1989 Bulgaristan Zorunlu göçüne tabi olarak Türkiye’ye gelenlerden, dünyada tanınan Aşı ve Kanser Tedavisi üzerine çalışan Boğaziçi Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Nesrin ERKOL’un başına gelenleri ve yaptığı özgün bilimsel çalışmalarını anlattığı Ocağımızdaki konuşmasında özetle;
25 Temmuz 1972 yılında Paisievo (Doğacılar) köyü, Dulovo (Akkadınlar) ilçesi, Silistre ilinde doğdum. Çocukluğumu genelde mutlu yıllar olarak hatırlıyorum. Osmanlı’dan sonra sanki zaman dondurulmuş ve bizler eski adetlerimize göre yaşadık. Türk köylerinde çok az sayıda Bulgar aile vardı ve onlarla çok iyi ilişkiler içinde yaşadık. Örneğin düğünler 3 gün sürerdi, her yıl aileler mevlit okutur, bütün köy bir araya gelirdi. Ev yapılacağı zaman bütün komşular yardıma gelir, birlik beraberlik vardı. Camilerde ezanlar okunurdu. Köy okulumuzda çok sağlam eğitim aldık, mesela ortaokulda kimya dersinde laboratuvarda deney yapardık, fizik dersinde de ayni şekilde, ezberden uzak ve ispat üzerine klasik eğitim aldık. Her sınıfta birinci oldum, okul başkanı oldum, törenleri yönettim. Bu konuda ayrımcılık görmedim.
Babam bölgede az sayıda lise bitirmiş saygın kişiler arasındaydı ve tütün eksperi olarak çalışıyordu, annem de onun muhasebecisi olarak yardımcı oluyordu. Ayrıca evimizin etrafında 4 dönüm arazi vardı ve domates, biber, patates ve soğan gibi gıdalarımızı kendimiz yetiştiriyorduk. Bunun da ötesinde yazları 15 dönüm tütün çalışırdık, ailecek çalışmayı, alın teri dökmeyi öğrendik.
Bu huzur uzun sürmedi, 1984-1985 yılları arasında Jivkov ve komünist rejim `Yeniden Doğuş` adını verdikleri bir zalimlik politikasını uyguladı ve bütün Türk ve Müslüman kişilerin isimleri zorla Bulgar ve Slav Hristiyan isimleri ile değiştirildi, itiraz edenlere işkence yapıldı ve hapislere atıldı, bazıları öldürüldü. Bu olaylar tüm yetişkinleri ağır bir depresyona sevk ettiğini görüyordum, anneler ve babaların yüzleri gülmüyordu, çocuklarından bile utanıyorlardı. Türklerin bu korkunç olayları engelleme girişimleri çok cılız kalıyordu. Türkiye’ye gitmek için yüz binlerce kişi dilekçe vermişti ama herkesi işten attılar, babam da tütün eksperi işinden kovuldu ve belirli süre kaldırım taşı döküm işletmesinde işçi olarak çalıştı.
Bu durumlardan dolayı da genç bir kız çocuğu olarak bir şeyler yapmam gerektiğini, sadece babamın şiirlerini okuyarak bir yere gidilmediğini gördüğüm için gençlik direniş örgütü kurma teşebbüsünde bulundum. “Mustafa Kemal Atatürk” adındaki hayali derneğimin yemin sözleri, üye kabul yönergesi dâhil her şeyi tasarlamıştım, ancak 7 sınıf öğrencisi olarak her hangi bir faaliyet yapma fırsatım olmamıştı. Bu tüzük defterim evimize gelen milislerin araması sırasında bulunmuştu. Milisler babamın şiirleri için gelmişti ve defterlerimin içinde böyle bir tüzük olduğunu anne babamın da haberi yoktu. Onlar politik olaylardan uzak durmamızı hep telkin etmişti.
