Eskişehir Türk Ocağında gerçekleştirilen “Türk Tarımının Bugünü Ve Gıda Bağımsızlığımız: Yerel Tohum-Yerli Üretim-Zehirsiz Gıda” başlıklı program, yoğun katılım ve derin bir toplumsal farkındalıkla tamamlandı. Eskişehir Kadın Çiftçiler Derneği Başkanı ve Türk Dünyası İnsan Hakları Derneği; Çevre Koruma ve Ekolojik Araştırmalar Sorumlusu Sayın Münevver KEPENEK sunumunda özetle:
“Üretmek, neredeyse yoktan var etmek gibi bir şey.
Toprağin ruhuna dokunmak, havayı koklamak, ayın eskisini yenisini takip etmek…
Bunlar kadim çiftçilik, bunlar tarım kültürü…
Kültür, neneden-dededen toruna aktarılan bir değer. Evet çiftçilik kültürünün de aktarılması için, nenenin-dedenin de torunun da köylü olması gerekiyor. Neden mi bunları yazarak başladım bu konuşmaya. Çünkü çiftçiyi tanımlayacağım.
Çiftçi, köylüdür. Çiftçi köyde yaşayan, toprağı tanıyan, onu anlayan, yıldızlardan yönünü bulan, rüzgârın yönünden hava durumunu anlayan, Ekim yapacağı zamanı, Ay’a göre tayin eden, toprak ısınınca tohumu eken, toprağa suya bitkiye hayvana doğaya saygılı, yaratılanı yaratandan ötürü seven, doğadaki hiç bir canlının sebepsiz olmadığını bilendir. Çiftçi baharı bayramla kutlayan, tarihleri doğadan aldığı ilhamla adlandıran, yazdan kışa hazırlanandır.
Bu gün bu çiftçi, bu kadim kültürü yaşatan köylü yok edilmeye çalışılıyor.
Köylü toprağını terk ederse yerel tohum biter, şifalı otlar bilenler biter, koca karı ilaçları biter.
Yazmalardaki oya, kilimlerdeki motif, kanavicedeki nakış biter. Köy düğünleri, köy şenlikleri, o günlerde giyilen yöresel giysiler biter. Söylenen maniler, yakılan türküler, anlatılan masallar biter. Köylülük bitmesin. Köylülük, yaşam mucadelesi gereği zorunlu çiftçiliktir. Küçük ureticidir köylü. Kazanciyla geçimi sağlar, çocuklarını büyütür, oğlunu everir, kızını çıkarır, bir kenara kefen parasını da ayirdi mi tamadir, kalaniyla geçinir gider.
Köyde sosyal öğrenme vardır. Yaşlılardan öğrenirsin. Köyde imece vardır, bu gün benim iş görülür, yarın senin iş. Üç beş ailenin çocuklarına bir kocakarı bakiverir. Köyde kreş yoktur kreş parası da.. Çocuklar paylaşmayı bilir. Ortaya bı sahan bulgur pilavı konur hepsi kaşık sallar. Çocukken “karnım aç” deyip kimin kapısını çalsaniz, bı dilim ekmeğe yağ salça çalar, verir elinize. Çalmak sözcüğünün, sürmek anlamında kullanıldığını unutmuştuk değil mi, “ağzına bir parmak bal çalmak” deyimini bile “sürmek” olarak değiştirdik kibarlasmak için. Oysa zengin Türkçemizi kendi elimizle kendi dilimizle fakirlestirdigimizi fark edemedik. Renklerimiz soldu böyle böyle.
Yazmadaki oyalar, köy köy farklıydı. Kilimler neler anlatırdı. Ben bunlara neden mi bu kadar takıldım. Çünkü tekdüzeleştiriliyoruz. Aynı mağazalardan aynı kıyafetleri, yabancı modacıların tasarımlarını giyiyoruz. Aynı kot, aynı t-shirt. Aynı marka ayakkabılar… Bize kendi kumaşımız unutturuldu. Yün giysilerin yatakların yorganların önemi unutturuldu. Eğirmek dokumak örmek unutturuldu.
