AYRIMI ÜZERİNDEN 1980 SONRASI TÜRK SİYASETİNİN TAHLİLİ – VII

Mevlüt Uyanık

Prof.Dr., Hitit Üniversitesi;

Çorum Aydınlar Ocağı Başkanı

”Türk-İslâm Sentezi” ve “Türk-İslâm Ülküsü” İfadeleri Kapsayıcı mı?

Bu sorunun cevabı önemli çünkü ülkücü hareket içindeki siyasal ayrışmanın bu ayrım üzerine temellendirilmektedir. “12 Eylül 1980 Darbesi diğer tüm ideolojileri değiştirip dönüştürdüğü ölçüde, MHP ve Ülkücülerde de yapısal değişiklere neden olmuştur. Son on yılını sokak mücadeleleriyle geçiren MHP ve Ülkücüler, ‘sağcı’ bir darbe gerçekleşmiş olmasına rağmen hapishane ve idamlarla yüzleşmek zorunda kalmışlardır. Kendisi için sokak mücadelelerine giren ve bu mücadelede canını bile esirgemeyen ‘vatanperver çocuklar’, sistem tarafından ‘vatana ihanet’ ve ‘vatanın birliğine ve bütünlüğüne tehdit’ oluşturmaktan suçlanmış ve mahkûm edilmiştir.

“Bu süreç, MHP ve Ülkücülerin sistem karşıtlığına savrulmasına yol açarken, konjonktürel gelişmeler ekseninde de İslâmlaşma sürecini tetikleyerek bir başka zihinsel kırılma, tartışma veya ayrışmayı beraberinde getirmiştir. Hapishane sürecinin sonunda İslâmileşen milliyetçiler arasında Türk-İslâm Sentezi sorgulanır hale gelmiş, Türk-İslâm Sentezi idealinde ‘Türk’ün mü yoksa ‘İslâm’ın mı öncelik kazanması gerektiği değişik yayın organları üzerinden tartışılmıştır. Tartışma süreci, 1990’ların başına, Ülkücülüğün yeni bir siyasal mecra bulmasına, Büyük Birlik Partisi’nin MHP’den ayrılmasına kadar sürmüştür.”

1980 öncesi ve sonrasında yaşananlar, cezaevlerinde mücadele ettiklerini düşündükleri sol grupla benzer işkencelere tabii tutulmaları, sistem tarafından her iki grubunda devleti yıkmaya teşebbüs edilen konumunda görülmesi,  cezaevlerine “Yusûfîye” medrese-i Yusûfîye veya taş medrese olarak görüp İslâm kaynaklarına yönelik okumalar yoğunlaşmıştır. “Ülkücü hareketin özellikle tabanındaki 1970 yıllardan itibaren başlayan İslâmlaşma süreci 1980 ihtilali sonrasında ivme kazanmış, 1990’lara gelinirken oldukça arttırmıştır.” Burada eş zamanlı olarak İran İslâm Cumhuriyeti ilanı ve gerek oradan gerekse diğer İslâm coğrafyasındaki siyasal liderlerin eserlerin tercümesinin de etkisi bulunduğu söylenebilir.

Bununla birlikte 1980 müdahalesinin ardından, asker ve onun takipçisi sivil rejimin Türk-İslâm sentezi formülüne döndüğü iddiası, ardından Aydınlar Ocağı üzerinden devletin resmi ideolojisine dönüştürüldüğü de vurgulanmaktadır.

Türk Milliyetçiliği, farklı zeminlere çekilen yorumlarla ifadelendirmek istense de, esas itibariyle bir kültür milliyetçiliğidir. Neredeyse Genç Osmanlılardan Ali Suavi’ye kadar uzatılacak bu çizginin, yani Türk-İslâm anlayışının, zaman içerisinde gelişme zemini bulduğu ortam 1970 yılında kurulmuş olan Aydınlar Ocağıdır. Daha öncelere baktığımızda Türkçülerin önemli bir çoğunluğunun, İslâm diniyle Milliyetçilik arasında bir çatışmaya yol açmamağa, bir başka ifade ile Milliyetçiliği sırf ırkî bir temele dayandırmamağa gayret ettikleri görülür.” (Mustafa Özcanbaz, Bir Sivil Siyaset Modeli Aydınlar Ocağı, (Ankara: Araştırma Yayınları, 2014) 27 ) Üstelik bu formülün Osmanlı-Türk devletinin kriz zamanlarında dini argüman ve sembollere başvurma eğilimi ile bağlantılandırılarak, bir asır önce Halife Sultan Abdülhamid’ in kullandığı reçeteden bir farkı olmadığı vurgulanmıştır. Yani “12 Eylül rejimi, ülkenin içinde bulunduğu kriz durumuna bir cevap olarak yeni koşullarda eski bir reçeteye dönüş yapmıştır. Bu dönüş, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin -müdahaleyi de içeren- rejimin “muhafızlığı” misyonu adına yapılmıştır.”

