Doğu Türkistan Türklüğü Yok Edilmek İsteniyor| Nuri GÜRGÜR
 
Çin’in 19’ncu yüzyılın yarısından bu yana en önemli hedefi Doğu Türkistan’ı ele geçirip bir Çin eyaleti haline getirmektir. Türk Dünyasının, tarih ve medeniyetimizin en önemli merkezlerinden biri olan Doğu Türkistan halkı, bu siyasal zorbalığa, askeri haydutluğa her zaman bütün gücüyle karşı koydu. Nüfusunun büyük çoğunluğunu Uygur Türklerinin, geri kalanını Kazak, Özbek ve  Kırgız Türk halkının oluşturduğu   Doğu Türkistan’da, önceki dönemlerde var olan Türk Devletlerini saymazsak, son yüz elli yılda bu topraklarda üç defa bağımsızlık ilan edildi. Bölgeyi eline geçirmekte kararlı olan Çin ilk olarak 1877’de Yakup Han’ın liderliğinde kurulmuş bulunan devlete saldırdı. Yakup Han milli ve dini kimliğinin bilincinde olan, şahsi ikbalini değil halkının özgürlüğünü düşünen nitelikli bir yöneticiydi. Sultan Aziz adına hutbe okutacak kadar Devlet-i Aliyye’ye bağlıydı.  Ama Osmanlı da zor durumdaydı, varlığını korumaya çalışıyordu, yardım edemedi. Dünyanın en kalabalık nüfusuna, dolayısıyla çok sayıda askere sahip olan Çin’in bu orantısız gücüne karşı teslim olmayıp savaşan Yakup Han şehit oldu. Ama Doğu Türkistan Türkleri istilacılara boyun eğmediler. Talat Paşa   görev bilincine sahip idealist öğretmenler göndererek Uygur gençlerinin eğitimlerine yardımcı olmaya çalıştı. Atatürk Türk Dünyası ile yakından ilgiliydi. Sovyetler Birliği ile ilişkilerimizin bozulmaması için Rusya’nın egemenliği altındaki Türk topluluklarıyla doğrudan ilişki kurmasa da bu bölgelerden çıkabilen aydınların üniversitelerimizde öğretim üyeleri olmalarına imkân sağlandı. Diğer yandan bu dönemde çok sayıda Uygur genci Türkiye’ye getirildiler, askeri okullara, Harp Okulu’na yerleştirildiler; bazıları subay olduktan sonra Silahlı Kuvvetlerimizde görev yaptılar. Bunlardan rahmetli Rıza Bekin terfi ederek tümgeneral oldu.
Doğu Türkistanlılar Uygurlar 1933 yılında bir kere daha bağımsızlıklarını ilân ettiler. Ancak coğrafi durumlarından dolayı adeta tecrit olmuşlardı; dünya ile ilişki kurmaları çok zordu. Çin bir süre sonra yeniden saldırarak bu girişimin devamına imkân vermedi. Ancak özgürlük ateşini söndüremediler. İkinci Büyük Savaş’ın sonuna doğru Doğu Türkistan yeniden egemenliğine kavuştu. Bu süreç 1949 yılında Mao’nun başında olduğu komünistlerin iktidarı ele almalarına kadar devam etti. Türk halkı bu kızıl  Çin ordusunun saldırısına da direndi. Özellikle Osman Batur’un ve onun şehadetinden sonra oğlu Şerdiman Osman’ın son derece elverişsiz şartlara rağmen bir avuç mücahitle yaptıkları mücadele tam anlamıyla bir kahramanlık destanıdır. Ama Osman Batur’un mitolojik bir cengaver gibi Çin ordusuna  uzunca süre nasıl karşı koyduğu layıkıyla anlatılmıyor, bilinmiyor.
Sonuçta bağımsızlığın liderliğini yapan ve sağ kalabilen İsa Yusuf Alptekin, Mehmet Emin Buğra gibi az sayıda Uygur, Himalayaları zorlukla aşarak Hindistan üzerinden Türkiye’ye gelebildiler ve ölünceye kadar mücadelelerini ülkemizde devam ettiler. O tarihten sonra Doğu Türkistan’dan zaman zaman çıkabilme imkânı bulan Uygurlar Türkiye’ye geldiler. Ağırlıklı olarak Kayseri ve İstanbul ‘a yerleştiler. Halen Türkiye’de ikamet eden binlerce Doğu Türkistanlı soydaşımız var; işlerini kurdular, meslek edindiler. Kimseye yük olmadan, devletle yasalarla herhangi bir sorun yaşanmadan hayatlarını sürdürüyorlar. Gelenlerin çoğunun ülkelerinde yakınları bulunuyor. Anne ve babalarından, kardeşlerinden bile çok zor haber alabiliyorlar; sağ olup olmadıklarını bile bilemiyorlar. Çeşitli kanallardan oradaki durumu, Çin yönetiminin  insanlık dışı uygulamalarını, yaptığı zulüm ve baskılarını öğrendikleri için  doğal olarak yürekleri kan ağlıyor. Bunları kamuoyuna, halkımıza duyurmak için ellerinden geleni yapıyorlar.
