Ocakbaşı Sohbetinde bu hafta "“Fotoğraf Sanatının Türk Kültürüne Katkısı" konuşuldu

Ocakbaşı Sohbetinde bu hafta "“Fotoğraf Sanatının Türk Kültürüne Katkısı" konuşuldu

Ocakbaşı sohbetlerinin bu haftaki bölümünde modern bir sanat olan fotoğrafçılık konusu işlendi. Anadolu Fotoğraf Derneği Başkan Yardımcısı ve Gazi Üniversitesi Öğretim üyesi Tuna Akçay “Fotoğraf Sanatının Türk Kültürüne Katkısı” isimli bir konuşma yaptı. Konuşması daha sona kendi çektiği fotoğraflarıyla hazırladığı sinevizyonun gösterimiyle görsel bir şölene dönüştü.

Her hafta olduğu gibi Türk Ocakları Genel Merkezi’nin düzenlediği Ocakbaşı Sohbetlerinin bir yenisi 01.03.2014 tarihinde Türk Ocakları Genel Merkezi Galip Erdem Salonu’nda gerçekleştirildi. Fotoğrafçılık alanında yerel ve uluslararası düzeyde  pek çok ödüle sahip olan Gazi Üniversitesi öğretim üyesi Tuna Akçay’ın konuşmacılığındaki sohbetin açılış konuşmasını Türk Ocakları Genel Sekreteri Prof. Dr. Mehmet Şahingöz yaptı. Şahingöz, Ocakbaşı sohbetlerinde uzun zamandır siyasi konuları işlediklerini ifade ettikten sonra farklı ve pek gündeme gelmeyen ama Türk kültürü açısından da önemli olan bir konu işlemek amacıyla alanında büyük başarılara sahip olan Tuna Akçay’ı davet ettiklerini söyledi. Türk Milliyetçilerinin 12 Mart süreci gibi en sert ve zorlu geçen dönemlerde dahi kültürel ve sanatsal faaliyetlerle yakından ilgilendiklerini belirten Şahingöz bugün de Türkiye’nin kaos dönemine sürüklendiği bir süreçte her fırsatta Türk milliyetçilerinin kültürel ve sanatsal konulara eğilmesi gerektiğini belirtti. Fotoğrafçılık konusunun önemine değinen Şahingöz konuşmacı Tuna Akçay’ın kısa özgeçmişinin okuyarak tanıttıktan sonra sözü konuşmacı Akçay’a devretti.
Tuna Akçay’ın Konuşmasını tam metni şöyle:
“Bir sanat yapıtının oluşumunda ait olduğu toplumun kültür yapısının önemi büyüktür. Bendenize göre de sanat yapıtı onu yaratan  ve şekillendiren çevreden soyutlanamaz. Coğrafi bölge, iklim ve çevre koşulları, inanç ve yaşayış biçimleri sanat yapıtlarının ortaya çıkışında büyük roller almışlardır. Bu gerçekliğin, itirazcıları elbette ki vardır. Yaşadığı coğrafyanın özünden beslenmeyen, özünü farklı coğrafyalardan, sözünü başka geleneklerden alan sanat insanları varlığını yüzyıllardır sürdürmektedir. Bu itirazcı guruplar her daim var olacaklardır. Çatışmacı bir zihniyetten ziyade, karşı düşünceyi ilk önce yok etmekten öte kendimize dair bir düşünce ya da sanat akımı geliştirip bunun peşinden gitmenin daha doğru olduğunu düşünüyorum. Özellikle sanatın içine sinen siyaset çatışmalarından uzak, özümüze, benliğimize, coğrafyamıza ve en önemlisi kültürümüze, medeniyetimize layık bir akım geliştirmenin gerekliliği üzerine konuşmak gerekir.

Bu akımları oluştururken sanat, kültürlerin korunması ya da yayılmasında ne kadar etkilidir diye öncelikle sorulmalıdır. Ya da medeniyetimize, ülkemize, kültürümüze hizmet sadece belirli alanların işi midir. Ülkemizin alışmadığı ve bu zamana kadar da zayıf bir şekilde kullandığı görsel sanatlar, yeni dünya düzeninde ne kadar etkilidir.

Görsel sanatlardaki Görsel kelimesi aslında bu anlatımın anahtar kelimesidir. Çünkü 21. Yüzyılda, internet dünyasında ya da başka bir deyişle siber yani sanal gerçeklik düzeninde modern enstrümanlarımız hazır mıdır? Siber mücadele içerisinde yeni yeni bazı düzenlemeleri duymaya başladık. Bu düzenlemeler de yasaklar çerçevesindeki kurallardır. Ancak bu mücadelenin bir boyutudur.