Bu arama sırasında ben Silistre`de Ivan Vazov Yabancı Diller lisesinde İngilizce öğrenmek üzere yatılı okumaktaydım, hazırlık ve 8 sınıf bitirmiş, lise birdeydim. Silistre`deki polis merkezine ben ve erkek kardeşim götürüldük, 4-5 saat süren ifade verdik. Bana bu örgüt ile ilgili kimden talimat aldığımı, üyelerimi ve planlarımızı sordular. İsyankâr bir ergen genç kız olarak içimde biriken bütün kızgınlıkla beraber ifade verdim ve sonunda ifademiz bir kâğıda döküldü, bu ifademiz o karanlık dönemi özetlemeye çalışan Bulgar araştırmacıların resmi sayfalarında bulunabilir. Kardeşim de ben de Türk olduğumuzu ve zorlama ile isimlerimiz değiştirilse dahi bizlerin kimliğinin sabit olduğunu kâğıt üzerine de olsa yüzlerine haykırdık. İçerisinde “düşmana karşı savaşacağız” cümlelerinin de yer aldığı örgüt yeminimiz daha sonra sınıf arkadaşlarımın önünde okundu, bunlar genç idealist bir kişi olarak hayatımda yaşadığım en ağır günlerdir, çünkü sınıf arkadaşlarımı da çok seviyordum ve bir kişi hariç hepsi Bulgar’dı. Öğretmeler konseyinde tekrar bu yemin bana soruldu ve düşmanlarımın kim olduğu soruldu. Ben de “köylerimizi tanklarla basanların bizim düşmanımız” olduğunu söyledim. Sözlerimi geri alıp almadığımı sorduklarında, yazdıklarım ve söylediklerimin gerçek olduğunu ve geri almayacağımı söyledim. Bunun üzerine Bulgaristan`daki bütün liselerden kovulmuş oldum, yıl 1987. Oysaki sınıf birincisi olduğum için sınıf öğretmenim bana yalvarmıştı, ifademi geri almamı, yoksa artık bir geleceğimin olamayacağını net olarak ifade etmişti.
Liseden kovulduktan sonra köye döndüm ve belirsizlik ile dolu aylar başladı. Bu zamanda babam bir metin hazırladı, ben de İngilizcesini tercüme ettim. Bu metni Karadeniz tatil beldelerinde Turistlere ulaştırmıştı, ayrıca Burgaz ve Sofya’daki konsoloslara ankesörlü telefondan ulaşabildiğini ve ailemizin durumunu iletmeyi başardığını yıllar sonra söylemişti. Bütün bu çabalar sonrası Mayıs 1989 yılında ailemize Avusturya`ya gidiş vizelerimiz verilmişti. Bizim Türkiye’ye gitmek istediğimizi bilmelerine rağmen bunu yaptılar. Kişi başı 100 dolar ile tren yolculuğuna çıktık ve Viyana`ya ulaştık. Birer bavul ve 400 USD ile 4 kişi bilinmez bir geleceğe yola çıktığımızda işin ucunda ölüm de olsa geri dönüşü olmayan bir maceraya atıldık. Viyana’daki Türkiye Elçiliği bize gerçek devlet şefkatini gösterdi, bizi bir otele yerleştirdiler ve 3 gün sonraki uçak biletlerimizi ayarladılar. 19 Mayıs 1989`da ana vatana ulaştık ve Bakırköy deki akrabamızın yanına yerleştik. Bir ay sonra da Türkiye sınırları açıldı ve büyük göç başladı.
Türkiye’ye gelmek rüyalarımızı gerçekleştirdi, ancak yeni bir macerayı da başlatmış oldu, hayatımıza birer bavulla tekrar başladık. Komşularımızın verdiği kullanılmış yataklar, masalar, sandalyeler, kıyafetler bizim için nimetti. Anavatanda olmak bizim için yeterli moral kaynağı oldu, az demedik, çok demedik çalıştık. Kendi açımdan Özel Tercüman Lisesinin ilan ettiği burslara başvurdum ve kabül aldım. 1989-1990 yılları arasında lise son sınıfı burada tam burslu okudum. Okul müdürümüz şimdi İstanbul Türk Ocağının Başkanı Sayın Cezmi Bayram’dı. Lisedeki bütün öğretmenlerimiz bana kitap temin etmek için seferber oldu. Kursa gitmesem dahi kendi çabamla üniversite sınavına hazırlanmış oldum.
