‘Millet nedir?’ meselesi çözülünce, bugünkü Türkiye’de oldukça akıldışı bir vakıa olan “ulusalcılık” da kendiliğinden aydınlanır. Zira kanaatimce “Millet nedir?” sorusuna kendilerini ulusalcı olarak ifade edenlerin verdiği cevap, “milliyetçi” çevrelerin vereceği cevaba taban tabana zıt olacaktır.

Aslında biraz da değil, epeyce şahsî bir şeydir. Bu şahsî şeyi toplumsal planda görünür kılmaya kalkıştığınızda ortaya çıkan şey, hiçbir şahsiliğe ve hatta şahsiyete tahammül edemeyecek ölçüde kült bir fanatizmdir. Çünkü milliyetçilik söz konusu olduğunda, açık, net, herkesin mutabık kalacağı, tarif edilebilir bir şeyi konuşamazsınız. “Nedir?” sorusu üzerinden herhangi bir değerlendirme yapamaz ancak ne anladığımız hakkında konuşabilirsiniz. Şayet “nedir?” sorusuna cevap veriyormuş gibi konuşursanız; sanki bir “dogma”yı tarif edersiniz; mümini-münkiri olan bir “kült” çıkar ortaya… Ne-dir? (yani, “ne durur?”) sorusu, sabit olan bir mahiyeti tespit etmeyi zorunlu kılar. Tanımlanan şeyin hiç değişmeyen en temel özelliğini ve hakikatini yakalamayı gerektirir; nesneye yöneliktir. “Ne anlıyorsunuz?” nesneye (gerçekliğe) değil, özneye yönelik bir sorudur. Bu tür sorulardaki en önemli mesele, miyar/ölçüt meselesidir: Ne-ye göre, ne anlıyoruz?

Milliyetçilik de anlaşılan bir şeydir; anladığımız bir şeydir; ve bütün anladıklarımız gibi kalpte iz bırakır. Herkesin üzerinde mutabık kalacağı bir tanımı da yapılamaz; yapılamıyor da zaten. Başlangıcından beri bütün milletlere teşmil edilebilecek veya “kanun” gibi algılanabilecek bir milliyetçilik nazariyesine ulaşılamıyor; konunun mahiyeti icabı, mümkün de görünmüyor… Çünkü milliyetçilik, tabiatı gereği, mevcudun üzerinden, mevcudun zihinlere yansıması ile ortaya çıkan bir zihnî tavrı ifade eder. Kaldı ki, burada mevcud dediğimiz şey, milliyetçiliği yapılan şeyin yani “millet”in bizatihi kendisidir. Hâl böyle olunca milliyetçilik, milletin yapı ve mahiyetinden bağımsız olamayacağı gibi yansıdığı zihnin idrak kapasitesinden ve zihniyet yapısından da ayrı düşünülemez. Bu yüzden itibarîdir; izafîdir; çünkü zihnîdir. Ne var ki, itibarîliği tarih ile kayıtlıdır ve keyfî değildir; bu yönüyle, derinlemesine tefekkürün yani teemmülî bir hâlin ifadesidir; ihtiyarîdir, icbar ve zorunluluk ihtiva etmez. Başkalarının “ensesinde boza pişirme” sonucunu doğuran, doktriner kaçınılmazlık ve zorunluluklar yerine, ferdin irfan dünyasına düşen tüm unsurların serbestçe birleşiminden hayata yansıyandır. Bu özelliğinden ötürü, belki milliyetçilik lafzından ziyade millî, millete dair anlamında millî kavramı üzerinde daha çok durmalıyız.