Bir de bu işin propaganda, tanıtım tarafı vardır.  Bazı zararlı örgütler bile bu işin ne kadar etkin olduğunu görmüşler ve sistematik bir şekilde siber propagandaya girişmişlerdir. Siber propagandanın en önemli malzemesi de görsellerdir. Görselleri etkinlik bakımından iki gruba ayırabiliriz. Fotoğraf ve Video.

Bizler yani fotoğraf sanatı ile uğraşanlar özellikle de fotoğrafın yani görselin gücünü her alanda aktarmaya çalışıyoruz. Özellikle yitip giden, kaybolan ya da kaybolmaya yüz tutmuş kültürel değerlerimizi tekrar ortaya çıkartmak, önce ülke gençlerimize daha sonra da dünya insanlarına aktarmaya çalışıyoruz.

Bu çerçevede Anadolu Fotoğrafçıları akımını oluşturduk. Kuruculuğunu bendenizin ve Türk fotoğraf sanatının önemli isimlerinin üstlendiği bu topluluk, günden güne büyüyen önemli bir duruş olarak fotoğraf sanatının içerisine girmiştir. Malumunuz sanat, ülkemizde bu zamana kadar ve hala devam eden batının gözü ile yorumlanmıştır. Bu camianın insanları entelektüel olmak adına, halktan, kültürden kopuk bir duruş sergilemişlerdir. Bu kişiler batının kendisi için icat ettiği bazı sanatsal akımları ve  en önemlisi de iz bırakmak yerine iz takip etmişlerdir. Batının kendisi için icat ettiği sanatsal akımlar, bu coğrafyanın özünde kabul görmemiş ancak belirli bir lümpen kesimin kendi içerisinde yaşattığı bir gerçeklik olarak sanatsal çevremize yerleşmiştir. Ülkesini seven, ilhamını bu sevgi ile besleyen kişiler ötekileştirilmiş ve sert bir şekilde eleştirilmiştir.

Halbuki coğrafyamız, kültürümüz, medeniyetimiz iz bırakan ve her anlamda takip edilmesi gereken bir zenginlik içindedir. Eskiçağı inceleyen ve bilimsel çalışmalarını eskiçağdaki Anadolu üzerine kurgulayan bendenizin medeniyetimizin derinliklerinin ne kadar eskiye gittiğini ve birçok topluma ve medeniyete örnek olduğunu sizler gibi çok iyi görmekteyim. Kültürel zenginliklerimizin ortaya çıkartılmamasının yanında, daha çok farklı emperyalist kültürlerin takip edilmesi, hatta bu sonradan ekleme kültürel bakış açısını kendi insanlarımızın dahi savunması beni epeyce üzmektedir.

Üzülmenin yanında, bu kaygılara ve sorumluluklara sahip olan biri olarak neden bir yanaşma sanat arayışı içinde olduğumuzu bütün yönleri ile araştırmaktayım. İlk izlenimlerimi de tarihsel psikolojide yoğunlaştırdım. Gördüm ki geçmiş geleceği gölge gibi takip etmektedir. Ancak geçmiş geçmiştir ve geçmiş yönetilemez. Geçmişte yaşanmış olayları bilmek, bugünü anlamak ve anlamlandırmak için zorunludur.

Bu yanaşma sanat, bu özünden kopuk bakışın nedeni tarihsel olaylar çerçevesinde ne olabilirdi. Yoksa bir travmanın bir sonucu muydu? Cevap şimdilik travmanın getirdiği ezik kimlikler olarak karşımıza çıkmaktadır. Çünkü 2. Viyana kuşatması sonrası sürekli hale gelen geri çekiliş, yenilgi ve göç, doğal olarak bizlere “aleme nizam vermekten vazgeçmiş, onun yerine kendisine üstünlük sağlayan güçlerden nizam almaya yöneltmiştir.  Uygarlık yarışında model olmaktan çıkanlar, galip kültürü model olarak benimsemek kaderinden kurtulamaz. Yenilgi ve güçsüzlük, girişim yeteneğini öldürür, bağımlılık duygusunu geliştirir. Zayıflayanın, güçsüz bir ruh hastalığına kapılanın, değersiz olduğunu inandırılan nesillerin, sanatı, felsefesi, ideolojisi ve değerleri gözden düşer ve en acısı da modern enstrümanlar sayesinde düşürülür. Yenik, aciz ve travma içerisinde olan medeniyetin müşterisi de olmaz. Güçlünün gözü ile dünyaya bakmak, ayakta durmanın felsefesi haline gelir. Yenilginin sürekli arz etmesi durumunda ise yenenlerin düşüncelerinin kökleşmesi ve içimize genlerimize yerleşmesi kaçınılmazdır.

