30 Aralık 2021 günü Türk Ocağı konağımızda “Selçuklular ve Beylikler döneminde Anadolu’da Kültür ve Medeniyet” konulu sohbetinde, Dokuz Eylül Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Erkan GÖKSU hocamız özetle:

Kadim çağlardan itibaren müşterek dil ve tarih sahibi bir millet olarak varlığını devam ettiren Türklerin, önemli özelliklerinden biri, çok geniş bir coğrafyada varlık göstermiş olmalarıydı. Erken Türk tarihinden itibaren müşahede edilen bu durum, onların farklı coğrafyaları, farklı iklimleri tanımalarına, farklı dil, din ve toplumlarla temas kurmalarına sebep oldu. Bu süreçte hem karşılaştıkları her yeni iklim ve coğrafyaya intibak edip tabiat karşısında varlıklarını sürdürdüler, hem de temas ettikleri farklı dil, din ve toplumlarla hemen her alanda kültür alışverişinde bulunarak son derece gelişmiş ve kendine has özellikler arz eden bir kültür ve medeniyet çevresi oluşturdular. Merkezinde Türk dilinin, Türk sanat ve estetiğinin, devlet ve siyaset anlayışının yer aldığı bu kültür ve medeniyet çevresi, zaman içerisinde Türkistan’dan Orta Avrupa’ya, Karadeniz’in kuzeyinden Yemen ve Umman’a kadar uzandı. Bu sınırlar aynı zamanda zaman ve mekân sınırları son derece geniş, çok farklı kaynaklardan beslenerek zenginleşmekle birlikte ana nüvesini kaybetmemiş bir Türk düşünce dünyası atlasını teşkil ediyordu.

Türk düşüncesinin bu zaman ve mekân yolculuğundaki en önemli kavşaklarından birini İslamiyet’le tanışmaları teşkil etti. Türklerin İslamiyet’i kabulü, öylesine önemli bir gelişmeydi ki, genel zaman ve mekân boyutundan dolayı tasnif problemi yaşanan Türk tarihinin, Türk kültür ve medeniyetinin olduğu gibi Türk düşünce tarihinin de İslamiyet öncesi ve sonrası olmak üzere iki genel kategoride ele alınması teamül haline geldi. Her ne kadar bu tasnife karşı çıkan bazı araştırmacılar olsa da gerçekten de Türklerin İslamiyet’i kabulü, Türk düşünce tarihinin gelişim sürecini etkileyen hatta belirleyen bir faktör oldu. Zira genellikle teolojik veya dinî bir mesele olarak ele alınan din değiştirme, bireyler ve toplumlar için sadece teolojik veya dinî bir eylem değil, aynı zamanda psikolojik, sosyolojik ve kültürel yönleri bulunan bir dönüşüm ve değişim sürecini, kısaca “düşünce devrimi”ni ifade ediyordu. Bu aynı zamanda bir “yeniden toplumsallaşma” süreciydi ve kişilik sistemini, dinî inanç ve ibadetleri de içine alacak şekilde yeniden düzenlenmek demekti. Bu durumda Türklerin İslamiyet’i kabulü, sadece “eski inançtan ayrılma” değil, birey ve toplumun mevcut düşünce dünyasını yeni din ve inanca göre yeniden düzenlemeydi.

Yeni dinin sunulma şeklinden kaynaklanan inişli çıkışlı bir seyir gösteren, hatta bazen ciddi kırılma anları yaşanan Türklerin İslamiyet’i kabul süreci, sürecin sonunda yani uyum, kabul ve etkileşim aşamasında büyük bir ivme kazandı. İtil Bulgarları, Karahanlılar ve Gazneliler gibi ilk Müslüman Türk devletlerinin kurulmasıyla sadece birey ve toplum hayatında değil, devlet hayatında da kendisini gösteren bu ivme, Oğuzların İslamiyet’i kabulüyle en yüksek seviyeye ulaştı. 10. yy’ın ikinci yarısında İslamiyet’i kabul etmeye başlayan Oğuzlar tarafından kurulan Selçuklu Devleti, sadece Türk-İslam tarihinin değil, İslami dönem Türk düşüncesinin de en önemli temsilcisi konumuna yükseldiler.

Bu sırada yaklaşık dört yüz yıllık bir geçmişe sahip olan İslam medeniyeti, siyasi bakımdan son derece sıkıntılı bir dönem geçiriyordu. Abbasilerin siyasi güç ve otoritesini tamamen kaybetmesiyle fetihler durmuş, merkezi otoritenin zayıflamasını fırsat bilen melik ve emirler, İslam coğrafyasının muhtelif bölgelerinde küçük siyasi teşekküller oluşturmuştu. Bu siyasi teşekküller arasında devam eden mücadeleler, sadece siyasi ve askeri bakımdan değil, sosyal ve ekonomik bakımdan da İslam toplumunu geriletmişti. Başta adalet sistemi olmak üzere her türlü sosyal ve kültürel yapı bu keşmekeşten etkilenmişti. Merkezi otorite ya da devlet konumunda olan Abbasilerin bütün bu olup bitenler karşısında belirleyici bir irade gösterecek güç ve dirayetten yoksun olması, durumu her geçen gün daha da kötüleştiriyordu.