Millî, tek tek fertlerin dünyasına yansıdığı şekliyle ferdi sosyalleştiren ve insanî-toplumsal niteliği dolayısıyla ideolojikleşmeyen bir hâlin ifadesidir. Balığın içinde yaşadığı su gibi bir şeydir; hem vardır, onunla var olursunuz; hem de yoktur, var diye asla içemezsiniz. Bu yüzden fıtrî bir hâl olan “millî”den milliyetçilik diye bir zihnî bir yapı, fikir sistemi veya icaplar-kabuller manzumesi gibi bir şey çıkarmaya kalktığınız anda ortaya, total bir ideoloji çıkar. Ki bu ideoloji, takipçilerinin tavrına göre toplumsal tezahürleri olan bir kurgusallık ihtiva eder; kendi tabiiliği içerisinde fertlerden topluma serbestçe yansıyan bir şey olmaktan çıkar ve kurumsallaşıp, toplumu cebrî olarak ihataya meyleder ve fertlere dayatılan bir tür faşizm hâline gelir. Batıda telaffuz edildiği hâliyle bir nevi “nationalism” olur.

MİLLETİN TARİH İÇİNDEKİ VARLIĞI

O zaman cemiyetin ve ferdin “ensesinde boza pişirilen” ideolojik bir sonuca milliyetçilik demeye razı olursunuz. Mevcudu, yani, milletin bir anlık hâlini veya hususiyetlerini kültleştirirsiniz; fıtrîlikten uzak, soğuk bir dogma çıkar ortaya; esasen ırkçılığın kaynağında tam da bu tavır vardır. Lâkin milletin tarih içindeki varlığı, zorunlu değil ama süreklidir. Hani o meşhur tabirle, “değişerek devam eden, devam ederek değişen” sürekli bir inşa hâlidir. Çünkü millet dur-maz. Bu anlamda sadece “var” değildir; sürekli ve yeniden “var” olur. (Hacı Bayram-ı Velî’nin o şiiri, bu hâli en güzel ifade edendir; “Çalabım bir şâr yaratmış iki cihan âresinde / Bakıcak dîdar görünür ol şârın kenâresinde / Nâgehan ol şâra vardım ol şârı yapılır gördüm / Ben dahi bile yapıldım taş u toprak âresinde”) Öte yandan, günümüzdeki “algı tarzı”yla “ulusalcılık” anlayışı, tarihin belli bir döneminde, milletimizin buhranlı bir anında, aslında bir çıkış devrinde, buhrandan çıkış şartlarının bir gereği olarak, zarureten verilen tavizleri, tercihlerimizmiş gibi dondurup ebedîleştirmeye kalkışmaktır ki, tam da yukarıda ifade ettiğimiz “kült”leştirmeye uymaktadır. Bu yönüyle ulusalcılık, milleti, olmayan şartlarda yaşamaya zorlayan bir totalitarizmdir.

Fıtrî bir hâlin ifadesi olan millî kavramından, nasıl bir yaklaşımla “ulusalcı” (veya/hatta milliyetçi) bir dayatmacılığa ulaşılabileceği sadece “jakoben” zihniyet usullerini çağrıştıran bir müşkül olarak idrak edilebilir. Kaldı ki bir müşkülün milliyetçilik kelimesi ile ifadesi, çok daha büyük gailelere davetiye çıkarır. Fıtrî hâle tahammül edilemeyip fıtrîliği ve tabiiliği bozan bir dogmanın ortaya çıkması, bu gailelerin en hafifidir. Bu dogmalardan ve sebep olabilecekleri totalitarizmlerden kurtulmak için, Kur’an-ı Kerim’de, kişinin içine doğduğu asabiyesine mensup olma hâlinden, tabii bir hâl olarak bahsedilirken ne kastedildiğini herhalde bir kez daha düşünmeliyiz. Bunu düşündüğümüzde fark edilecektir ki, gayet tabii bir hâl olan herhangi bir asabiyeye mensubiyet, “kült”leştirilemez; şayet kültleştirilirse, ideolojik bir şey doğar; bütün ideolojiler gibi bir tarafı yalan, bir tarafı hayal olan ütopik bir “kurgu” vücut bulur. Bütün ütopyalar gibi çok ciddiye alındığında da, söylemin içinde insan kaybolur. Oysa bir asabiyeye mensubiyetin kaynağında oldukça fıtrî, insanî, kalp ile idrak edilen, insanı kaybetmeyen, yaşatan insanî bir “şey” vardır. Bu mensubiyetin serbest, açık, fıtrî süreçlerde işleyen ve ancak irfan dünyamızda anlamını bulan (bazı İslam âlimlerinin “müspet” sıfatıyla tavsif ettikleri) bir milliyetçilik hâline gelmesi, sosyolojinin olduğu kadar -hatta daha fazla- sanatın, edebiyatın belki de ruhiyatın (psikolojinin) konusudur. Çünkü bu anlamıyla milliyetçiliğin, pek çok sosyal vakıa gibi, ilmî kesinliklere gelmeyecek bir tarafı vardır ki, o tarafıyla milliyetçilik fazlasıyla sübjektiftir; kalbin dünyasına aittir.