Bu sonradan eklenen ve özümüze aykırı kökleşmenin önüne geçmek adına elimizde, avucumuzda ne  varsa, uzmanı olduğumuz alanlar içinde kimlikli bir bakış açısı üretmeliyiz. Somut konuşacak olursak batının bakış açısından kurtulup kendi değerlerimize kendi gözlerimizden bakmalıyız. Batı dünyası yalnızlaşan manevi değerleri ile büyük bir sıkıntı içinde yaşayan bir yalnızlar imparatorluğudur. Ancak bu toplum emperyal dünyanın dişlilerini kendisi oluşturmuş ve ona göre dönen bir dünya yaratmıştır. Hatta inanç sistemlerini bile bu tekere alet etmişler özgün şekillerini bozmuşlardır. Hatta bir çok teolog arkadaşımızın da belirttiği üzere Hıristiyanlık ne zaman Avrupa’ya geçti ne zaman pagan inançları ile yani Roma İmparatorluğu ile tanıştı işte o zaman Hıristiyanlık kabul gören din olmaktan çıktı. Özünden ayrılan bir toplumun takipçisi olmak, maddi değerler üzerine yaşayan bir kültürü kabul etmek, bizlerin kabul edeceği ve içimize sindireceğimiz bir durum olmamalıdır. Anadolu’nun değerlerini, güzelliklerini, zenginliklerini unutturarak yetiştirilen nesiller, ülkemizin geleceği anlamında büyük bir tehlikedir.

Bu çizdiğim tablo kesinlikle bir savaş, nefret tablosu değildir. Bunlar gerçeklerdir, hatta bunun detayları daha da örneklendirilip daha da güçlü bir tez olarak ortaya atılabilir. Burada anlattığım bakış açısının batı düşmanlığı olarak algılanması da mantık dışıdır. Bizler batı ile savaş halinde olmaktansa, kendi kültürümüzün koruyucusu hatta bir üst aşama olarak yayıcısı da olmalıyız.

İşte bu bakış açısı ile bizlerin fotoğraf sanatına sokmuş olduğu Anadolu fotoğrafçılığının tanımından ve amaçlarından yani varoluşundan da sizlere bahsetmek isterim. Anadolu Fotoğrafçılığı kadim medeniyetlere ev sahipliği yapmış bu toprakların birikimini ortaya çıkaracak, gelecek kuşaklara bilgi ve görsel kültür aracılığıyla intikal ettirecek bir amaca hizmet çabasından doğmuştur. Anadolu Kültüründen anladığımız; kökleri Orta Asya’ya, dalları Ortadoğu’ya Avrupa’ya, ve Afrika’ya uzanan, geçmişte ecdadımızın üzerinde medeniyet ürettiği dünya coğrafyasındaki izlerimizdir. Anadolu Fotoğrafçılığı geleceğe kendi kültür değerlerimizin penceresinden baktığımız yorumun adıdır. Yabancı sanat ve kültür akımlarının gözüyle bakılıp yorumlanan değerlerimize sahip çıkarak yüceltmek hedefimizdir. Türk diyarı bugün tıpkı eskiden olduğu gibi bütün dünyanın sanat ve kültürünü etkileyecek ürün ve bunu ortaya çıkaracak yeteneklerle doludur. Sanatın evrensel dil ve doğrularını kullanarak, ülkemiz başta olmak üzere, Anadolu ve Türk kültürünün sirayet ettiği her yerde değerler bütününe sahip çıkmak, kaybolmaya yüz tutan birikimlerimizi sanatı kullanarak tekrar ortaya çıkarmak ve bunu gelecek kuşaklara aktarmak gibi önemli görevler üstlenmekteyiz.