Hani ‘anne yemeği’ diye bir tabir vardır. Kardeşlerin ortak damak tadıdır o. Bayram sofraları o yüzden şenlenir çocuklar gelince. O damak tadı toplar on kardeşi aynı sofraya. “Annemin dolmasına kimseninki çıkmaz.” dersiniz. Size öyle geliyor. Ama iyi ki öyle geliyor. Bunlar bizi birbirimize bağlayan şeyler. Anne evde yemek yapmayıp, çocuk zincir restoranlarda yemek yiyen bir birey olursa, Amerika’ya gitse yine aynı zincir restoran varsa, o çocuk yabancılık çekmez. Anne elinin yerini, Çin Tuzu MSG almıştır artık. Evrensel damak tadımız olmuştur! Dünya vatandaşı olmuşuzdur. Böylece, anne çocuk bağlarından biri kopmuş olmaz mı? Önce duyularımız sonra duygularımız elden gidiyor köylülükle beraber.
Kırsaldaki nüfus azaltılıp sanayide çalışan nüfus artırılmaya çalışılıyor fakat köyleri kimlere bırakıyoruz
Köylü de toprak ananın evladı gibidir. Köylü anasından kopamaz. Ama koparılıyor maalesef.
Amerika’da %2, Avrupa’da %6 Türkiye’de ise %36 olan tarım nüfusu, Avrupa yüzdesine indirilmeye, tarım tekelleştirilmeye çalışılıyor. Girdi maliyetleri çok yüksek. Ürettiğini ederinde satamıyor. Köylerde okullar bir bir kapanıyor, köylü bilinçli olarak toprağından koparılıp, şehirlileştirilmeye, köleleştirilmeye muhtaç bırakılıyor. Bunun adına gelişme diyoruz. Gelişmiş ülke olmak için Sanayi toplumu olmak zorundayız. Genç nüfus kentlere gelmeli diyoruz…
Köyde evini tarlasını satıp şehre göçen çiftçi, bir Şehir Hastanesinde temizlikçi, bir fabrikada işçi, bir müteahhit’in yanında gece bekçisi, belki de kâğıt toplayıcısı oluyor. Belki çocukları güç bela okutuyor ama üniversite mezunu işsizler ordusuna katıyor onları da. Köye dönse kendi yiyeceğini üretse razı, ama ne yazık ki satmış savmış şehire gelmiş. Bir apartmanın bilmem kaçıncı katından havada ayakları yere basmayan bir daireye sığınmış güç bela.
Mecbur kalmış ucuzcu zincir marketlerden gıda almaya. Marketteki üç mercimekten ikisi Kanada’dan gelmiş. Ceviz Şili’den, sarımsak Çin’den… Uzar gider bu liste.
Peki, köyleri kime bırakacağız. Büyük üreticilere yani yerli ya da yabancı fark etmeksizin “yatırımcılara” mi bırakacağız? En temel yasam kaynağımız olan gıdayı kimin üreteceğini tayin edemezsek gıda bağımsızlığımızı, gıda güvencemizi gıda güvenliğimizi veli hâsıl geleceğimizi kime emanet edeceğiz?
Küresel şirketlere mi? Bunlar şaka ya da hurafe gelmesin. Onlarca delilleri var, Sadece Bill Gates in Trakya’dan toprak almasını hatırlatıp susayım.
Bizim topraklarımızda bizden olmayan birileri tarım yaparsa, bizim ne yediğimiz onların umurunda olmaz. Benim düşüncelerimi romantik bulanlar, “yerel tohumla küçük üretici ile toplumu besleyemeyiz” diyenler, acaba tarım tekelleştiğinde, gıdayı elinde tutanların amacının insanlığı beslemek mi yoksa gıdaya hükmederek insanlığı istediği gibi yönetmek mi olduğunu nereden biliyorlar?