FERDİN MİLLİYETÇİLİĞİ

Öte yandan millet, fıtrî bir durumun insanî bir ifadesi iken nation-state’in naton’u ise, tarih içinde kazanılan özelliklerin o milletin dışarıdan dayatılan ‘sabit doğası’ haline getirilmesi yani çerçevelenip bir talimat olarak buyurulmasıdır. Nation, bu anlamda bir milleti tanımlamak için dondurmaktır, durdurmaktır. Oysa millet, durmaz; tarihî süreçte seyreder. Bu yüzden, milliyetçilik söz konusu olduğunda ancak farklı anlayışlardan bahsedebiliriz. Farklılıklar da çok tabiidir; konunun tabiatına uygun bir zenginlik ve özgürlük sunar. Ancak keyfîliğe müsaade etmez. Milliyetçilikten kişinin mensup olduğu milletiyle yani mevcud ile kurduğu irtibatı ve devam ettirdiği ilişkiyi anlamalıyız. Bu anlamıyla milliyetçilik oldukça ferdî bir tavrı, şahsî bir idraki ifade eder. İçine doğup büyüdüğümüz içtimai bünye ile bütün insanî ve toplumsal alanlarda ve bağlantı noktalarında yürüttüğümüz ilişkinin şekli ve mahiyeti milliyetçiliğimizi tarif eder. Yani, mensubu bulunduğumuz, millete, irfana, kültüre, devlete, gelenek-görenek ve adetlere bakış açımız, mensubiyet tarzımız, onlar çerçevesinde toplumsallaşma üslubumuz aslında milliyetçiliğimizdir.

Meseleyi böyle vaz’ edince de tayin edici olan şey, el’an mevcut olanın yani milletin mahiyetidir. Milletin mahiyetini ise ancak milletin oluşum seyri içinden yani tarihine bakarak izah edebiliriz. Bu itibarla milletin ne olduğu sorusunun cevabını tatminkâr bir şekilde halletmeden kanaatimce milliyetçiliği konuşamayız. Ülkemizde maalesef mevcud, hâlihazırda yaşayan milletin mahiyetinin ne olduğu meselesi muallakta duruyor.

‘Millet nedir?’ meselesi çözülünce, bugünkü Türkiye’de oldukça akıldışı bir vakıa olan “ulusalcılık” da kendiliğinden aydınlanır. Zira kanaatimce “Millet nedir?” sorusuna kendilerini ulusalcı olarak ifade edenlerin verdiği cevap, “milliyetçi” çevrelerin vereceği cevaba taban tabana zıt olacaktır. Bu noktada Türk aydınını ayıran turnusol, her zaman, İslamiyet’e karşı takınılan tavırdır. “Müslümanlık” bizim ne’yimiz oluyor? sorusu hâlâ sorulamayan bir sorudur. Ulusalcılık ile milliyetçiliğin iki ayrı kavram ve anlam dünyası olarak varlığını sürdürebilmesi, İslamiyet’in bizim asliyetimiz ve zâtiyetimiz içerisindeki yeri ve işlevi hususundaki görüş farkları yüzündendir. Esasen Türkiye’nin millet meselesini çözmek için öncelikle halledilmesi gereken müşküllerin en önemlisi, bir ülkede iki farklı kanaat grubunun arasında milletin mahiyetine ilişkin bu kadar büyük bir tezadın nasıl mümkün olabildiğidir.

*Vali

PAYLAŞ