İnalcık’ın tespitleriyle söyleyecek olursak, “Türk-İslâm Sentezi fikri, menşede, XIX. yüzyıl ortalarında Namık Kemal ve Ziya Paşa kuşağına yani Yeni Osmanlılar’a kadar gider ve temelde “Batı’nın ilim ve teknolojisini almalı fakat İslâm dini ve ondan kaynaklanan örf ve adetlerimizi titizlikle korumalıyız’ önermesi üzerine kuruludur. Yakın dönemde Türk-İslâm Sentezi fikrini, Ali Fuad Başgil, Mümtaz Turhan, Nurettin Topçu, Nihat Sami Banarlı, İbrahim Kafesoğlu, Muharrem Ergin, Osman Turan, Mehmet A. Köymen gibi akademisyenler vardır. Türk-İslâm Sentezi ile devlet için bir kültür planlaması, devleti yıkıcı akımlara karşı koruyacak milli bir savunma aracı olarak düşünmektedirler. Kafesoğlu’nun ifadesiyle “İslam ve Türklük araındaki özdeşleşme sonucu Türklük ve İslamiyet’in sosyal ve manevi alanda bir olmasından hareketle  aynı anlama geldiği belirtilir. Çalık’ın dediği üzere telaffuzu zor ama grameri zor bir dil ürünü olarak bu terkip tarihsel gönderiler yapılarak 12 Eylül mahkemelerinde bir “suçlama” olarak ülkücülere yönlendirilmiştir. Sadi Somuncuoğlu tutanaklarda bu hususu ayrıntılı bir şekilde açıklar. 

Milliyetçiliğin Türk aydınları arasında bir fikir cereyanı olarak Tanzimatla başladığı doğrudur,  çünkü bu milleti yaşatıcı, bu devleti kuru­cu felsefeye işaret eder.  Yönetimin bizi faşist diye nitelemesiyle, tarihsel olarak Yusuf Süleyman Paşa, Şemsettin Sami, Ziya Paşa, Namık Kemal, Şinasi, Ahmet Vefik Paşa, Ahmet Mithat Efendi, Gaspıralı İsmail ve saymakla ismi bitmez ne kadar Türk büyüğü varsa hepsinin aynı damgayı vurmak olduğunu ve bunun kabul edilemeyeceğinin tarihsel temellerini gösterir. Akabinde Türkiye Cumhuriyetinin kuruluş felsefesine göndermeler yaparak, Meşrutiyet’ten Cumhuriyete kadar sarkan devirde de, Atatürk’ün “Fikir ada­mı” dediği Ziya Gökalp, Ahmet Hikmet Müftüoğlu, Mehmet Akif, Emin Serdaroğlu, Ömer Seyfettin, Yusuf Akçora, Ahmet Ağaoğlu, Mehmet Emin Yurdakul, Sadri Maksudi Arsal, Fuat Köprülü, Yahya Kemal, Musa Akyiğit, Ali Turan, Necip Asım, Ferit Tek, Hamdullah Suphi’nin isimlerini sayar:

“Hemen bu konuyu bağlamadan önce ifade etmek isterim ki, Türkiye Cumhuriyeti Devleti, Atatürk tarafından kurulduğu günden şu içinde bulunduğumuz güne kadar, bu isimlerini yazdığım şahısları Türk milletinin büyükleri diye yeni nesillere takdim etmiştir ve devletin bakanlıkları bunların eserlerini halen basmak suretiyle Türk milletinin evlâtla­rına neye inanacaklarını böylece göstermektedir. Devletin resmî yayınları, devletin resmî felsefesi ve bir milletin büyükleri diye bilinen ne kadar fikir, sanat, bilim adamı varsa hepsi Milliyetçi Hareket Partisi’ni suçlayacağım diye ölçü tanımadan maalesef aynı suç çemberinin içine alınmıştır.”

Türk-İslâm Sentezi, Türk-İslâm Düşünce Tarihi gibi tanımlamaların ben artık apolojetik yani savunmacı olduğunu düşünüyorum. Bu noktada Arvasî’nin Türk-İslâm Ülküsü tasavvuruyla Aydınlar Ocağı nezdinde kamuoyunda bilinen ve resmi politikalara etki olan Türk İslâm Sentezi arasında farkın “Türk İslâm Sentezi düşüncesi ve Aydınlar Ocağı, muhafazakâr milliyetçi bir perspektiften hareket etmekle birlikte İslâm inancını, Türklük lehine araçsallaştırmak” şeklindeki tespiti üzerinde duralım. 