Çin’in 30 milyondan fazla Doğu Türkistan halkının dinini, dilini, milliyetini, tarihini en acımasız yöntemlerle asimile etmeye, Çinlileştirmeye yönelik politikaları sadece Türklerin değil insanlığın meselesidir. Çin, muazzam ekonomik ve parasal gücünü kullanarak dünyaya egemen olmak istiyor. Çin’de Mao’dan sonra kendine özgü komünist bir düzen kuruldu. Devlet Marksist ilkelere bağlı çok katı otoriter bir sistemle yönetilirken, ekonomik hayat piyasa kurallarına göre işleyen, bireysel girişimlere imkân veren, yabancı sermayeye ve uluslararası finansal kurumlara açık hibrit bir sistemle çalışıyor. Böylelikle büyük sermayeye hükmeden yüzlerce Çin firması, Afrika ve Asya ülkelerinde her sektörde yatırımlar yapıyorlar, borsalara giriyorlar, ihtiyacı olan az gelişmiş ülkelere Çin Hükümeti’nin bilgisi ve izni dahilinde krediler vererek, borçlandırarak yönetimlerinde ülkeleri adına siyasal etkinlik sağlıyorlar ABD’nin ihraç ettiği senetlerin en büyük alıcısı Çin; şu anda elinde bir kaç trilyon dolarlık Amerikan tahvili var. Kısacası Çin dünyayı  silahlı gücünü kullanmadan ekonomik ve finansal gücüyle sessizce istila ediyor.
Çin’in Doğu Türkistan’da uyguladığı kural tanımayan asimilasyon politikası hukuka, insan haklarına ve onuruna önem veren bütün medeni ülkelerde tepki topluyor. İnsan Hakları kuruluşları bu tutumu sürekli kınıyorlar. Bir süre önce kırka yakın Batılı ülkenin Çin yönetimini eleştiren bildirisinin altında tek Müslüman ülkenin bile adının olmayışı Müslümanlar adına esef verici bir durumdur. Ülkemizde ideolojik yakınlıkları dolayısıyla Çin’i haklı bulan küçük de olsa radikal solcu bir kesim var. Bunların yanında Çin’in parasal gücünü kullanarak, ülkesine çağırıp ağırlayarak kontrolüne aldığı bazı sözde gazeteciler ve kalemler de bulunuyor. Uygurların İstanbul ve Ankara‘da Çin’in tutumunu protesto eden eylemlerinin basınımızın büyük bir bölümünde görmezlikten gelinmesi ahlaki zaaftır.
Uygurların geçen hafta İstanbul’da Çin’in koronavirüs salgınını gerekçe göstererek yaptığı uygulamaları kınamak ve dünyanın dikkatini çekmek amacıyla düzenlediği, beş bine yakın insanın katıldığı eylem son derece vakur ve seviyeliydi. Birkaç gün sonra benzeri Ankara’da yapılmak istendi. Toplantı yeri olarak Müslüman ülkelerin yapılan zulme duyarsız kalmalarına duyulan üzüntüyü belirtmek amacıyla İslâm İşbirliği Örgütü’nün binasının önünü seçmişlerdi. Polis Çin Büyükelçiliği’nin buraya yakın olduğu gerekçesiyle hazırlanan bildirinin en fazla otuz kişinin katılımıyla okunmasına izin verileceğini söyleyerek buraya gelmek isteyen binden fazla insanın toplanmasını engelledi.  Zor kullanarak, tartaklayarak toplananları dağıttı. Bu olay da gazetelerin çoğunda yer almadı. Şimdiye kadar Uygurların düzenlediği bütün toplantıların daima olgun ve seviyeli geçtiği, düzenleyicilerin de katılımcıların da, devletimizi zor durumda bırakacak görüntülerden titizlikle kaçındığı bilinmesine rağmen bu muameleye neden gerek görüldü? Buna bir anlam veremiyorum ve yapılanı yanlış buluyor, kınıyorum.
Çin Hükümeti’nin Doğu Türkistan’da yaptığı zorbalık ve asimilasyon insanlık suçudur. Türkiye’de siyasal iktidar çeşitli nedenlerle Çin’e açıktan tepki göstermeyi sakıncalı bulabilir. Ülkemizde yaşayan Uygurlar da zaten bu tutumu anlayışla karşılıyor ve eleştirmiyorlar. Ama bir vatandaş olarak Suriyelilere, Pakistan’lı ve Afrikalılara gösterilen yakınlığın, verilen desteğin Uygur soydaşlarımızdan esirgenmesini hazmedemiyorum. İslam tarihinde muhacirliğin bir anlamı olduğu öne sürülerek milyonlarca Suriyeli baş tacı edilirken sınırlı sayıdaki Uygur’dan tedirginlik duyulması son derece yanlıştır. Meclis Başkanlığı gibi devleti temsil eden bazı makam sahiplerinin  yakın zamana kadar Çin’i ziyaret edip, yönetimlerine övgüler yağdırmaları son zamanda çok şükür artık tekrarlanmıyor. Ama bununla yetinilmemeli, otuz milyondan fazla  soydaşımızın dünyanın gözü önünde mankurtlaştırılmaya çalışıldığı görülmeli, haydutluğa  karşı “Ensar” a yaraşan bir tavır alınmalıdır .