1990 yılında üniversite giriş sınavına katıldım ve Boğaziçi Üniversitesi Biyoloji bölümünü kazandım. Bu bolumun adi 1995 yılında Moleküler Biyoloji ve Genetik olarak değişti ve bizim sınıfımız bu diplomaları alan ilk lisans mezunları olmuş oldu. Buradan bölüm ikincisi olarak mezun oldum ve yaptığım yurtdışı başvurularım sonunda University of Pennsylvania Biyoloji bölümünden tam burs kazandım ve bütünleşik doktora programına kayıt yaptırdım. Bu bölümde öğretim üyesi olan Fevzi Daldal hocamız benim başvurumu faks olarak kabul ettirdi ve yedeklerden de olsa bölüme girmeyi başarmış oldum. Philadelphia`ya bir bavul ve 750 USD ile vardıktan sonra hayatımın üçüncü macerası başlamış oldu. İlk aylarda kiralık yer bulmamda, küçük bir daireye yerleşmemde Fevzi hocamız ve onun asistanlarından Dr. Sami Sarıbaş yardımcı oldular. Başımın her sıkıştığında onlara gittim. Onlar da her zaman destek oldular. Batı Philadephia`da küçük bir daireye yerleştiğimde tekrar ikinci el masa ve sandalye, bir kaç kap kaçak ile hayata devam ettim.
UPENN Amerika`da Ivy Legue denen köklü 10 üniversite arasında bir kurum ve benim için bulunulmaz bir fırsat oldu. Doktora çalışmalarımı Prof. Dr. Wafik El-Deiry`nin yeni kurulmuş olan laboratuvarında devam ettim (1996-2002). Bu çalışmalardan programlı hücre ölümü mekanizmaları ve kanser ilişkisi üzerine beş bilimsel makaleye imza atmış oldum. 2002 yılında da oğlum Bilge Kağan doğmuş oldu. Hayatımın en sihirli deneyimi olan annelik maceram da başlamış oldu. UPENN`deki yıllarımızda yeni gelen pek çok yeni doktora öğrencisine mentörlük ettik, kalmaları için evimizin anahtarını verdik. Türk Öğrenci Birliğine aktif katılım sağladık ve Ermeni olaylarının yanlış bir zeminde tanıtılmasına karşı etkinlikler düzenledik. Bunun bir tanesi Prof. Justin McCarthy`nin konferansını tertip etmekti. Ayrıca her yıl Türk Gecesi düzenledik ve kültürümüzün tanıtımı için çaba sarf ettik. New York’taki geleneksel Türk yürüyüşüne katıldık, eyalet bazında Türk-Amerikan dostluk derneğinin pikniklerinde Türkler ile kaynaştık, dertleştik.