Bu bağlamda Türk-İslâm sentezi idealinde esas vurgu Türklük üzerindedir. Bununla birlikte Türk İslâm sentezi, Türklük ile İslâm inancı arasında varoluşsal bir ilişki olduğuna ve Türklerin İslâm öncesi dönemde de bir Müslüman gibi yaşadıklarına dair iki temel teze yaslanmaktadır. Arvasî ve Türk İslam Ülküsü ideali ise bu iki teze katılmakla birlikte Türklüğün İslam inancı ile şereflendiğine ve Türk milletinin İslam dünyasına çok önemli hizmetler yaptığına inanmakta ve bu noktaları ön plana çıkarmaktadır. Yani Türk İslam Sentezi’nin Türklüğü ön plana çıkardığı yerde Türk İslam ülküsü İslam inancını merkeze alan bir düşünceye sahiptir.” Ki biz bu hususu Türklerin Gök/Tek Tanrı inancına sahip olduklarını, diğer ibrahimi geleneklere uygun olarak yaşadığı dönemleri “mümin”, Hz. Muhammed’in getirdiği sistemi kabul etmelerini de “müslim dönem” diye ifade ediyoruz. Bu hususu biraz daha açacak olursak, Türklerin siyâsî -dinî  ve felsefî  görüşlerini bu yol ve yöntemi kabul etmesinden önceki ve sonraki dönem şeklinde incelenmesi gerekmektedir. Önceki döneminde genel olarak  “Kök/TekTengrici” bir öğreti ve bunun yatay-dikey farklılaşması olarak ortaya çıkan diğer dinî öğretileri (Musevîlik (Yahudilik), İsevîlik (Hıristiyanlık), Zerdüştlük, Maniheizm, Mazdekizm) ve Şamanlık kültürel gelenekleri benimsemiş yani “mümin dönem” diyebiliriz. Türklerin Hz. Muhammed (sav) yol ve yöntemini kabul ettikten sonraki dönemine “mümin ve müslim dönemi” denilmesi uygundur.

Arvasî, Türk-İslâm Sentezi teorisyeni ve bunun tarihsel temellendirmesini yapan İbrahim Kafesoğlu’nun şu ifadelerini vererek teyit etmektedir. : «Bozkır Türk topluluğunun asıl dini Gök-Tanrı dini idi. Eski çağlarda, başka hiçbir kavim ile iştiraki olmayan bu inanç sisteminde Tanrı, en yüksek varlık olarak itikatın merkezinde yer almıştır. Yaratıcı, tam iktidar sahibi, aynı zamanda «semavi» mahiyeti olup çok kere «Gök-Tanrı» adı ile anılıyordu.” Bir diğer yazısında Türk medeniyeti bir bütündür. Türk milletinin tarih sahnesine çıkışı ile başlar, /aman içinde güçlenerek gelişir. Tamamen kendi kültür malzemesini işleyerek geldiğinden orijinal bir medeniyettir.” tespitinde bulunur.

 İslâm Felsefesi ve Türk Felsefesi ifadeleri bağlamında söyleyecek olursak,  vahyi bilgi ve onun pratiğe aktarımıyla oluşan düşünce yapısı içinde Müslüman bilim adamlarının ürettiği felsefi teemmüllere İslâm Felsefesi demek yeterli olmaz. Çünkü bu coğrafyada oluşan İslâm düşünce evrenine dair fikir üreten gayr-i müslim âlimlerin ürettikleri de İslâm felsefesi içinde değerlendirilir. İşte bunun aynısını “Türk Felsefesi” için de söylemek gereklidir. İslâm’ı bir düşünce modeli olarak görmeyen ve başka bir dini/felsefi geleneğe göre yaşayıp varlık-bilgi-değer üzerine sistematik fikirleri Türkçe dışında bir dil ile  üreten âlimlerin ortaya koyduğu da “Türk Felsefesi”dir. 

Biz bu terim üzerinden giderek, Türk-İslâm Sentezi veya Türk-İslâm Ülküsü gibi kavramsallaştırmanın işlevini önemli oranda yitirdiğini düşünüyoruz.  Bunu Farâbî’nin felsefe kurgusu olan hakikatin birliğinden hareketle yapmaya çalışıyoruz.Önemli olan bu Hakikat’e dair tasavvurların farklı zaman ve mekânlarda, farklı dillerde, farklı ırklara gönderildiği ve farklı yol ve yöntemlerle (şerait) uygulandığı gerçeğidir. Çünkü ilişkilerde tahrifat olduğu zaman dikey müdahalede bulunur ve aynı mesajı yeni bir form/modelde gönderir. Burada temel husus, bunlar arasındaki farklılıkları bir önceki model/paradigma ve değerler dizisi olarak görüp, hangisinin Hakikatten ne taşıdığının farkına varmaktır. Her peygamberin şeriatını (yol, yöntem ve modelini) adalet ilkesi gereği inceleyip son paradigmaya neler taşıdığına bakmak gerekiyor. Bunu İlimlerin Sayımı eseri bağlamında söyleyecek olursak, İbrahimi geleneğe ait olan modelleri ve son gelenek olan Hz. Muhammed (as) paradigmasında itikadi, fıkhi ve felsefi ekolleri de birbirleriyle yarışan paradigmalar olarak görebiliriz.  Yazıcıoğlu da benzer bir tespit yaparak farklı dil, farklı ırkların ortaya koyduğu motiflerin İslâm’ın güzelliği olduğunu belirtir. (Devam edecek, bir sonraki yazı: Türk Müslümanlığı Tasavvuru)