İslam dünyası, Türklerin İslamiyet’i kabul ettikleri 10 ve 11. yy’da sadece siyasi bakımdan değil, İhsan Fazlıoğlu’nun ifadesiyle aklı ve vicdanı da parçalanmış bir vaziyetteydi. Hakikati temsil ettiğini iddia eden onlarca dinî ve fikrî okul/ekol, aralarında kıyasıya bir mücadeleye, daha doğrusu çatışmaya girişmişlerdi. Adeta birbirlerinin canlarına kast ediyorlardı. Aklın parçalanmışlığı, siyasî parçalanmışlığın meşruiyetini sağlıyor, siyasî parçalanmışlık ise fikrî parçalanmışlığı besliyordu. İtikadî ve fıkhî mezhepler, irfanî meşrepler, felsefî meslekler, tüm renkleri ve tonlarıyla, her türlü ifrat ve tefrit uçlarıyla mevcuttu. Aklın, nazarın ve bilginin bu parçalanmışlığı, elbette eyleme de yansıyordu. Bu durumda İslam medeniyeti, adeta hem dünya görüşü (anlam-değer dünyası) hem de dünya tasavvuru bakımından kavramsal ve metafizik paradigmasını tamamlamışçasına her geçen gün sessiz ve durağan bir düşünce yörüngesine doğru sürükleniyordu.

İslam dünyasının böyle bir siyasi, sosyal, kültürel ve fikri karışıklık içinde olduğu bir dönemde Türklerin İslamiyet’i kabul etmeleri, dikkat çekici gelişmelere sebep oldu. Güçlü siyasî ve askerî organizasyonlarıyla tanınan Türkler, kadim çağlardan beri sahip oldukları devlet gelenekleri, siyasî ve askerî yapılarıyla dikkat çektiler. Siyasî açıdan parçalanmış, mezhep kavgalarıyla, siyasî, felsefi ve fikri tartışmalarla büyük bir keşmekeşin içerisine düşmüş İslam âlemi için Türkler, özellikle siyasi bakımdan yeni bir düzen ve toparlanmanın öncülüğünü yaptılar. Öyle ki, Karahanlılar, Gazneliler ve özellikle Selçuklularla birlikte İslam ülkelerine, Ön Asya’ya doğru uzanan Türk hâkimiyeti, sadece siyasî, kültürel ve medeni bakımdan bir mekân genişlemesi değil, aynı zamanda da topyekûn bir akıl ve düşünce genişlemesiydi. Selçuk Sübaşı’nın, rahat ve güvenli bir yurt bulma düşüncesiyle Oğuz Yabgu Devleti’nden koparak Cend’e gelişiyle başlayan Selçuklu göçü, siyasî sınırları doğuda aksa-yı Türk’e, batıda Akdeniz kıyılarına, kuzeyde Kafkasya’ya, güneyde Umman’a kadar yayılan bir kültür ve medeniyet havzası oluşturdu.

Yolculuğun daha başında İslamiyet’le tanışan Selçuklu Türkleri, kadim (eski) ile cedid (yeni) arasındaki ilişkiye sadık kaldılar. Başlangıçta siyasî ve askerî bir güç olarak ortaya çıkan Selçuklu Türkleri, kadim Türk-Oğuz geleneğinin bir temsilcisi olarak girdikleri İslam medeniyeti dairesi içinde siyasî, sosyal ve kültürel varlıklarını, bilgi ve görgülerini artırdılar. Buna ilave olarak hâkim oldukları coğrafyaların kadim medeniyetlerinden de ihtiyaç nispetinde istifade ederek Türk ve İslam tarihinin gelişimini farklı ve çok geniş bir mecraya taşıdılar. Onlar, Türkistan’da doğan Türk devlet geleneğini, Horasan, İran ve Orta Doğu tecrübesiyle zenginleştirerek Anadolu’ya kadar taşımak ve bu geleneği, bütün bu coğrafyalarda icra etmek gibi önemli bir tarihî misyonu üstlendiler. Ancak bu süreçte bir yandan kendilerinden önceki Türk-İslâm devletlerinden miras aldıkları “eski” Türk devlet geleneği ve müesseselerini hüküm sürdükleri “yeni” coğrafyalarda hâkim kılarken, diğer yandan da karşılaştıkları “yeni” imkân ve şartlara hızlı bir şekilde intibak ederek son derece başarılı ve düzenli bir devlet mekanizması oluşturdular.

Selçukluların oluşturduğu bu yapı, o kadar işlevsel ve kuvvetliydi ki, onları takip eden bütün Türk-İslam devletlerinde izleri devam etti. Bu bakımdan Selçuklular, sadece siyasî, askerî ve idarî sahalarda değil, sosyal ve kültürel alanlarda da Türk ve İslam tarihinin seyri içerisinde adeta bir kavşak vazifesi görerek kendisinden sonraki bin yılı şekillendiren önemli bir etki bıraktılar. Kaşgar’dan Akdeniz sahillerine kadar uzanan sahada izlerini gördüğümüz bu etki, Doğu Türklüğünü siyasi bakımdan Batıya taşıyarak başta Anadolu olmak üzere Batı Türklüğünün temellerini oluşturduğu gibi, gerek devlet geleneği, gerekse kültür ve medeniyet sahalarında da Kaşgar’dan Akdeniz sahillerine kadar uzanan geniş sahada siyaset ve yönetim geleneğinden hukuk ve adalet anlayışına, dil ve edebiyatdan mimari ve sanata kendisine özgü bir karakter arz eden bir kültür ve medeniyet havzasını da inşa etti.

Seçkin bir topluluğun ve gençlerin takip ettiği sohbetin sonunda Türk Ocağı Başkanı Prof . Dr. Nedim ÜNAL sayın Göksu’ya konuşmaları münasebetiyle “Şükran Beratı” takdim etti.