Bu varoluş çerçevesi ile birleşen gönüller sosyal ortamlarda, sanat camiasında ve uluslar arası bir çok alanda artık söz sahibi olmuştur. 30 bine yakın gönül vereni ile Türkiye’nin doğusuyla batısıyla bir çok yerinde, hedefleri doğrultusunda valiliklerle, belediyelerle, sivil toplum kuruluşları ile bir merkez bir buluşma çatısı olmuştur. Niyeti nedeniyle akıbetinin şimdilik başarıyla devam ettiği bu akım, modern dünyanın imkanlarını kısıtlı bütçesi kullanmaya çalışmaktadır. Büyük bir potansiyeli olan Türk Fotoğraf Sanatında yapacaklarımız daha başlamamıştır bile…

Ülkemize yön veren yönetici konumundaki herkes modern enstrümanları çok iyi tanımalıdırlar. Bunun bir tarafı olan görsel yani fotoğraf sanatına verilecek her türlü destek hem evrensel sanatın gelişmesine hem de Türk kültürünün korunup yayılmasına katkı sağlayacaktır. Mesele ırkçılık değil, mesele üstün ırk meselesi değil, asıl mesele bu coğrafyaya hakim olan ve bedelini ödemiş bir kültürün var olma duruşudur. Kendimce bu mücadelenin sanatsal ve kültürel tarafında çalışmaktayım. Anadolu’nun güzel insanını, bütün dünya insanlarının özendiği ve gıpta ile baktığı samimiyetinin korunması tarafındayım.

Türk kültürünün dayandığı aile kavramının görselleri üzerinde durmaktayım. Aile kavramının, toplu bir şekilde yemek yemenin, sofra adabının, Anadolu’daki anneliğin bir fedakarlık olduğunun, sevginin samimiyetin fotoğraflarını yani görsellerini sanat alemine sokup, bunu milyonlara aktarma peşindeyim.

Bu çabalarımın önemli bir sonucundan sizlere bahsetmek istiyorum. 2009 yılının yaz sezonunda arkeolojik kazı çalışması yaparken iki erkek kardeşin birlik ve beraberliğine şahit oluyorduk. Ağabeyin kardeşine sahip çıkması yaşı küçük olmasına rağmen sorumluluklarının farkında olması, bilimsel ve yorucu bir çalışmanın ortasında beni düşündürüyor, aklıma değerli ağabeyimin çocukluğumda benimle ilgilenmesi ile başlayan sevgimiz ve saygımız geliyor, bunun ne kadar büyük bir nimet olduğunu düşünüyordum. Bu düşler içerisinde bir gün Torosların yörüklerinden olan bu kardeşler babalarının fırının da oynuyorlardı. O esnada ekipmanım yanımda onlara şu soruyu sordum. Sen kardeşini çok mu seviyorsun der demez, bana poz verir gibi kardeşine gönülden, içten bir öpücük kondurdu. O esnada deklanşörüme basmıştım. Bu güzel kareyi de ağabeyime armağan etmiştim.

Bu güzel karenin samimiyeti ile herkes içleniyor ve kendi çocukluklarına dönüyorlardı. Bu sırada yurtdışında Köln’de yapmış olduğum doktora sırasında AB’nin bir fotoğraf yarışmasına bu fotoğraf ile başvurdum. Yarışmanın sonucunda 14 bin fotoğrafçı arasından Avrupa Birincisi oldum. Yarışma sonucu ilan edilir edilmez AB yetkilileri, kültür başkanı, Köln Üniversitesi rektörü arayıp tebrik ettiler. Ulusal ve uluslar arası birçok yerde haberlerim çıktı. Ülkemden tek bir yetkili dahi beni arayıp tebrik etmedi. Tabiki küsmedim tabiî ki suçlamadım. Sadece kültüre, sanata verilen değeri sorguladım. İşte burada olmamın, bunları anlatmamın, çabamın bir sebebi de budur.

Madrid ve Brüksel’de yapılan ödül törenlerine katılıp bu fotoğrafın içeriğini anlattım. Anadolu’nun kardeşliğini yani Halil ve İbrahim Bereketini 5 dile çevirerek bütün Avrupa sanatseverlerine, hatta İspanya kralına ve AB’nin birçok yetkilisine aktardım. Ülkemizdeki samimiyetin, kültürel değerlerin, kardeşliğin bu fotoğraf gibi olduğundan bahsettim. Almanya ve İtalya’da bu fotoğraf bir bereket sembolü olarak benden izinli ve telif ödeyerek restoranlara, evlerindeki ibadet alanlarına asıldı. Buradan sağladığım gelir doktora için Avrupa’da kalabilmeme neden oldu. Bereket hala devam etmektedir. Bu fotoğrafın haklarını orada yaşayan bir soydaşıma vererek, gelen gelir ile de Köln’deki Türk öğrencilere cüzi de olsa bir gelir sağlanmıştır.

Bunun gibi birçok örnek anlatabilir. Ancak şu çok iyi bilinmelidir ki Türk kültürünün anlatılmasında ve yaygınlaştırılmasında görsel sanatlar, edebiyat ve bunun gibi modern enstrümanlara önem verilmesi, bunlarla uğraşanlara destek çıkılması, yenilikçi düşüncelerle sosyal bir ortam kurulması gerekmektedir. Şu zamanda mücadele ve dava geniş ufukları olanlarla başarıya ulaşacaktır.

