Nuri GÜRGÜR

31 Mart’ta yapılan yerel seçim sonuçlarının, siyasette taşları yerinden oynatarak, dengeleri değiştirecek özellikte bir deprem etkisi yapması muhtemel görünüyor. 22 yıldır yapılan bütün seçimleri birinci parti olarak kazanan AK Parti, oyların yüzde 35’ini alarak ikinci sıraya indi. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bizzat devreye girdiği,17 Bakan dahil devletin ve kamunun imkanlarının seferber edildiği İstanbul seçimlerinin iktidar adına kaybedilmesi sıradan bir olay değildir. AK Parti sadece İBB’yi değil, Belediye Meclisindeki çoğunluğunu da kaybetti, çok sayıda ilçe belediyesini de kazanamadı. Ankara’da daha da ağır tablo ortaya çıktı. Mansur Yavaş sadece rekor çoğunlukla kendisi seçilmekle kalmadı, birçok ilçede kendisinin önerisiyle ilçe belediyelerinde aday yapılan isimlerin kazanmasıyla Meclis’te çoğunluk sorununu halletmiş oldu. Mansur Yavaş ve İmamoğlu artık Türkiye siyasetinde birinci derecede etkili olacak fenomenlerdir.

Oluşan seçim haritasına bakıldığında üzerinde dikkatle durulması gereken bir manzara görülüyor; ülkenin hem nüfus hem ekonomik, ticari ve teknolojik potansiyelinin, hem de yetişmiş kaliteli insan gücünün çok önemli kısmını barındıran kentlerin tamamına yakınında AK Parti adayları seçilemediler yani tercih edilmediler; başka bir ifadeyle vatandaşların çoğu siyasi iktidarı yaşanan sorunların, çektiği sıkıntıların sorumlusu olarak görüyor. Bu olguyu etraflı şekilde değerlendirerek temel reformlar yapmak yerine sonuçlara “aşırı tepkisellik” diyerek geçiştirmeye yönelmek çok yanlış olur. Yakın tarihimizde iniş trendine giren partilerin, ülkenin ihtiyacı bulunan adımları cesaretle atarak gereken önlemleri almadıkları zaman neler yaşandığını gösteren örneklerle doludur. İşte Özal ve Yılmaz’ın ANAP’ı, işte Tansu Çiller’in DYP’si …

Gazetelerde Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın sonuçları değerlendirdiğini ve bazı isimleri değiştirmekte kararlı olduğuna dair haberler çıkıyor. Ancak kabinede ve parti yönetiminde bazı isimleri değiştirmekle yetinilirse sorunlar çözülmüş olacak mı? Yaşadığımız sorunlar yumağında yedi yıldır yürürlükte olan cumhurbaşkanlığı hükümet sisteminin etkisinin yani 2017-2024 arasında dönemin göstergelerinin objektif bir tespiti yapılıyor mu? Bir kişiye bu kadar fazla yetkinin verilmesi devlet çarkının işleyişini nasıl etkiliyor? Kabine üyeleri ve yardımcıları ile, üst düzey yöneticiler şahsi inisiyatiflerini kullanmadan yukarının ne diyeceğinin beklentisi içerisinde olunca hantal ve ürkek bir devlet bürokrasisi oluşmuyor mu? Büyük ihtiyaç duyulan yabancı sermaye hukuki güvencesi olduğundan bir ülkeye gelmekte çekingen davranmaz mı?

Uzun zaman istikrarsızlık sorununun altında bunalmış olan Fransa 1958 yılında sistemi değiştirerek bu dertten kurtuldu; yürürlüğe giren yarı başkanlık sistemi 66 yıldır başarıyla uygulanıyor. Başkan Macron’un geniş yetkileri var; ama yasama ve yürütme organları üzerinde vasilik pozisyonu bulunmuyor. Çünkü erklerin yetkileri hukuki ve demokratik esaslara göre anayasada belirlenmiş durumda, bunlara titizlikle uyuluyor. Yargının bağımsız, tarafsız ve yargıçların güvence altında olmalarından dolayı, yargı hakemlik ve denetim işlevini yerine getiriyor.

Bu yüzyılın Türkiye yüzyılı olabilmesi için bu idealin altının hukuk, demokrasi esaslarıyla doldurulması, bu amaçla anayasa ve yasaların yeniden düzenlenmesi, OHAL döneminin şartlarında yapılan değişikliklerin bu günkü normal ortama göre tanzimi gerekiyor. Bunların yapılması zor değil; Türkiye’nin hukuk devleti olması samimiyetle isteniyorsa iktidar muhalefetin desteğiyle yeni bir anayasa hazırlayıp Meclis’ten ittifaka yakın bir çoğunlukla geçirebilir. Türkiye bu prangadan kurtulur, iktidarın diğer bütün sorunları çözmeye yönelik girişimlerinin önü açılmış olur.