2002-2005 yılları arasında ise University of Michigan – Ann Arbor`daki Prof. Dr. Gabriel Nunez`in laboratuvarında doktora sonrası araştırmacısı olarak bilimsel araştırmalarda bulundum. Bu çalışmalara başlarken oğlum daha 4 aylıktı ve ise adapte olmak aşırı derece zor olmuştu. Uykusuz geceler sonrasında gündüz vakti laboratuvarda fare deneylerini yapmak fiziken ve ruhen çok yıpratıcı oldu. 9 Eylül saldırısı sonrası 20 Müslüman ülke erkeklerine tedbir konmuş ve o zaman bilgisayar programcısı olan eski eşim iş bulamaz hale gelmişti. Bütün ailenin yükü de üzerimde kalmıştı, Ann Arbor serüvenimi son derece zor yıllar olarak yaşadık ancak bilimsel açıdan son derece verimli oldu ve 5 yeni bilimsel yayın ile bu sayfayı kapatmış oldum. Bu yayınlar Nature, Nature Immunology gibi en etkin bilimsel dergilerde çıktı. Aynı zamanda 2003 yılında Amerika Irak savaşına girmeden önce de internet üzerinden barış yanlısı kampanyalara katıldım ve net olarak savaşa karşı duruşumu ifade ettim. Bu faaliyetlerimi durdurmam için uyarıldım ve “6 ay kayıp olma ihtimalini” düşünmem gerektiği tarafıma iletildi. Amerika rüyası da benim için bu sebeple bir nevi bitmiş oldu. Ayrıca oğlum Bilge Kağan’ı anavatanında büyümesi için kesin kararımızı vermiştik. Hiç bir zaman yeşil kart veya vatandaşlık için başvuru yapmadık.
2005 yılında Boğaziçi Üniversite’nde Yardımcı Doçent olarak ise başladım. 2007 yılında Apoptoz ve Kanser İmmünolojisi Laboratuvarını (AKiL) kurdum. Bu laboratuvar ülkemizde pek çok yenilikçi bilimsel temaya ve teknolojiye adım attığımız ve benim bir ekip lideri olarak piştiğim bir yer oldu. 2006 yılında başvurduğum ve kazandığım TÜBİTAK 3501- Kariyer Projesi Hibesi, Avrupa Moleküler Biyoloji Örgütü (EMBO) Yerleştirme desteği, Türk Bilim Akademisi Genç Bilimci Ödülü, Boğaziçi Üniversitesi BAP proje destekleri ile çok gizli bir şekilde deneylere koyulduk ve bunların sonunda 19 üzerinde yeni makale, yüzlerce konferans bildirisi, onlarca patente imza attık. Toplamda 20 yılda 8 doktora mezunumuzu, 20 yüksek lisans mezunumuzu ve yüze yakın stajyer, proje öğrencisi yetiştirdik. Her biri cevher sayılacak bu genç bilim insanları artık kendileri de ekip kurdular ve kendi projeleri ile bilim denizinde yol almaktalar.
2012-2018 yılları arasında bozulmayan aşı teknolojisi olarak duyurusunu yaptığımız Türkiye’nin ilk dört, dünyada patentli Biyoteknoloji buluşuna imza attık. Bu teknoloji virüs dâhil çeşitli zararlı mikro organizma aşılarının geliştirilmesine veya biyobelirteç hedefli kanser aşılarına imkân sağlamaktadır. Bu buluşu insanlığın hizmetine getirebilmek için kuş gribi, domuz gribi, COVID-19 gibi viral aşı projelerinin hayvan deneylerini tamamladık. Bu çalışmalarda TÜBİTAK 1003, 1004 ve Boğaziçi Üniversitesi hibelerinden yaralandık.
Ayrıca yatırımcılardan fon sağlayabilmek için Vaccizone Biyoteknoloji Araştırma Geliştirme Danışmanlık Sanayi ve Ticareti AŞ’yi Boğaziçi Üniversitesi Teknopark’ında 2020 yılında kurdum. Melek yatırımcılardan bu süre zarfında 1 milyon USD üzeri hibe desteği sağladım ve bu fonlarla hayvan deneylerini ilerlettik ve patentlerin yıllık masraflarını karşıladık. Kanser aşılarının teknolojisi için yeni patent ailesinin de tescillenmesini sağladık. Halen Vaccizone 5 milyon USD yatırım peşindedir ve kanser tedavisi için insan Faz I ve II deneylerini yapabilmek için fon arayışındadır, dedi.
Katılımcıların sorularının cevaplanmasının ardından Şube Başkanımız Prof. Dr. Nedim ÜNAL’ın şükran beratı takdimi ile gece sona erdi.
https://www.youtube.com/watch?v=gV8uWRy52YI&t=3357s