Bizim kendi köylümüze kendi çiftçimize sahip çıkmamız gerekir. Mutlaka bir tane çiftçi arkadaşınız olsun. Oturup tarım sohbetleri yapın, dertlerini dinleyin. Tarım bizi günde üç öğün ilgilendiren bir şey. Aç insan okuyamaz, yürüyemez, üreyemez, üretemez, savaşamaz. İlk derdimiz tarım olmalı.
Peki, neler yapabiliriz bireysel olarak, tarımı yaşatmak için, köylüyü köyde tutmak için?
Gıda toplulukları oluşturabiliriz, topluluk olmanın verdiği güç ile doğrudan üreticiden alış veriş yaparak köylüyü destekleyebilir, hatta Zehirsiz ve yerel tohumlar ile üretim yapmasını teşvik edebiliriz. Oturduğumuz yerden “temiz sağlıklı gıda bulamıyoruz!” serzenişi yapmak yerine sorumluluk alarak kendi üreticimizi yaratabiliriz. Bu aşamada topluluk destekli tarımı hayatımıza katabiliriz. Yardıma ihtiyacı olan bir çiftçiye yardıma gidebiliriz, belki domateslerine çapa yapılacaktır belki yıkılan serası için acil onarım gerekiyordur, belki ilaç atmadığı tıbbi bitkilerin otları yolunacaktır belki de yeni bir girişim için finansman ihtiyacı vardır. Size bir anımı anlatayım. Yumurta üretimi yaptığım sıralar bir salgın hastalık sonucu tüm tavuklarımı kaybettim. Tekrar tavuk alıp ise devam etmek için sermayem ve hevesim kalmamıştı. Sermaye için bankaya borçlanacak olsam, kazanacak olduğum parayı da banka faizine ödeyecek olmak beni bu işten caydırmaya yetiyordu. Tam da bu aşamada yumurtalarımı alarak beni destekleyen Eskişehir gıda topluluğu bana şu teklifle geldi, “Biz nasılsa senden yumurta alıyoruz, sen de bizim için üretiyorsun. Aramızda para toplayıp senin yeniden tavuk alacak sermayeni sana vermek istiyoruz, ilerde senden alacağımız yumurtaların parasını peşin vermiş olalım.” dediler. Bu düşünceyi hayata geçirdik ve ben üretime devam ettim, onlar da temiz doğal ve taze yumurta tüketmeye devam ettiler. Bu örneklerin çoğalması gerekiyor. Herkes bir gıda topluluğu kurabilir. İş arkadaşlarınız, okul arkadaşlarınız, apartman komsularınız geniş aileniz bir araya gelerek, üreticiden ve hatta temiz doğal fıtrata uygun doğaya saygılı üreticiden ürün alarak ona alım garantisi vererek destek olabilirsiniz
Bu konuda söyleyeceklerim bitmez. Yine yazacağım, hep yazacağım.
Ben kim miyim? Bir köylü. Üreten bir köylü, bir kadın çiftçi. İki üniversite mezunu biri olarak yüksek lisansı yarıda bırakıp, yerel tohumları korumak ve tarımda kadın emeğini savunmak için köyüne bağlı kalmayı seçmiş, çiftçilik yaparken de tarım bölümünü okumuş, üç diplomalı bir çiftçiyim. Eskişehir Kadın Çiftçiler Derneği Kurucusu ve halen başkanıyım ayrıca Türk Dünyası İnsan Hakları Derneğinin de Çevre Koruma ve Ekolojik Araştırmalar Sorumlusuyum. Kendini tarımın geleceğine adamış bir Türk köylüsüyüm. “ Dedi.
Katılımcıların sorularının cevaplanmasının ardından Şube Başkanımız Prof. Dr. Nedim ÜNAL’ın şükran beratı takdimi ile gece sona erdi.
https://www.youtube.com/watch?v=WV606si7Hdo




