Emekli Eğitimci-Yazar Süleyman AKINCI “Kurultaydan TBMM’ye Hakimiyet Hikayemiz” başlıklı sunumu ile Eskişehir Türk Ocağımızda konuğumuz oldu. İlgiyle takip edilen programda Sayın AKINCI özetle şu hususları dile getirdi.

“Geçmişten günümüze Türk Tarihinde demokrasiye gidişi diğer bir deyişle Mutlak Monarşiden Cumhuriyet’e geçiş hikayesini üç aşamada inceleyebiliriz:

Mutlak Monarşiden Meşruti Monarşiye, Meşruti Monarşiden Cumhuriyet’e geçiş.

İslâm öncesi Türk devletlerinde Mutlak Monarşiye dayalı bir hakimiyet anlayışı söz konusudur. Devlet ve ülke, Gök Tanrı tarafından yönetme yetkisi (Kut) verilmiş bir hanedanın ortak malıdır. Bu hanedanın bir üyesi tahta oturur. Tanrıkut-Hakan-Han-Yabgu-İlteber-Şanyü… unvanlarını da kullanan Kağan, (mutlak hâkim güce sahip gözükse de) devleti yönetirken sınırsız yetkiye sahip değildir.

Kağanın yetkilerini sınırlayan 2 olgu vardır: Türk Töresi (Örf) ve Kurultay (Kengeş-Toy-İhtiyarlar Meclisi…)

Yazılı olmayan bir anayasa özelliğine sahip olan Töre, Kağanın da uymak zorunda olduğu kurallar manzumesidir. Töreyi uygula(ya)mayan kağan gerektiğinde Kurultay tarafından tahttan indirilir.

Kurultay; devleti meydana getiren boyların beylerinin kağan başkanlığında devlet ve ülke meselelerini görüşmek, tartışmak ve bir karara bağlamak amacıyla toplanan ve liderin Danışma Meclisi özelliğine sahip bir kuruldur. Son sözün kağana ait olması, bu kurulun demokratik bir adım olduğu gerçeğini ortadan kaldırmaz. Bu uygulama ılımlı bir mutlakiyetin varlığına da kanıttır.

Kurultay’a kağanın eşi Katun (Hatun)’un katılması ve gerektiğinde Kurultay’a başkanlık etmesi ise İslâm Öncesi Türk Tarihi’nde kadının devlet ve toplum hayatında ön plânda olduğunun, perde arkasına itilmediğinin kanıtıdır.

Onuncu yüzyıldan itibaren başlayan İslâmî Türk Devletleri döneminde, (Memlûkler hariç) Karahanlılardan Osmanlı’ya kadar “taht hanedanın ortak malıdır” anlayışı devam etmiştir.

Kurultay’ın yerini Divan teşkilatı almış, Türk Töresi de devam etmiştir. Bu iki hükümdar sınırlayıcı olgunun yanına bu dönemde üçüncü bir sınırlayıcı olgu eklenmiştir: Şer’Î Hukuk, yani İslâm (Şeriat) Kuralları.

Osmanlı Devleti’nde özellikle 16. Yüzyıldan itibaren Şer’î Hukukun ve bu hukukun bir numaralı temsilcisi olan Şeyhülislâm’ın lideri olduğu Ulemâ Sınıfının güçlenmesi, devletin din devleti özelliğinin ağır basmasına sebep olmuştur. Bu durum eğitim kurumlarında müsbet bilimlerden uzaklaşmaya, bilimsel ve teknolojik gelişmeleri takipte zorlanmaya sebep olmuş, ıslahat ve inkılâp yapmaya, demokratik adımlar atmaya çalışanların önüne birçok engel çıkarılmasına ortam hazırlamıştır.

Özellikle Fransız İnkılâbı (1789) sonrası Milliyetçilik ideali doğrultusunda Osmanlı yönetimindeki milletlerin bağımsızlık isyanları bazı padişahları, devlet adamlarını ve düşünürleri harekete geçirmiştir.

Dağılmayı engelleme girişimleri doğrultusunda müslim-gayrimüslim tebaaya verilen haklardan en önemlisi de Mutlak Monarşiden Meşruti Monarşiye geçişin gerçekleştirilmesidir.

23 Aralık 1876’da sultan II. Abdülhamit’in Jön Türklerin çalışması-baskısı sonrasında Meşrutiyeti ilân edip Kanun-i Esasî adı verilen anayasayı yürürlüğe koyması tarihimizde önemli bir adımdır. Tarihimizin ilk yazılı anayasası olan Kanun-î Esasî ile Anayasal Devlet sürecimiz başlamıştır.

Anayasa hükmünce imparatorlukta 25 yaşını doldurmuş müslim-gayrimüslim tüm erkekler oy kullanmış ve Osmanlı parlâmentosu oluşmuştur. Osmanlı Genel Meclisi iki kanattan oluşur; Halkın seçtiği temsilcilerden oluşan Meclis-i Mebusan, padişahın seçtiği kişilerden oluşan Meclis-i Âyan.

