kültürü o toplumun millî kimliğidir. Hakanı böyle bir kimlik şuuruna sahip bir toplum, yüksek bir asabiyeye sahip demektir.
Acaba Avrupa’da da asabiyenin kökleri bu kadar eski mi? Bilindiği gibi Ortaçağ Avrupa’sı, efendi-köle ayrımına dayanır. Köle ayrımı olan bir yapıda toplumu kapsayan ortak bir inanç, birlik ve gelecek kaygısı beklenemez. Her bir köle bireysel kaygılar taşır, millî bir asabiye seviyesine çıkamaz. Ne zamanki sanayi devrimiyle beraber feodalite yıkıldı, temelini burjuvanın oluşturduğu yeni Avrupa toplumları doğdu, o zaman Avrupa’da en eski milletlerin asabiyesi de doğdu. Bunun gelişmesiyle Avrupa’da 19. yüzyıl bir milliyetçilik yüzyılı olarak ortaya çıktı. Bizim akademisyen ve aydınlarımızın hatası, Avrupa’daki milliyetçilik oluşumunu bir kalıp olarak bize de uygulamaya çalışmalarıdır. Yani Türk milliyetçiliğinin kaynağını da oraya mal etmeleridir. Doğru değil. Bizdekinin kökleri çok eski. Ancak Avrupa’daki milliyetçiliğin, bizdeki farklı unsurların milliyetçiliklerine olumsuz katkılarından bahsedebiliriz. Yani farklı unsurların tahriki yoluyla bağımsızlık mücadelelerinde, nihayet Osmanlı’nın parçalanmasında görebiliriz.
Osmanlı’nın parçalanma sürecinde 1912 Balkan felâketinin, o en rezil yenilginin ardından bizde Türk Ocakları kuruldu. Çünkü Balkan harbiyle birlikte Müslüman Türk, yalnız kaldığını hissetti. O zamana kadar Türkler, İslâmcılık siyasetine bağlı kaldılar. O dönemdeki milliyetçilik fikrinin kurucusu sayılan Gökalp şöyle diyor: “Bir içtimai mikrop, yıllardan beri İslâm dünyasını parçaladı, şimdi bu mikrobu kendi menfaatimiz için kullanma sırası bize geldi. Bu mikrop milliyetçiliktir.”
Esasında milliyetçilik iki yanı keskin bir kılıç gibidir. Bir keskin yanıyla İmparatorlukları parçalayıp farklı milletleri doğururken, diğer yanıyla milletlerin içerdeki birliğini ve dayanışmasını sağlamaktadır. Yukarıda Gökalp’ın kastettiği şey, milletin yükselmesinde milliyetçiliği bir enerji kaynağı, bir manivela gibi kullanmak, toplumun bütün potansiyellerini bir iman haline getirmektir. 19. ve 20.y.y.daki bütün bağımsızlık mücadelelerine bu iman yön vermiştir. Birinci Dünya Savaşına biz, o zamanki nesillere eğitim yoluyla kazandırılmış Türkçülük/milliyetçilik heyecanıyla girdik ve yedi cephede dövüşerek o savaştan, aslında mağlup çıkmadık. Yetmedi, millî mücadelede de vatan nasıl savunulur herkese gösterdik. Bu enerji, milliyetçiliğin bir iman haline gelmesidir. Çünkü milliyetçiliğin entelektüel bilgi olarak değil, asıl iman olarak harekete geçirilmesi önemlidir ve bu savaşlarda gerçekleşen de budur. Birinci Dünya Harbinde kimsenin yanına müttefik olarak almak istemediği Osmanlı ordusu, hem bu savaşta yenilmemiş hem de arta kalan gücüyle millî mücadeleyi kazanmıştır.
Biraz da bizim milliyetçiliğimizin bir-iki özelliğinden bahsedelim. Avrupa’da milliyetçilik, şimdi kullanılan deyimle hep bir ötekileştirme fikrine dayalıdır. İncil’de bir bölüm var; meâlen, “Rab dedi ki, insanlar Bâbil’de binalar yapıyorlar, onların dillerini karıştıralım ki anlaşamasınlar, birbirine düşman olsunlar.” Kur’an’da da bir âyet var, meâlen diyor ki, “Sizleri ayrı ayrı kavimler halinde yarattık ki, tanışasınız, sevişesiniz diye.