Sözlerimi bir fotoğraf hikayesi ile bitirmek istiyorum. Gönlümün ustası Memduh Ekici’nin diyarında yaşanan bu hikaye, Türk Kültürünün insani zenginliğini anlatan önemli bir ayrıntıdır.

2006 yılında Türkiye’nin hemen hemen her yerinden gelen Anadolu fotoğrafçıları ile Konya’nın Ereğli ilçesine bağlı Meke gölündeydik.
Gönüller buluşmuş, dostlar hasret gideriyor, sohbetler koyulaşmış, dertler-başarılar paylaşılıyordu. Sohbetten sonra MEKE’nin o muhteşem atmosferi içerisinde, kerpiçten yapılmış evin iki odasından birisine girdik…

Sarı, kör yanan kırklık bir lambanın altına oturduk… Sarı 40’lık lambanın etrafında inanılmaz derecede uçan haşere vardı”¦ Çeşit çeşitlerdi… Sineklerde vardı başka cins uçan haşareler de… Kimisi yüzümüze, kimisi ayağımıza, kollarımıza konuyordu”¦ Odanın içerisinde yaklaşık 10 kişi vardı… …Ve bir de O”MEKE’nin Eren’i Gönlü Güzel Ahmet Derviş…

Bir kenarda oturmuş öylece yere bakıyordu… Hiç söze karışmıyordu… Az önce bize yemeği yapmış ve sessizce gelip içeriye oturmuştu… Hüsmenağa ile sohbet ederken sözlerinde nelerin gizli olduğunu, hayat dersi verir gibi cümleler kurduğunu duymuştum”

Bir yandan yüzüme, ayaklarıma, kollarıma konan haşareleri kovalıyordum… Sonra ona yöneldim… “Derviş Baba… Hep böyle haşere olur mu?… Sinek olur mu?”

Hiç yüzünü bana dönmeden: ’Olur, oğul” dedi.. Ben devam ettim: ” O zaman neden ilaçlamazsın?.. Bir ilaç alsan da rahat yatsanız… Rahat otursanız… Böyle rahatsız olmaz mısınız?”

İşte o zaman, işte o an hayatımızda unutamayacağız ve gönlümüze dokunan cümleler ağzından dökülüverdi.

“Eh Oğul biz rahat oluruz olmasına da onlar ölür be oğul
Ne yapalım konarlar üzerimize kovalarız ellerimizle”
Ama öldürmeyiz… Ben öldüremem oğul
İşte ben bu hikayelerin, bu hislerin, derviş Ahmetlerin fotoğrafını çekmek istiyor şu an hissettiklerinizi herkese anlatmak istiyorum.”

Türk Ocakları çatısı altında bu konuşmayı yapmaktan gurur duyduğunu ifade eden Akçay’ın ardından Türk Ocakları Genel Başkanı Prof. Dr. Mehmet Öz kısa bir konuşma yaparak fotoğrafçılığın önemine değindi ve Tuna Akçay’ın almış olduğu ödüller ve yapmış olduğu çalışmalarla gurur duyduklarını Türk Ocakları çatısı altında olmasının ayrı bir gurur kaynağı olduğunu belirtti.
Program katılımcılarla konuşmacı Tuna Akçay’ın çektirdiği hatıra fotoğrafıyla sona erdi.


Haber: Emre Kartal

Bu yazi 30 defa okundu.

 

Benzer İçerikler

Perşembe Sohbetleri

Konu: Ekim Ayında Başlayacaktır
Konuşmacı:
Tarih:
Saat:
Yer: Sivrioğlu Konağı

Sosyal Medya

Gençlik Kolları
Cumartesi Sohbetleri

Konu: Ekim Ayında Başlayacaktır
Konuşmacı:
Tarih:
Saat:
Yer: Sivrioğlu Konağı

Eskişehir

Eskişehir Hava Durumu

Tavsiye Linkler

Gün Olur Asra Bedel Fatih Harbiye Ömer Seyfettin Seçme Hikayeler
Türk Ocakları| Türk Ocakları Tarihçe| Türk Ocakları Kurucuları| Atatürk ve Türk Ocakları| Türk Ocakları Tüzüğü| Türk Ocaklarından Haberler
Copyright @ Eskişehir Türk Ocağı & Türk Ocakları Eskişehir Şubesi & Türk Ocakları Eskişehir Şubesi