1876’da başlayan ve padişahın yetkilerinin büyük ölçüde korunduğu ilk meşrutiyet devri 1878’de sona ermiştir. 1877-1878 Osmanlı Rus Harbi (93 Harbi)’ni bahane eden padişah meclisi feshetmiş, böylece mutlak monarşiye geri dönüş gerçekleşmiştir.

İstibdat (Baskı) Devri denilen 1878-1908 arasındaki bu süreçte Jön Türk devamı diyebileceğimiz yeni bir örgüt doğdu; İttihat ve Terakkî Cemiyeti. İlerleyen zamanda Fırka (parti)’ya dönüşecek olan ve büyük ölçüde ordu mensuplarının üye olduğu-desteklediği örgüt sultanı baskı altına ve nihayet yine II. Abdülhamid yeniden meşrutiyeti ilân etmek zorunda kaldı (23 Temmuz 1908).

Değişikliklerle yeniden yürürlüğe giren Kanun-i Esasî, padişahın ve meclis-i âyanın yetkilerini daha fazla kısıtlayan, halkın seçtiği Meclis-i Mebusanın yetkilerini ise arttıran özellikler taşır. Bu dönemde tarihimizde ilk kez birden fazla parti kuruldu ve çok partili seçim yaşandı.

İkinci meşrutiyet devrinin hâkim gücü “Özgürlük-Eşitlik-Kardeşlik” ilkelerine, “Kahrolsun İstibdat, Yaşasın Hürriyet” sloganına sahip ve lâikliği benimseyen İttihat ve Terakkî Partisidir.

Enver-Talat-Cemal Paşaların liderliğini yaptığı ittihatçı anlayış vadettiği demokratik hedefleri zaman içerisinde terk etmiş ve devleti yeni bir baskı dönemiyle karşı karşıya bırakmıştır. 1914-1918 arasında gerçekleşen ve yenilgiyle biten Birinci Dünya Savaşı sonunda ittihatçıların lider kadrosu büyük ölçüde ülkeyi terk etmiştir.

16 Mart 1920’de İstanbul’un İtilâf güçleri tarafından resmen işgal edilmesi, Meclis-i Mebusanın İngiliz askerleri tarafından basılıp dağıtılması sonrasında padişah VI. Mehmet Vahidettin 11 Nisan 1920’de Osmanlı Meclisini feshedince devlet hayatımızda yeni bir sayfanın açılma süreci başlamıştır.

Samsun-Amasya-Erzurum-Sivas safhalarını tamamlayıp 27 Aralık 1919’da Ankara’ya gelen Mustafa Kemal Paşa, Osmanlı meclisinin feshi üzerine harekete geçmiş ve 23 Nisan 1920’de Büyük Millet Meclisini açmıştır. Yeni meclisin 24 Nisan’da aldığı karar metninin ilk maddesi şöyledir: “Egemenlik milletindir, milletin temsilcisi olan Büyük Millet Meclisinin üzerinde bir güç yoktur”.

Osmanlı devletinin varlığını ve hakimiyet anlayışını reddeden yeni meclis, 1921 yılında yaptığı Teşkilat-ı Esasî adlı anayasayla da anayasal devletin temel özelliklerine sahip oldu. Bu meclis 01 Kasım 1922’de saltanatı kaldırdı.

İstiklâl Harbini yani bağımsızlık savaşını kazanan meclis ve tabii ki Gazi Mustafa Kemal Paşa, Lozan Antlaşmasının (24 Temmuz 1923) imzalanmasından sonra hızla “Millet Egemenliği” ilkesini destekleyecek inkılâpları gerçekleştirmeye başlamıştır:

29 Ekim 1923-Cumhuriyetin ilânı, 03 Mart 1924-Halifeliğin Kaldırılması, Tevhid-i Tedrisat (Öğretimin Birliği) Yasasının kabulü, 1925-Tekke ve Zaviyelerin Kapatılması, 1926-Medenî Kanunun Kabul edilmesi, 1930-1934 arasında Kadınlara Seçme ve Seçilme Haklarının verilmesi…; devletin ve toplumun daha demokratik bir yapıya kavuşmasını sağlamıştır.

1923’te kurulan Halk Fırkasının yanında 1924 ve 1930 yıllarında sırasıyla Terakkiperver Cumhuriyet Partisi ile Serbest Cumhuriyet Partisinin kurulması (hiç seçime girmeden kapatılmalarına rağmen) çok partili demokrasi denemesi olarak cumhuriyet tarihimizde yerini almıştır.

O yıllardan bugüne kadar ülkemizde inişli çıkışlı süreçler yaşayan, darbelerle zaman zaman aksayan Millet Egemenliğini öncelikle çocuklara armağan eden Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşlarını, şehit ve gazilerimizi şükranla anıyorum.” Dedi.

Katılımcıların sorularının cevaplanmasının ardından Şube Başkanımız Prof. Dr. Nedim ÜNAL’ın şükran beratı takdiminin ardından konuğumuz yeni çıkan kitabını okuyucularına imzaladıktan sonra gecemiz sona erdi.https://www.youtube.com/watch?v=Q_whjXQF_3E