İncil’de farklı dillerde yaratılmayı kavga sebebi olarak görürken, bizim kitabımız ise tanışma ve birbirini sevme gerekçesi kabul ediyor. Sonuçta farklı dillerde olmayı ünsiyetin artmasında bir sebep olarak görüyor. Batı edebiyatlarında birbirlerine karşı, ayrı bölümler halinde düşmanlık, hatta sövgü edebiyatları mevcuttur. Almanların Fransızlara, Fransızların öbürlerine karşı vs. Buradan anlıyoruz ki; batı kültüründe batılı milletler kendi varlıklarını bir öteki, bir düşman üzerinden sağlamayı ön görüyor. Bizim bazı akademisyenlerimiz, araştırmacılarımız da bunu aynen bize de uygulamaya kalkışıyor. Olmaz. Çünkü bizde Türk’ün milliyetçiliği, kendi millî varlığını farklı bir millet olarak idrak etmesi, Batıdaki gibi öteki üzerinden, yani bir Yunan’a, Bulgar’a düşmanlık yaratarak olmamıştır. Bu öteki düşmanlığı kavramını, bizim milliyetçilik tarifimizden çıkarmak lâzım. Çünkü tarih boyunca olmamıştır ve bizde, iki bin yıldan beri süregelen ve bütünlüğünü korumuş bir kültür yapısı vardır. Avrupalı insanın kölelikten kurtarılıp insan sınıfına geçmesi, henüz iki yüz yıldır. Onun sosyal yapısıyla bizimkini nasıl mukayese edersin?
Bir başka istismar edilen husus, tarihimizde var olduğu iddia edilen ırkçılık suçlaması. Yakın tarihimiz Osmanlı’da böyle bir şey yok. Milliyetçilik fikrinin, asabiyenin millet halindeki toplumumuzdaki tezahür ettiği zamana, bu duyguyu yaşatmaya çalışanlara baktığınız zaman, bu yoktur. “Türk Dünyası” tabirini ilk kullanan Gaspıralı İsmail, Türk Dünyasını şöyle tanımlamıştır: “Türk Dünyası aynı din ile mütedeyyin, aynı dil ile mütekellim olan insanların yaşadığı âlemdir.” Yani aynı dine inanan aynı dili konuşan insanlar topluluğu. Biz, milleti hep böyle tanımlamışızdır. Ziyâ Gökalp da ırkın yarış atları için önemli olduğunu söyler. O, Müslüman’ın Türkçe konuşanına Türk der. İşte bu, kültüre dayanan Türk Milliyetçiliğidir. Aslında ırka dayalı milliyetçilik, patolojik bir tür olarak batıya hastır ve İkinci Dünya Harbinin sebepleri sayılan Faşizm ve Nazizm anlayışları, bunun tezahürleridir. Onun yaşattığı acılardan dolayı bu gün batıda milliyetçiliğin kelimesinden bile ürkerler, ama fiiliyatından değil. Yaşadıkları düzen ise tam milliyetçilik üzerine kuruludur. Bugün Avrupa Birliği içinde bile bunu görüyoruz. En küçük iktisadi buhranda herkes kendi çulunu kurtarmaya çalışıyor. Bu da tabiîdir, milliyetçilik dediğin zaman önce kendi milletin için çalışma, dayanışma ve kendin için mücadele etmek vardır.
Biz, 12 Eylül’de milleti birbirine kırdırmak suçlamasıyla idamla yargılanırken, bu dâvaları izlemek için batılı heyetler Türkiye’ye geldiler, bütün mahkemeleri gezdiler; ama bunlardan tek bir insan bile M.H.P’nin kapısını çalmadı. “Bunlar da insan, kaç yüz kişi idamla yargılanıyor” demek kimsenin aklına gelmedi, bizden uzak durdular. İşte sebebi, İkinci Dünya harbinde yaşadıkları patolojik milliyetçilik hareketleridir. Belki bunlardan da öte, bizim onlara aykırı gelen taraflarımız vardır. Çünkü biz Türkçülük dâvası güdüyoruz. Biliyorsunuz, tarihte Türk kavramı, batıda Müslüman kavramıyla eş anlamda kullanılmıştır ve batılı bizi yüzlerce yıl Avrupa’dan atmak için uğraşmıştır. Sonunda da başarılı olmuştur. Birinci Dünya Harbine girerken yaptıkları anlaşmalarda Türk’ü Avrupa’dan çıkarmak da değil, yok etmek vardır. İşte biz Türk Milliyetçileri olarak, bu yok edilmek istenen değerin sahibiyiz. Bu temel nokta, asıl düşmanlıklarının irdelenmesi gereken sebebidir.
Son olarak, milliyetçiliğin siyaset alanına girmesinin sebebine dokunmak istiyorum. Batıda siyasi partiler menfaat gruplarına dayanır. Kaba deyimle, işçi ve patron çıkarlarına dayalı farklı partiler oluşur. Bu, onların tabiatına da uygundur. Bizde ise 1908’de başlayan çok partili hayatımız, menfaat zümrelerine değil fikir zümrelerine dayandı. Kullanılan deyimle “İslâmcılar”, o zaman batının ilmine ve tekniğine değil hayat tarzına karşı çıktılar. Türkçüler de aşağı yukarı bunu söylediler; yalnız, Gökalp’ın bir ilâvesi var: Batının tekniğini alırken bizim millî kültürümüzün süzgecinden geçirelim dedi. Çünkü millî kültür millî kimlik demekti ve bu konuda Türkçüler İslâmcılardan daha hassastı. Cumhuriyet döneminde bu tartışmalar zayıfladı ve devlet eliyle batılılaşma başladı. Mecburî kültür değişmeleri denilen şey... Meselâ Nurullah Ataç’ın yazılarından öğreniyoruz ki, dildeki değişme ve arılaştırma hareketi, batılılaşmanın aracı olarak kullanıldı. Biz Meclisteyken, bunun kavgasını verdik. Bir milliyetçi ve Türkçü olarak dilimin baştan sona Türkçe olmasını ben isterim, sana ne oluyor? Bunun cevabını hiçbir zaman veremediler. Sen batıcı olarak Türkçenin arılaştırılmasını neden istiyorsun? Çünkü kavramları eski muhtevalarından soyundurup batılı muhteva ile doldurmak istediler. Sonra bizzat İnönü, dildeki sadeleşmeyi bu amaçla yaptıklarını söyledi. Müziğimizin başına gelenler de bundan farklı değil. Bizce Türk kimliğinin üç dayanağı dil, din ve mûsikîdir. Bu müdahalelere rağmen Türk mûsikîsi ayakta kalabilmiştir. Bütün bu mecburî kültür değişmelerinde nereye kadar gidileceği belli değildi. İşte bu kabil kaygılarla Türk Milliyetçileri siyasete girip Türk Devleti’ne hâkim olma ihtiyacı duydular ki, yanlış batılılaşma uygulamaları son bulsundu. Ş. Raşit Hatiboğlu gibi bazı milliyetçiler, vaktiyle Halk Partisi’ne girerek dahi bunu yapmayı düşündüler. Demokrat Parti de bazı şeyler yapmak istedi, ama sonuca gidemedi. Nihayetinde Türk Milliyetçileri, 1960’larda devlet eliyle yapılan batılılaşmanın, yabancılaşmanın önüne geçmek için siyasete girdiler. Böyle bir gerekçeyle dünyada siyaset yapan başka bir hareket var mı, bilmiyorum.
Bir de aydınlar meselemiz, aydın-halk ikiliğimiz var. Gökalp diyor ki, başka milletlerin aydınları dindar da oluyorlar. Bizim aydınlar niçin halktan kopuyor? Bu şikâyet Gökalp’tan, Mümtaz Turhan’dan, Erol Güngör’den beri hep vardır. Şükür gittikçe azalıyor. Bu ikilikten dolayı vaktiyle halk kendi kabuğuna çekildi; aydınlar ise ancak zaman içinde, hiç değilse bugün artık halka yaklaşır hâle geldiler.
Nevzat Kösoğlu, konferansının sonunda sorulan, “küreselleşmenin milliyetçilik aleyhine etkileri” ile “günümüzde artan etnik milliyetçiliğin tehlikeleri” konulu sorulara ise özetle şu cevapları verdi: “Küreselleşme, yaşanan iletişim çağının bir vakasıdır, fakat bunun olumsuz etkilerine karşı milletimizin dilini, dinini, musikisini ve bütün değerlerini yaratıcı şekilde, imanla geliştirmemiz gerekir. Ayrıca, Mümtaz Turhan’ın tezine uygun şekilde, bir medeniyetin dayandığı geniş taban onun taşıyıcı gücünü de arttırıyorsa eğer, 6-7 devletle yeniden doğan Türk Dünyası sayesinde küreselleşme olgusu avantaja bile çevirebilir.
Etnik milliyetçilik meselesine gelince, en az bin yıldır birlikte yaşadığımız Kürt kardeşlerimizin ayrılıkçı tutumu bize gerçekten ağır geliyor. Fakat buna karşılık bazı milliyetçilerin dahi, milletin özgüvenini sarsacak bir tutum içine girmelerini ben anlayamıyorum. Elbette millet gereken her tedbiri alacaktır, ama önce biz kendimize özgüvenimizi kaybetmeyelim”.

 

Benzer İçerikler

Perşembe Sohbetleri

Konu: Nitelikli Teknik İnsan Nasıl Yetişir
Konuşmacı: Doç. Dr. Osman Nuri ÇELİK
Tarih: 18 Nisan 2019
Saat: 20:00
Yer: Türk Ocağı Binası

Sosyal Medya

Gençlik Kolları
Cumartesi Sohbetleri

Konu: Ekim Ayında Başlayacaktır
Konuşmacı:
Tarih:
Saat:
Yer: Sivrioğlu Konağı

Eskişehir

Eskişehir Hava Durumu

Tavsiye Linkler

Gün Olur Asra Bedel Fatih Harbiye Ömer Seyfettin Seçme Hikayeler
Türk Ocakları| Türk Ocakları Tarihçe| Türk Ocakları Kurucuları| Atatürk ve Türk Ocakları| Türk Ocakları Tüzüğü| Türk Ocaklarından Haberler
Copyright @ Eskişehir Türk Ocağı & Türk Ocakları Eskişehir Şubesi & Türk Ocakları Eskişehir Şubesi